SIRRI SÜREYYA ÖNDER

Onur Ünlü ve Sırrı Süreyya’nın itirazı var


Çarpıcı, sarsıcı, hızlı, komik, sarkastik, şiirsel…

Çekimler de öyle, hikâye de… Sinemacı olsam kıskançlıktan çatlardım. O kadar iyi kotarılmış bir film ki… Gülüyorsun, ağlıyorsun her şey birden. Oturdum ve kalktım,zaman nasıl geçti fark etmedim bile… Öncelikle öyküye bayıldım. Çünkü iki sıkı hikâyeci adamın elinden çıkmış, Onur Ünlü ve Sırrı Süreyya Önder. Filme çeken Onur Ünlü. Sıkı durun, dedektif bir imamın hikâyesi. Sizin kafanızda canlandırdığınız imam algısıyla alakası yok. Selman Bulut müthiş bir imam. Ama eğreti biri karakter değil, kurgu değil… Gerçek, yaşayan, kanlı canlı, akıllı, vicdanlı merhametli bir imam. Serkan Keskin de inanılmaz iyi oynamış, ona da bir tebrik buradan. Ben çok etkilendim. Şehrin sinemalarında heyecan verici bir film vizyona girdi, mutlaka, mutlaka izleyin… Ama ne yazık ki, filmi 18 yaş altındakiler izleyemeyecek, öyle uygun gördüler… Bazıları filmden rahatsız olmuşa benziyor. Ama mesela onlar, bu ülkede kızların 14 yaşında evlendirilmelerine, koca koca adamların koynuna sokulmalarına itiraz etmiyorlar. Ama o kızların… ‘İtirazım Var’ filmini izlemelerine itiraz ediyorlar!

SIRR-4

Onur Ünlü ve Sırrı Süreyya çok yakın. Abi-kardeş gibi. İkisinin de ortak özelliği, hayata farklı bir yerden bakıyor olmaları. Onlar meselesi olan adamlar. Din ve inanç üzerine de kafa yormuş adamlar. Kalbi güzel insanlar. Biraz da filmin kahramanı o imam gibiler. Bir sürü şey konuştuk, her şey sığmadı, gerisi salıya…

Muhteşem bir ikilisiniz. Nasıl tanıştınız?

Sırrı Süreyya Önder: Biz ikimiz de, aç biilaç gezerken, Meral (Okay) bizi tanıştırdı. Bence bizden bıkmıştı ve bizi, birbirimizle cezalandırmak istedi!

Ve sıkı arkadaş oldunuz…

SSÖ: Hem de nasıl! Onur da o dönem, ‘Polis’ filmini yapmıştı. Bütün yazarların mukadderatı gibi, ikimiz de parasızdık ve sürünüyorduk. Elimiz uydu, dilimiz uydu. Birlikte piyasaya seri üretim dizi senaryoları yazmaya başladık. Cihangir Caddesi’nde oturuyorduk ikimiz de. Ben hemen yandaki Alp Apartmanı’nda, Onur, biraz daha ileride. Çektiği film ‘Polis’ yüzünden borca girmişti. Seyirci tarafından fark edilmedi film ama tefeciler durumu fark etmişlerdi! Ve Onur’u sıkıştırıyorlardı…

Nasıl yani? Tefeciden aldığı parayla mı yaptı filmi?

SSÖ: Evet. 100-150 bin lira bir şey. Ama tıpkı ‘İtirazım Var’ filmindeki gibi, faiz yüzünden iki trilyon olarak geri ödemek zorunda kaldı.

Vay, vay, vay!

SSÖ: Öyledir. Tefeciye olan borç bitmez!

Sonra da tefeciden kaçtı mı?

SSÖ: Yok, yok! Tefeciden kaçmana gerek yok. Borcun büyükse, senin yaşaman için ne gerekiyorsa yaparlar. Öldürme falan hikâye. Yaşatacaklar ki parayı tahsil edebilsinler. Ama küçük alacaklılardan kaçıyorduk. Özellikle de ev sahiplerimizden! İkimiz de kirayı biraz rötarlı ödüyorduk. Ama Onur’un büyük bir talihsizliği vardı, ev sahibiyle aynı binada oturuyordu. Çareyi bana taşınmakta buldu.

