İNSAN DOĞDUĞU YERE BORÇLU

Geçtiğimiz günlerde, Türkiye’nin ilk seçilmiş kadın Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Esin Güral Argat’la Kütahya’daydım @esinguralargat

Bir gün boyunca birlikte dolaştık Şehri gezdik. İnsanlarla konuştuk. Esnafla selamlaştıkk

Ve ben en çok şundan etkilendim: Bu sahip çıkma hali: Gerçek ve samimi. Bazen bazı insanlar, doğduğu şehri sadece nostaljik bi yer gibi sever. Çocukluğunu anlatır, hatıra anlatır. Ama hayatını başka yerde kurar.

Esin Güral Argat öyle değil. Dünyanın her yerinde yaşayabilecek biri.
Ama zihni de, kalbi de dönüp dolaşıp Kütahya’ya gidiyor. Ve bu şahane bi şey!!!

Röportaj boyunca söylediği bir çok şey aklımda kaldı ama en çok şu cümle:

“Nerede yaşadığımız bi tercihtir, nereye ait olduğumuz ise bi sorumluluk.”

Bence çok güçlü bi cümle bu. Çünkü gerçekten öyle. İnsan bazen doğduğu yere borçlu hissediyor kendini. Esin Güral Argat da tam bunu hissedenlerden.

Kütahya’nın üretimde büyümesini… İhracatta güçlenmesini… Gençlerin şehirde kalmasını… Kadınların üretime katılmasını… Bu şehrin, kendi değerini yeniden hatırlamasını istiyor. Ve bunun için gerçekten çalışıyor.

Bir de Kütahya’yı sadece sanayiyle anlatmıyor. Kültürüyle… Hafızasıyla…
Zanaatiyle anlatıyor. UNESCO Yaratıcı Şehirler Ağı’nda yer alan 9 şehirden biri olmasıyla da -haklı olarak- gurur duyuyor.

Aizanoi’den Frig Vadisi’ne… Seramiğinden ustalık kültürüne kadar… Kütahya’nın aslında ne kadar büyük bi potansiyeli olduğunu anlatıyor.

Kadın Girişimci Ofisi kurmuş. Gençler için projeler geliştiriyor. Sanayi dönüşümünden turizme kadar kafa yoruyor. Bir de çok etkilendiğim bi tarafı var: “Ben yaptım” dili yok. Sürekli “birlikte” diyor, “Biz” diyor….

Hatta, röportajda şöyle diyor: “Kütahya’nın eksiği potansiyel değil, cesaret.”
Aslında bu cümle, sadece Kütahya için değil, Türkiye için de geçerli olabilir…

KÜTAHYA’NIN ÜRETİMDE GÜÇLENEN İHRACATTA BÜYÜYEN BİR ŞEHİR OLMASI İÇİN ÇALIŞIYORUM

Türkiye’nin en güçlü iş kadınlarından birisiniz. İsteseniz İstanbul’da, hatta dünyanın herhangi bir yerinde yaşayabilirsiniz… Ama siz, dönüp dolaşıp Kütahya diyorsunuz. Neden?

İnsan, hayata büyüdüğü yerden bakar. Çocukluğu ve kökleri hep onunla gelir. Benim için Kütahya, kimliğimin ve bakış açımın şekillendiği ana-baba toprağım. İşim gereği farklı şehirlerde, zaman zaman yurt dışında yaşıyorum. Ama ne olursa olsun döndüğüm yer hep Kütahya. Nerede yaşadığımız bir tercihtir, ama nereye ait olduğumuz bir sorumluluk. Bu yüzden öğrendiklerimi ve kazandıklarımı doğduğum topraklara taşımayı önemsiyorum. Kütahya’nın üretimde güçlenen, ihracatta büyüyen ve geleceğe hazır bir şehir olması için çalışıyorum.
Bu, benim köklerime borcum. Çocuklarıma da nerede olurlarsa olsunlar, ülkelerine ve şehirlerine katkı sunmaları gerektiğini öğütlüyorum.

TÜRKİYE’YE DE KÜTAHYA’YA DA İNANIYORUM

Bazı insanlar, doğduğu yere sadece ‘nostalji’ duyar. Siz, yatırım yapıyorsunuz, uğraşıyorsunuz, mücadele ediyorsunuz… Bu kadar sahip çıkmanızın sebebi ne?

Çünkü Türkiye’ye de Kütahya’ya da inanıyorum. Türkiye’nin sürdürülebilir büyümesi için, Anadolu şehirlerinin daha güçlü rol alması gerektiğini düşünüyorum. Kütahya’da geliştirilecek yaklaşımın, diğer şehirlere de ilham verecek bir model olmasını istiyorum. Ben zor zamanlarda sorumluluk alan biriyim. Attığım her adımın, ülkeme ve şehrime katkısını önemsiyorum. Rekabet gücümüzü artıracak, kalıcı değer üreten projeler geliştirmeye çalışıyorum. Burada asıl değer, şehrin farklı dinamiklerinin birlikte hareket edebilmesinde yatıyor. Çünkü önemli olan, “Ben yaptım” değil, “Birlikte yaptık” diyebilmek.

