Fatih Portakal’ın eşi Armağan Portakal: Şimdi okyanusta özgür bir balığım


O, herkesin hayal ettiğini yaptı. Başarılı bir kurumsal hayatı varken, Seferihisar’da çiftçi olmayı, kendini toprağa ve zeytine adamayı tercih etti. Ve çok mutlu. O kadar da güzel anlatıyor ki insan imreniyor.

Bize de diyor ki: “Tutmak mı, bırakmak mı? Bırakmazsanız yeni bir şey tutamaz, ilerleyemezsiniz. Her zaman başarılı olacaksınız diye bir şey de yok. Nasılsa, doğduk öleceğiz, arada anlatacak hikâyeleriniz olsun…” Son derece derin, alçakgönüllü, sade ve bilge bir kadın. Eşi Fatih Portakal’la çok yakışıyorlar. Kitabı, “Doğma Yavrum Dünya Çok Kalabalık” da 4. baskıyı yaptı…

– Siz, çoğumuzun hayal ettiği bir hayatı yaşıyorsunuz. Seferihisar’da bir çiftliğiniz var. Zeytine hayransınız, zeytinciliği öğreniyorsunuz. Enginar olayına giriyorsunuz. Güneşte pişirilen doğal reçeller yapıyorsunuz. Sizi kıskanmayalım da ne yapalım… Şimdi soruyorum: Bu hikâye nasıl başladı?

Benim öyle büyük, özel bir hikâyem yok. Birkaç sene önce Seferihisar’da bir arazi aldık. İçinde de şahane zeytinler vardı. “Burası atıl kalmasın. Üreten bir yer olsun, toprağın bereketini küstürmeyelim, öncelikle kendimiz sağlıklı yaşayalım, sağlıklı beslenelim” dedik ve kolları sıvadık. Tencere boyu başladık. Hikâyemiz bu…

– Adı bile güzel…

(Gülüyor) Adını, Torlak koyduk, “genç, acemi ama güçlü” anlamında. Beni de yansıtıyor aslında. Bu yaştan sonra çiftçiliği öğreniyorum çünkü…

– Peki şehirde yaşayan bir mühendisken, doğaya dönme kararını nasıl verdiniz?

Üretimin gücüne, emeğe inanan bir tipim. Her gün bir tutam alın teri ve emek, kemikleri güçlendirir, insanı dik tutar! Mühendisim ama mesleğimi yapamadım, pazarlama kariyerim oldu. Sonunda da “Artık yetti” dedim. Galiba bana ait somut bir üretimim olsun istedim. O yüzden her şeyi bıraktım, çiftçi olmaya karar verdim. Bugüne kadar taşıdığım unvanların içinde en değerlisi bu! Hatta nirvanası! Ama “oldum” demekle de olunmuyor, öğreniyorum…

– Kaç yıl kurumsal hayatta çalıştınız?

1992’de başladım. Yani milattan önce! 2005’te de istifa ettim ve kurumsaldan çıktım. Omzumda apoletlerle süslü bir balıktım. Ama akvaryumda! Dışarda, ufacık bir balık oldum ama tertemiz kocaman bir okyanusta…

– Kurduğunuz hayal tam olarak neydi?

Özgür ve bağımsız bir balık olmak istedim! Uzun toplantılardan, komitelerden, grup çalışmalarından ve kararsızlıklardan sıyrılmayı hayal etmiştim… Ve gerçekleştirdim!

– Şu an Torlak Çiftliği’nde neler üretiyorsunuz?

Orada varlık nedenimiz zeytin ağaçlarımız. Baharla uyanırlar, dallarına su yürür. Bebelenir, onlar çiçeğe döner. Çiçek kurur dökülür ve daneler ortaya çıkar. Şimdi danelerin büyüme zamanı. Toprağın tabiatın ritminde ilerliyoruz. Gözünün içine bakıyoruz danelerin. Elimizden gelenler bir yere kadar. Gerisi tabiat ananın işi. Hayran olunacak bir düzeni var gerçekten. Toprağın bir ritmi var. Sonbaharda hasat yapıyoruz. Tek tek, elle topluyoruz. Değnek, sıyırma gibi yöntemleri asla uygulamam. Tek tek elle ayıklıyoruz. Tek tek çekiçle kırıyor, tek tek çiziyoruz. Siyah zeytinleri kurduktan sonra her gün en az iki kere yuvarlama-çevirmeyle 3 ya da 4 ayda tadını almasını sağlıyoruz. Zeytin, sabır ve emek istiyor!

– Şahane anlattınız. Bütün aşamalar tek tek gözümün önüne geldi… Başka?

