Bir yıl önceydi. Manisa Büyükşehir Belediye Başkanı Ferdi Zeyrek, evindeki havuzdaki elektrik kaçağı nedeniyle hayatını kaybetti.
Sıradan bi ölüm değildi. Çok acı, çok kahredici ve göz göre göre gelen bi ölümdü… Havuzdaki elektrik kaçağından haberdar olanlar vardı. O sabah geleceğini söyleyen usta… Sitenin güvenliği…
Bir tek Zeyrek ailesinin haberi yoktu.
Bayramdı. Koşturmalı günlerdi. Gelecek denilen usta gelmedi… Birileri, birilerine söylemişti. Birileri, başkasının duyduğunu sanmıştı. Birileri de haber verildiğini düşünmüştü. Ama hiçbiri olmadı…
Tabii ki ortada bi kötülük, bi art niyet yoktu. Ama büyük bi umursamazlık, büyük bi ihmal vardı. Ve sonunda Nurcan Zeyrek’in de dediği gibi bir “ihmaller zinciri” çıktı ortaya.
İnsan bunu duyunca ister istemez düşünüyor: Bir kişi zamanında uyarsaydı… Bir telefon açılsaydı…
Birisi “Aman dikkat edin” deseydi… Bugün her şey farklı olabilir miydi?
İşte bu yüzden bu ölüm, sadece bir kayıp değil. Aynı zamanda insanın içine oturan çok büyük bir vicdan sızısı!!! Sadece Manisa değil, bütün Türkiye yasa boğuldu.
Çünkü Ferdi Zeyrek insanların çok sevdiği bir başkandı.
Yüzünden iyilik akan insanlardandı..
Güzel bir aileydi onlar. Hala öyleler. Ama artık o güzel babaları yanlarında değil. Dün İstanbul’da eşi Nurcan Zeyrek’le buluştum. Bu geçen bir yılı konuştuk. Daha doğrusu… Geçen ama geçmeyen bir yılı…
Nurcan Zeyrek, bana sadece bir kaybı anlatmadı, büyük bir aşkı anlattı.
29 yılını geçirdiği adamı… Çocukluk aşkını… Birlikte yaşlanacağını düşündüğü adamı… Çocuklarının babasını… Hayat arkadaşını… Bir anda kaybetmenin ne demek olduğunu anlattı… Cesur, dirayetli, hakikatli ve çok net bir kadın. Ve inanılmaz güçlü. Üç kızının arkasında dağ gibi duruyor. Dağını kaybetmiş ama kendi de dağ olmuş.
Bu röportajın ilk bölümünde Nurcan Zeyrek’in acısını, özlemini, öfkesini, sevgisini ve Ferdi’siz geçen ilk yılı okuyacaksınızz.
Aslında bir yas hikayesinden çok.. Bir aşk hikayesi..
BEN O ANIN İÇİNDE SIKIŞIP KALMIŞ GİBİYİM YAŞARKEN EKSİK KALDIM

9 Haziran yaklaşırken, zamanın neresindesiniz? “Bir yıl geçti” diyebiliyor musunuz, yoksa hala “dün oldu” gibi mi geliyor?
Bir yıl geçti’ diyemiyorum. Takvime baksanız, aylar akmış, mevsimler değişmiş ama benim içimdeki zaman sanki o gün durdu. Zamanın neresinde duracağımı bilemiyorum. Ben o anın içinde sıkışıp kalmış gibiyim. Bir yıl diyorsunuz ama bana hala dün kadar yakın geliyor…
İnsan, böyle büyük bir kaybın ardından en çok neyi kaybediyor: Hayatı mı? Güveni mi? Gelecek hissini mi?
Aslında hepsini… Ama en çok hayatı. Güveninim sarsıldı, geleceğe dair kurduğumuz resim, birden silindi. Ama en derinden vuran ne biliyor musunuz… Hayatın ta kendisini kaybetmek! O eski ‘hayat’ hissi, çekilip gidiyor içinizden. Yaşarken eksik kaldım. Eksik kaldık.
FERDİ’NİN GELMEYECEĞİNİ BİLİYORUM MANTIĞIM BUNU BANA HEP SÖYLÜYOR AMA O ÖZLEM… O ÖZLEM, İÇİMDE HEP YANAN BİR ATEŞ TOPU