Ne yiyip, içiyorsunuz?

SSÖ: Güzel sordun bak! Bir tek Nizam Pide bize veresiye pide gönderiyordu. Üç öğün pide yiyorduk. Hakkını ödeyemeyiz!

Peki Onur Ünlü… Siz bu filmle tefeciden aldığınız borcu ödeyebileceğinizi düşünüyor muydunuz? Onur Ünlü: Tabii ki hayır!

E o zaman niye tefeciden para aldınız?

: Çünkü o filmi yapmak istedim. Para kazanmayacağımı bile bile. Film çekmek böyle bir şey. O başka bir kafa.

SSÖ: O da bir şey mi? Dahası var! Biz tefecileri, “Ancak bir film daha çekersek, size olan borcumuzu ödeyebiliriz!”e ikna ettik! Bir sonraki filmin sponsorluğunu da tefeciler üstlendi. Ama jenerikte adları yok! Biz, borçları yavaş yavaş ödedik ama bu faiz meselesi hiç çıkmadı aklımızdan. Faiz, o kadar b.ktan bir şeydir ki, karıyı kocaya, babayı oğula, çiftçiyi toprağa, atı arpaya düşman eder! Onur’un da kafasında, hep bir imam karakteri vardı. Farklı bir imam. İşte bir taraftan o imam, bir taraftan tefeciler, bunları konuşup dururken, bir gece Onur’a dedim ki, “Diken, battığı yerden çıkar! Gel şu p.z.venk tefecilerin hikâyesini yazalım!” İşteeee, ‘İtirazım Var’ filmi böyle çıktı…

Çok şükür yine kaybettim!

‘İtirazım Var’ müthiş bir film. Heyecan verici, komik, sarkastik, derin ve şiirsel… Bayıldım. Tebrik ediyorum sizi. Bu filmi çekme amacınız neydi?

: Öncelikle var olan çarpık ekonomik düzenin, sürekli ‘kazananlar’ın lehine işlediğini anlatmak. Bunun kanıksanmış olması. Geleneğin de bu gerçeği destekliyor olması. Bu durumun çirkinliği, abesliği. En fenası da sanki din, bunu emrediyormuş, olması gereken buymuş gibi gösterilmesi. Zenginliğin aşırı övülmesi ve her şeyin zenginlere yazması. Sırrı Abi de ben de tüm bunlardan feci rahatsızdık, bunu anlatmaya çalıştık…

Filmin kahramanı, çok çarpıcı bir imam tiplemesi. Sisteme itiraz eden bir imam. Peki imama dedektiflik yaptırmak nereden aklınıza geldi?

: Sürekli kafamda tartıştığım bir şeydi, bir imam cinayete karışsa, hatta cinayet onun üzerine kalsa ve olay bir camide yaşansa, mevzu nasıl gelişir? Gerçi ‘din adamı-dedektif motifi’ bizim icat ettiğimiz bir şey değil, polisiye edebiyatta da var…

Ama sizin dedektif sıradan bir dedektif de değil. Satranç oynuyor, eski boksör, müzisyen, üniversite mezunu, siyaset bilimi okumuş…

: Bir polisiye karakter yaratıyorsan özellikleri olmalı. Bütün dedektif karakterleri bir şekilde dövüş bilmek zorunda. Bizimki de eski boksör. Bir olayı aydınlatacak. O zaman da analitik zekâya ihtiyacı var. Satranç öyle bir motif, bunun gibi bir sürü şey var. Bizim işimiz bu, o karakteri en ince ayrıntısına kadar düşünüyoruz…

SSÖ: Kısa bir formül verelim, genç hevesli senaristler için: Dramaturji eşittir çatışma, çatışma eşittir engel. Siz, karakterin önüne birçok engel koyarsınız ve ona asla merhamet etmeden, bu engellerle nasıl boğuşacağını izlemeye başlarsınız. Boğuşmasına alan açarsınız. Sonra o karakter, karton ya da naylon değilse, hayattan besleniyorsa, yürür gider. Bizim sinemanın en büyük arızasıdır, herkes yarattığı karaktere çok şefkatli yaklaşır. Dostoyevski böyle yapmaz mesela…

İyi de… Var mıdır gerçekten böyle imamlar?