Zeytin dışında, çocukluğumuzun tatlarına özlemle güneşte reçel pişirip salça yapıyoruz. Temmuz ve ağustos güneşini bekliyoruz o yüzden. Üreticinin tarlasına bahçesine gidiyorum mesela vişneyi almak için. Sonra sakız cinsi enginar temin ediyoruz. Ege usulü yeşil körpe yapraklarıyla konserve yapıyoruz. Bütün bunları ufak çekirdek ekip olarak kendimiz yapıyoruz. Ablam Nurdan Toper, ekibimizin önemli parçası. Eli müthiş lezzetlidir. Her şeyi el emeğiyle yapıyoruz. Sayıca az ürünümüz var. Her şeyi değil, en iyi bildiğimiz ürünleri yapmak hedefimiz. El emeği ürettiğimiz için de her üründen birkaç yüz kavanoz oluyor…

Ayrıca atölyeler de mi yapıyorsunuz?

Evet. Toprak üretirken, zihin ve beden de üretsin istediğim için uzmanlarla özel atölyelere başladık geçtiğimiz sene. Nefes, pilates, yemek, ikebana ve kitap atölyeleri yaptık. Bütün yaratıcı fikirlere açığız…

TABİAT, İNSANIN EGOSUNU YONTUYOR

– Toprağın ritminde yaşayan Armağan’ın eski Armağan’dan farkı ne?

Toprakla uğraşmak romantik bir hobi değil. Aksine ciddiyet ve sorumluluk istiyor. Toprak ve tabiat çok kuvvetli. İnsanın egosunu yontuyor. Çünkü “insan” olarak kararları alan olmaya, hükmetmeye güdülüyüz. Oysa, tabiat söylüyor son sözü! Tabiatın üzerinde değil, onun bir parçası olduğumu kavrayarak hareket ettiğimde işler yolunda gidiyor. Bizim sayılarla, tarihlerle olan netlik ayarlarımız tabiatta; mevsim, rüzgâr, yağmur gibi döngüler yanında çalışmıyor. Sabırlı olmayı öğretiyor bana!

TUTMAK MI, BIRAKMAK MI BÜTÜN MESELE BU…

– Bize ne tavsiye edersiniz? Hayatımızı değiştirecek adımları atmaktan korkmayalım mı?

“Tutmak mı, bırakmak mı” diye sorarım ben. Bırakmazsak, yeni bir şey tutamayız, ilerleyemeyiz. “Her zaman başarılı olacağız!” diye bir şey de yok. Nasılsa doğduk öleceğiz, arada anlatacak hikâyelerimiz olsun…

– İstanbul’un keşmekeşini ve deli ritmini özlüyor musunuz?

İstanbul çok anlayışlı, cesur, görmüş geçirmiş bir kadın gibi. Evet heyecanlı bir kent. Durursan seni ezer ama koşarsan da el verir! Çalışırsan yani. İstanbul’un hakkını ödeyemem ama o deli ritmini özlemiyorum…

– Çiftliğiniz ziyarete açık mı?

Hayır. Çünkü bir yaşam yeri. Biz, “yaşarken üretelim” diye böyle bir yol seçtik. Çiftlikten satış bu nedenle yok. Sadece ‘www.torlakciftligi.com’ sitesinden sipariş alıyoruz ve anlaşmalı kargo firmasıyla Türkiye’nin her yerine gönderiyoruz…

FATİH’LE OMUZ OMUZA 20 YIL

– Birbirinize çok çok yakışıyorsunuz. Nasıl bir uyum sizinki?

Çok teşekkür ederim. Bizi, benzetenler de epey fazla. Birlikte, omuz omuza, yan yana 20 senenin sonucu olsa gerek…

– Peki onun İstanbul’da, sizin Seferihisar’da olmanız zor olmuyor mu?

Hiç zor değil. Çünkü haftanın yarısı bir aradayız. Fatih, hafta sonları mutlaka İzmir’e gelir…

– Muhalif ve reytingi yüksek bir televizyoncu olması sizi nasıl etkiliyor? Çiftlikte sizin yanınıza mı gelsin yoksa televizyonculuğa devam mı etsin…

Beni ancak gururlandırıyor, onurlandırıyor. O bizim sesimiz, tabii ki devam etsin…

DOĞMA YAVRUM DÜNYA ÇOK KALABALIK

– Son kitabınızın adı ‘Doğma yavrum dünya çok kalabalık’ hem hüzünlü hem de bir uyarı gibi… Bu ismi seçmenizin özel bir sebebi var mı?

Öyle kalabalığız ki seçme özgürlüğümüz elimizden kayıyor! Çünkü güruhlara dönüyoruz. Hisleri kaybediyoruz. İncelikler ve nezaket yitiyor. Çocuklara, kadınlara yapılan eziyetler ayyuka çıkıyor. Ve bu hikâyeler birbirine eklendikçe, aşina olmaya başlıyoruz. ‘Doğma yavrum dünya çok kalabalık’ öykülerimde naif protestolarım var. Bağıra çağıra söylemek istemedim. Şehir şehir dolaşıp, tane tane anlatıyorum. Kazdağı’ndan Kayseri’ye, Ayvalık’tan Bursa’ya dolaştım. 19 Mayıs’ta Ankara’da olmak süperdi. Önce Anıtkabir’e gittik. Dünya Çevre Günü’nde de Bodrum Zai’de olacağım. 4. baskısı raflarda, çok huzurluyum…

Yorum Bırak

16 − 3 =