Herkes sizi çok güçlü görüyor: Dimdik… Kontrollü… Ama geceleri yalnız kalınca… O zaman ne oluyor?
Dışarıya karşı dimdik durmak, kontrollü olmak zorundayım; çünkü sorumluluklarım var. Ferdi’nin ideallerini yaşatmak için yapmam gerekenler var. Ama akşam kapıyı kapattığımda, geriye koskocaman, dipsiz bir boşluk kalıyor… Ferdi’nin gelmeyeceğini biliyorum, mantığım bunu bana hep söylüyor. Ama o özlem…
O özlem içimde hep yanan bir ateş topu…
Bu bir yılda en çok hangi duyguları yaşadınız?
O kadar çok duygu, birbiriyle çarpıştı ki… En çok özlem… Durmaksızın sabretmeye çalışma… Ve ne olursa olsun güçlü kalma duygusu… Çok büyük bir kaybın içinde, çocuklarıma tutunmayı öğrendim. Onlara hayatın ve evdeki düzenin bozulmadığını göstermek, ‘Hayat bir şekilde devam etmeli’ hissini hissettirmek benim en büyük sınavımdı. Tabii bütün bu ağırlığın yanında, yalnız olmadığımı da gördüm. İnsanların o samimi sevgisini, desteğini, hep hissettim.
YAS, BİTEN BİR ŞEY DEĞİL ONUNLA YAŞAMAYI ÖĞRENİYORSUNUZ

Yasınızı hakkıyla yaşayabildiniz mi?
Bazen yaşayabildim, bazen de mecburen erteledim. Yas öyle düz bir çizgi değilmiş, evreleri varmış. Ben kabullenmeden önceki o yüzleşme evresinde tam üç ay takılıp kaldım. Ferdi’nin yokluğunu tam anlamıyla idrak etmeye başladığım o süreç… Kolay değildi. İçimdeki fırtınayla dışarıdaki hayatın ritmi arasında gidip gelirken, yasınızı bile her zaman istediğiniz gibi yaşayamıyorsunuz. Yas, biten bir şey değil. Onunla yaşamayı öğreniyorsunuz. Hiç bağırmadım, isyan etmedim. Ağlamalarım bile hep sessizce, kendi içime doğruydu. Benimki biraz da tevekküldü sanırım.
ELİF VE ZEYNEP 7 YAŞINDAYDI NEHİR İSE 18

Peki çocuklarınız… Onlar bu süreci nasıl yaşadı?
Elif ve Zeynep 7 yaşındaydı. O yaşta ölümün ne olduğunu zihnen tam olarak anlayamıyorlar ama yokluğunu kalplerinde derinden hissediyorlar. Bir gün Elif, ‘Anne, ben bilim insanı olacağım; zaman makinesi yapıp o güne geri gidip, engel olacağım’ dedi. Zeynep de, ‘Ben de bir ilaç yapacağım, mezarda babama içireceğim, kalkacak’ dedi… Uzun bir süre, her hafta pedagog desteği aldık birlikte. Ama sonra şunu fark ettim; onların en büyük iyileşme gücü, benim. Eğer ben dimdik ayakta kalabilirsem, rutinlerini bozmazsam, onlara sevgiyi ve o sarsılmaz güven hissini verebilirsem, onlar da hayata çok daha güçlü tutunabiliyorlar. Nehir ise bambaşka… 18 yıl boyunca babasıyla göz göze anlaşan, babasının, ‘Her şeyim’ diye üzerine titrediği bir evlat… Onun içindeki o büyük boşluğu tarif etmek gerçekten çok zor. Çünkü orada sadece bir baba kaybı yok; birlikte yürünmüş, birlikte büyünmüş bir hayat var. İkizlerimizde ise babalarıyla çok az zaman geçirebilmiş, onunla yeterince anı biriktirememiş olmanın getirdiği apayrı bir yara var… Bir anne olarak beni en çok zorlayan şey ise, üç çocuğumun da acısının birbirinden bu kadar farklı olduğunu görmek ve her birinin yarasına aynı anda, ayrı ayrı merhem olmaya çalışmak.
Manisa, bizim kocaman ailemiz oldu. Öyle bir sarıldı ki, benim bugün ayakta kalabilmemde etkileri çok büyük. O kadar çok dua ettiler, o kadar çok güç verdiler ki… Bir eş olarak Ferdi’nin bu kadar derinden, bu kadar güzel sevildiğini görmek beni çok gururlandırıyor. Hep birlikte sarılıp sessizce ağladık…

UYUMAK SADECE BENİM İÇİN BİR DİNLENME HALİ DEĞİLDİ ÖMRÜMDEN BİR GÜNÜN DAHA KISALMASI FERDİ’YE KAVUŞMAYA BİR GÜN DAHA YAKLAŞMAK DEMEKTİ