: Elbette. Tamamı böyle olmasa da bu imamın sahip olduğu özelliklerin birçoğuna sahip insanlar vardır.

SSÖ: Bu filmdeki imam için, ‘halk İslamı’ denilen kavrama müracaat etmek lazım.

Bunu açalım biraz…

SSÖ: Halk, dini alıp kendine benzetir. Bütün dinlerde böyledir. Ve bu, kötü bir şey değildir. Dinin birtakım müşküllerini, çatışma gibi gözüken yerlerini törpüler…

Ama sizin imam, çok ‘halk’ gibi gelmedi bana. Aksine antropoloji master’ı filan yapmış…

SSÖ: Zaten ‘halk’ olabilmek için yüksek kavrayışının olması gerekir. Tamam bir entelektüel, yoğun bir emek harcayarak, okuma, araştırma ve düşünme gibi süreçleri izler. Ama halk da binlerce yıllık bir mirası genetik olarak devralır. Olaylara, günlük hayattan çıkardığı sonuçlarla tepkiler verir ama o miras hep vardır. Halk İslamı da tıpkı halk gibi, öyle kolay kaldırılıp kenara atılabilecek bir şey değildir…

: Ama maalesef, ‘ulema’ araya girdiği zaman sorunlar başlar. Sırrı Abi’nin dediği gibi, halkın kendi kendine çözebildiği, içselleştirdiği mevzuları ‘ulema takımı’, çoğu zaman da iktidarın işine gelecek şekilde, yorumlayıp, dayatmaya başlar. Bizim imam Selman Bulut’un temel itirazı buna. Bu zorlamaya, iktidara göre biçimlendirilmiş ulema yorumlarına karşı direniyor.

SSÖ: Bir halk imamı anekdotu anlatayım. Filmde yer almayan… Adamın biri Ramazan’da eşinin dışında biriyle ilişkiye girmiş. Adam mümin, halktan biri. İmama gidip dert yanmış. İmam da demiş ki “Hem de Ramazan’da! Hem de nikâhlın değil! Cehennemin esfel-i safilinde yanacaksın!” En aşağısında yani! “Dinden de çıktın, sana kurtuluş yok, git Allah belanı versin!” demiş. Hani doktora gideriz gözümüz tutmaz, başka bir doktora daha gideriz ya, bu da başka bir imama gitmiş. İmam bakmış, “Yaptığın iş, matah bir şey değil ama bu kadar da kahrolma! Ramazan ayında yapmışsın. Orucun kazası var, onu kaza edersin. Yaptığın iş için de bir sadaka ver. Bir de tövbe et. Bir daha da böyle bir şey yapma!” demiş. Adam dışarı çıkmış, “Yarabbi çok şükür! Tam şeyime göre bir imam buldum!” demiş. Bakın Oflu Hoca, Bektaşi tiplemeleri, bizim folklorumuza girmiştir. Bunlar hep bu halk İslamı’nın ortaya çıkarttığı şeyler…

Yine de dürüst, cesur, aydın, sıkı eğitimli ve sıkı boksör bana çok alışılmamış geldi. Dolmabahçe’nin yalan söylemeyen yürekli imamıyla bir alakası yok mu?

SSÖ: O, yürekli değil. Onu öyle tanımlamak haksızlık olur. O, takva ehli. Yani içinde Allah korkusu var onun. Aslında Allah’a duyduğu korkuyla davranıyor. Çünkü Allah demiş ki “Yalan söyleme!” Kendisi de böyle vaaz veriyor. “Yalan söyleme” diyor herkese, “Yalan iyi bir şey değil!” Kendisi nasıl söylesin? Söylerse, Allah’a nasıl hesap verecek? Onun için bence yürekli değil. Daha büyük bir korkusu var. Ama bunu küçümsemek anlamında söylemiyorum. Ben kişisel olarak, orada ‘takva ehli’ gördüm.

Hikâyeyi birlikte yazdınız ama Onur Ünlü çektikten sonra siz izleyince ne hissettiniz?

SSÖ: Onurunu kazanca tercih edenlere, onuruyla kaybedenlere bir saygı duruşu olmuş bu film. “Yine kaybettim!” diyor ve hiç travmatik bir hal yok. “Çok şükür yine kaybettim!” edası var. Bu, ‘kaybedenler’e ama onurunu kaybetmeyenlere bir saygı duruşu, Onur Ustamız’dan Allah razı olsun…

Aşkı açıklamakta akıl çamura saplanmış eşek gibidir!

Filmin ikinci kahramanı da bir kafa sesi. “İnsan sadece suçlu olduğu için değil, suçlandığı için de kaçar” diyor…

: Evet, Selman Bulut, geçmişte bir şeyler yaşamış, bir şeylerden kaçmış. Kızı, ölen karısı ve kendisi arası bir bağlantı bu. Filmin içinde, geriye doğru bu bağlantıyı görmemiz gerekiyordu…

Yine “Aklınızı uçurun, sadece korkaklar aklını kullanır” diyor o kafa sesi. “Cesur olun” mesajı mı?

: Evet, aklın aşırı yüceltilmesine karşı bir tepki. Akıl kadar, kalbin bilgisine de ihtiyacımız var. Nasıl akıl bilgisini keşfetmek için bir şeyler yapıyorsak, kalp bilgisini keşfetmek için de yapmamız gereken şeyler var. Kalp, kendi başına olamayacağı gibi, akıl da kendi başına olmaz. Sadece akla güvenirsen, aklın izahının dışındaki alana geçemezsin. Orada kalırsın. Akıl sınırlıdır, seni sınırlı kılar ve bir esire dönüştürür.

SSÖ: Tasavvuf der ki, “Vücut, bir saraya benzer. Akıl onun padişahıdır. Kalp ise sahibi…”

Hakikatlerin esiri olunca n’oluyor?

: Aklın esiri oluyorsun işte! Aklın esiri olunca da sınırların içinde kalıyorsun. Mevlana der ki, “Aşkı açıklamakta akıl, çamura saplanmış eşek gibidir!” Aşk mevzuunu, akılla açıklayamayız gerçekten de. Aşk mevzuunu anlamak, açıklamak ve yaşamak için başka şeylere ihtiyacımız var. Aşkı, akla indirgersek, çirkin ve pis bir şeye dönüşür. O yüzden akıldan başka yetilerimizi kullanmalıyız aşkı anlamak için.

SIRR-3Biz de bu imama benziyoruz

Din konusunda ikininiz de acayip bilgilisiniz. Film için özel mi çalıştınız?

: Yok, ben de Sırrı Abi de böyle adamlarız. Bize en yakın karakter bu. Belirli açılardan aslında bu imama benziyoruz. Bunun için özel olarak çalışmamız gerekmedi. Zaten bu mevzular, biraz zor mevzular, belli derecede hâkim olmadan, dışarıdan sokma bilgilerle yapılabilecek şeyler değil. Benim de mesela bir fizikçinin hayatı üzerinden bir şey anlatmam zor olurdu. Hatta imkânsız. Film yapmak için, birazcık o mevzuları bilmek, biraz oralarda dolaşmış olmak gerekiyor…

Sırrı Süreyya binbaşı oldu

Sırrı Süreyya Önder’in emekli binbaşıyı oynaması nasıl bir şey?

: Sırrı Abi aslında, “Ben imamı oynayayım” dedi. “Abi, bir sakin olalım!” dedim.