Gün içinde hala refleks olarak telefona sarıldığınız oluyor mu? Ya da yatakta yana dönüp, onu bulacağınızı düşündüğünüz anlar…
İlk aylarda evde sürekli bana seslendiği sesini duyuyor gibiydim. Yasın o inkar süreci… O dönemlerde uyumak benim için sadece bir dinlenme hali değildi; ömrümden bir günün daha kısalması, ona kavuşmaya bir gün daha yaklaşmak demekti.
Onunla ilgili en çok hangi anları özlüyorsunuz?
Her saniyeyi özlüyorum. Evin içinde hep beraber yaptığımız yastık savaşlarını, bahçede bize mangal yaparken kızların müzik açıp dans ettiği anları, sinema keyfi yaparken mısır patlatıp şakalaşmalarımızı… Hala telefonumda ‘Aşkım’ diye kayıtlı ve hattını kapatmadım. Ara ara WhatsApp’tan ona mesajlar yazıyorum. Eskiden bizim için çok sıradan, önemsiz gibi görünen o küçük şeyleri, en çok onları özlüyorum. Geceleri yatakta kolumu yana doğru uzatıp hala oradaymış gibi, Ferdi’nin yüzünü hayal edip uyuyorum.
O KADAR ÇOK İHMALLER SİLSİLESİ VAR Kİ İÇİNİZDE İNANILMAZ BİR ÖFKE OLUYOR AMA BEN O ÖFKENİN İÇİNDE KAYBOLMAK YERİNE ALLAH’A SIĞINMAYI SEÇTİM

İnsan sevdiği adamı böyle ani ve acı bir şekilde kaybedince… “Kader” diyebiliyor mu?
Hayır. Zaten “kader” demek de acıyı azaltmıyor ya da olanları unutturmuyor… Hele ki bizimki gibi çok travmatik, çok ani bir vefat biçimiyse… Ortada o kadar çok ihmaller silsilesi vardı ki… İnsan ilk başlarda ister istemez çok büyük bir öfke duyuyor. Ama ben o öfkenin içinde kaybolup gitmek yerine, Allah’a sığınmayı seçtim. İsyan etmek yerine, tevekküle tutundum. Başka türlü ayakta kalamazdım. Benimki bir kabullenişten ziyade, o büyük acıyla yola devam edebilmek için bir sığınmaydı.
İlk başlarda, o inkar sürecinde, sürekli ‘Neden?’ dedim. “Neden Ferdi? Neden biz?” Keşkeler, acabalar, dönüp duran çeşitli ihtimaller, zihnimden çıkmıyordu. Ama sonra, o büyük fırtına biraz dindiğinde, fark ettim ki, hayatta bazı soruların cevabı yok. Biz hep planlar yapıyoruz, önümüzde daha yaşanacak çok uzun zamanlar var sanıyoruz… Ama hiç de öyle değilmiş! Hayat sandığımız kadar uzun değil. Ölüm gerçeğiyle yüzleştiğinizde, bunu iliklerinize kadar hissediyorsunuz.

Ortada çok büyük bir ihmal, o havuz problemini bildiği halde bizi uyarmayan insanların akıl almaz bir duyarsızlığı var… Öfkem hala da geçmiş değil. Bu haksızlığı sindirmek de imkansız. Ama ben şimdi o ‘Neden’lerin içinde kaybolmak ve o öfkeyi içimde bir intikama ya da yıkıma dönüştürmek yerine, Ferdi’den bize kalan o sevgiyi korumaya çalışıyorum.
HAYAT, O KÜÇÜK, SIRADAN ANLARIN TOPLAMIYMIŞ EN BÜYÜK SERVETİMİZ DE O ANLARI PAYLAŞABİLMEKMİŞ

Bu acı kayıp size en çok ne öğretti?
Hayat, elimizden akıp giderken, en kıymetli şeyin, içinde bulunduğumuz ‘an’ olduğunu çok sarsıcı bir şekilde öğrendim. Sıradan bir akşamın, birlikte içilen bir kahvenin, onun sana bir bakışının aslında ne kadar büyük birer nimet olduğunu… Şimdi geriye dönüp baktığımda, asla unutulmaz bulduğum en kıymetli anlarımızın; en sade ve en samimi olduğumuz anlar olduğunu çok daha net görüyorum. Hayat, o küçük anların toplamıymış, en büyük servetimiz de o anları paylaşabilmekmiş meğer.
Rüyalarınıza giriyor mu?
Evet. En son gördüğüm rüyada, ben ve çocuklarla vedalaşmaya gelmişti. Çok sıkı sarıldık, hiç konuşmadık ama bana hissettirdiği şey, ‘Ben mutluyum üzülme… Siz de zamanla daha iyi olacaksınız’ duygusuydu.