SSÖ: Seçim kampanyama denk gelmişti. O yüzden, “Hadi peki Serkan oynasın!” dedim. (Gülüyor) Şaka tabii!

: Daha geniş bir rolde oynamasını isterdim Sırrı Abi’nin. Ama hakikaten filmi çektiğimiz zaman, seçim zamanına denk geldi. Onunki iki sahnelik bir roldü. Binbaşı olması da ironik oldu.

Kendini ‘ahlak eksperi’ sayan şuursuzlara…

Biz röportajımızı yaptık. Ne var ki, akabinde filmle ilgili, birtakım sevimsiz gelişmeler yaşandı. Bu soruları da sormak farz oldu…

Hoppalaaaa! Filminizi 18 yaşın altı izleyemeyecek. Gerekçesi?

SSÖ: Genel ahlak ve kamu düzeni diye başlayan bir sürü şeye mugayirmiş! Buradan şu çağrıyı yapıyorum: Bu kararı veren heyet her kimse, onlarla halkın önünde, filmi sahne sahne izleyerek tartışalım. Kendi söylediklerini savunabilirlerse, sinemayı da siyaseti de bırakırım. Genel ahlaka karar verebilecek kadar, kendini ‘ahlak eksperi’ sayan şuursuzların ahlakını, ben de bir tartıya vurmak isterim! En büyük ahlaksızlık, başkasının emeğine kastetmektir. Bizim film, çocuklara ortak iyilik değerleri ve erdemli insan olmanın kıymetini anlatıyor.

Bu filmde, 18 yaş altının görmemesi gereken ne var?

-Merhametini ve özgürlüğünü elden bırakmayan bir imam var!

Sansür hakkında söylemek istedikleriniz…

-“Herkesin düşüncesini serbestçe ifade etme hakkı vardır.” İnsan Haklarını ve Temel Özgürlüklerini Korumaya Dair Sözleşme (Madde 10)

SIRR-2İmam nikâhını ‘rezalet ruhsatı’ mı sanıyorsun!

Filmde, üniversiteli, 21 yaşında, erkek arkadaşıyla aynı evde kalan bir kız olması, ‘kızlı-erkekli’ olgusunu eleştirenleri eleştirmek için mi? 21 yaşındaki kızınız, ev arkadaşıyla sevgili olsa siz nasıl bir tepki koyardınız?

: Benim çocuğum yok. Ama bu gizli saklı bir şey değilse, herkes biliyorsa, bu artık bir ilişkinin ötesinde, bir duruma dönüşmüştür. Bu durumun da benim için elbette bir sakıncası yok. Kız babası olsam da olmazdı. Çünkü filmde de dediği gibi, evlilik dediğin şey çok teknik, basit, küçük bir şey. Ama bu ilişkinin herkes tarafından bilinir olması gerekir. Benim fikrim bu.

SSÖ: Burada esirgenen o kızın bir cinsellik yaşaması. Aynı evde kalmaları bu yüzden uygun görülmüyor. Oysa, bunun için kapı arkası ve beş dakika süre yeter. Aynı evde yaşamalarına gerek yok yani. Dolayısıyla faydasız, nafile bir uğraş. Onun yerine çocuğuna, erdemli, vicdanlı ve merhametli bir insan olmayı, arkadaşlarını da böyle insanlardan seçmiş olmayı verebildiysen, nerede isterse orada kalır, kiminle isterse onunla kalır.

Kendi kızınız olsa da itirazınız olmazdı yani!

SSÖ: Benim kızım var. Hiçbir itirazım olmaz!

“Sokayım imam nikâhına!” diyor ya imam, tepki toplar diye korkmadınız mı?

: Korkunun ecele faydası yok. Korkuyla bu iş yapılmaz, orada bir şey söylüyor ve doğru söylüyor, ona katılıyoruz. İyi de bir imam, “İmam nikâhı boş iş!” der mi? Biz deriz de bir imamın demesi inandırıcı mı?

: Teknik olarak der. Çünkü bir imam bilir öyle olduğunu. Hükmü yoktur gerçekten. İmam nikâhı diye bir şey yoktur. Bizim imam filmde, “Rezalet ruhsatı mı zannediyorsun bunu?” diyor. Söylemek istediği şu: Benim kızım diyelim ki adamın biriyle kalıyor. Ben de bunu bilmiyorum. Ben bunu bilmediğim sürece, onların imam nikâhı yapıp yapmamış olmalarının bir anlamı yok. Çünkü eğer ‘kandırılıyorsam’ her türlü kandırılıyorum. O imam nikâhı benim kandırılma durumumu değiştirmez, sadece onların vicdanını rahatlatır.

İmam nikâhına, “Rezaletin ruhsatı değildir…” diyen adamın, kızıyla-erkek arkadaşının sevişmesine de takmaması gerekmez mi?

: Takmıyor zaten. Ama o da bir baba. Önce bir sarsılıyor. Sonra gidiyor özür diliyor.

SSÖ: Hazırlıksız anında hem de hiç kafasında böyle bir durum yokken, önünde buluveriyor. İnsanlar öyledir. Böyle şeylerle ilk toslaştıklarında saçmalayabilirler. Ama kâmil insan, bununla hesaplaşır, al-ver eder ve özünde bir erdem varsa, o öze döner.

Böyle bir olayla karşılaşsa bu şekilde davranabilecek kaç tane imam vardır sizce?

: Ben onu bilmiyorum. Açıkçası umurumda da değil. Bu bir imam PR çalışması değil, imam belgeseli de değil. İmamlar nasıl düşünüyorlar bilmiyorum. Biz, bir insan hikâyesi anlatıyoruz. Bu insan imam olmayabilirdi, futbolcu olabilirdi. Burada imamları aklamaya çalışmak ya da “İmamlar kötüdür” demek gibi bir durumda değiliz. O bizi aşar, bizim haddimiz de değil…

İmam, âşık olursa ne olur?

Serkan Keskin de imamı şahane canlandırmış…

: Evet. Başrolü taşımak, götürmek kolay değildir. Film 110 dakikaysa, 108 dakikasında Serkan’ı görüyoruz. Ama film bittiğinde görmeye devam etmek istiyoruz. Demek ki, gerçekten olağanüstü bir biçimde taşımış.

Devamı gelecek mi?

: Olabilir. Bu bizim imam, âşık olursa ne olur diye düşünüyorum mesela. Onu bir de âşık edebiliriz. Onun üzerinden bir hikâye gidebilir. Filmin en başında, karısını dövmek isteyen ama dövmeyen polise, imam, “Günah işledin” diyerek bir ayrım koyuyor. “Karını dövmek isteyip de dövemezsen merhametten, dövmek isteyip de dövmezsen kibirden!” diyor…

: Evet, çünkü kibir en büyük günahlardan biri. Bir imam hikâyesi yaparken, temel bazı yerlere uğramak zorundasın. Cinayetin, tefeciliğin, aslında bir sürü şeyin kibirle alakası var. Bazı yan duraklar bunlar…

Kadını dövme isteğinin kaynağı ne sizce?

: Erkeğin kendiyle olan iktidar problemi. Başka ne olabilir ki?

Camide yaşanan cinayetten sonra ortalığı kaplayan ve gitmeyen ağır koku neyin kokusu?

: Cesedin kokusu! Ama o koku, 1400 senelik o zorlama geleneğin kokusu da olabilir.

SSÖ: Ayete, hadise dayanmaz ama tefecilerin rahat ölemeyeceğine inanılır. Cesetlerinin çabuk bozulacağı, çok eziyetli bir ölümün onları beklediği anlatılır.

Kötülüklerin anası mı yani bu?

: Elbette. En büyük kötülüklerden biri…

SSÖ: Kuran’ın geliş sırasına göre, ilk üç sene inen ayetlerin neredeyse tamamı faizcilere, zenginlere, tabiri caizse kahretmekle meşguldür.

Yorum Bırak

2 + 9 =