KÜTAHYA KENDİ DEĞERİNİ VE GÜCÜNÜ YENİDEN HATIRLIYOR

Sizce geçmişte bu şehrin potansiyeline yeterince inanılmadığı dönemler oldu mu?

Oldu evet. Ama bugün beni en çok umutlandıran, Kütahya’nın kendi değerini ve gücünü yeniden hatırlaması. Burası, hepimizin emeğinin, üretiminin ve hafızasının olduğu çok kıymetli bir şehir. Sahip olduğumuz değerleri fark edip korudukça, üzerine daha fazlasını koyabiliriz. Ben her sorunun arkasında, bir ihtiyaç ve anlaşılma isteği olduğunu biliyorum. Bu yüzden önce anlamayı, sonra çözüm üretmeyi önemsiyorum. Yönetim anlayışımın temelinde her zaman istişare var. Dinleyip ortak aklı devreye aldığınızda, çözülemeyecek çok az sorun kalır. Kütahya’da da biz bunu yapıyoruz: Konuşmaktan çok dinleyerek, ayrışmadan birlikte çözüm üreterek ilerliyoruz.

UNESCO YARATICI ŞEHİRLER AĞI’NDA TÜRKİYE’DE YER ALAN 9 İLDEN BİRİ

Kütahya yıllardır seramikle, camla anılıyor. Ama siz, Kütahya’yı sadece bununla sınırlamak istemiyorsunuz gibi… Bu şehrin potansiyeli sizce gerçekten ne?

Evet, Kütahya’yı artık sadece geçmiş başarılarıyla tanımlamak yeterli değil. Güçlü bir sanayi altyapımız var. Bunu daha yüksek katma değerli bir üretimle buluşturmalıyız. Lojistik avantajı yüksek, gelişime açık ve hizmet sektöründe de büyüme potansiyeli olan bir şehir. Üstelik mesele sadece sanayi değil. Kütahya’nın zengin bir kültürel mirası, zanaatı, ustalığı ve güçlü bir birikimi var. UNESCO Yaratıcı Şehirler Ağı’nda Türkiye’den yer alan 9 ilden biri olması da bunun önemli bir göstergesi. Ben meseleye dört başlıkla bakıyorum: Üretim, ihracat, dijitalleşme ve insan. Bu dört alan güçlendiğinde şehir de güçlenir. Kütahya’yı yalnızca belli başlıklarla anılan bir şehir olarak değil; üretimi çeşitlenen, kültürüyle güçlenen ve katma değer yaratan çok yönlü bir kalkınma merkezi olarak görüyorum.

POTANSİYELE İNANMAK “BİZ DUYGUSU”YLA HAREKET ETMEK BELİRLEYİCİ

Sizce Kütahya’nın en büyük sorunu ne?

En büyük sorunu da, en büyük avantajı da aslında aynı noktada birleşiyor: Birlikte hareket edebilme kapasitesi. En önemli konu bu. İnsanların potansiyele inanması ve “biz” duygusuyla hareket etmesi belirleyici. Siyaset, sivil toplum ve kamu ortak bir hedefte buluştuğunda Kütahya’nın çok başarılı sonuçlar ürettiğini gördük. Bu yaklaşımın yarattığı katma değeri şehir zaten deneyimledi. Önemli olan, bu birlik duygusundan vazgeçmeden, ortak bir yol haritasıyla ilerlemeye devam etmemiz.

Kütahya için hazırlattığınız kalkınma raporunda en çok hangi gerçekle yüzleştiniz?

Potansiyelinin çok yüksek olduğunu, ancak bu potansiyelin yeterince harekete geçirilemediğini net olarak gördük. Bunun yanı sıra, insan kaynağı sorunlarını tespit ettik. Kütahya’da üretim gücü ve sektör çeşitliliği olsa da, bunların birlikte hareket etme kapasitesini yeterince güçlü kullanamıyoruz.

GELİŞİMİN ANADOLU’YA KAYMASI VE YENİ KALKINMA MERKEZLERİNİN GÜÇLENMESİ GEREKİYOR

“Bu şehir neden hâlâ hak ettiği yerde değil?” sorunun cevabı sizce nedir?

Türkiye’de kalkınma odağı, uzun yıllardır birkaç büyük şehirde. Oysa sürdürülebilir büyüme için, artık gelişimin Anadolu’ya yayılması ve yeni kalkınma merkezlerinin güçlenmesi gerekiyor. Kütahya’nın potansiyeli aslında keşfedilmeyi değil, cesareti bekliyor. Bu şehir, üretim gücüyle, kültürel birikimiyle, insan kaynağıyla çok avantajlı bir yerde. Ama kendi potansiyelimize yeterince inanmadık. Benim gördüğüm şu: Kütahya’nın eksiği potansiyel değil, o potansiyeli büyük bir özgüvenle harekete geçirecek cesaret. Yapmamız gereken de tam olarak bu.

GENÇ KALIRSA, ŞEHİR BÜYÜR ŞEHİR BÜYÜRSE, UMUT BÜYÜR

Kütahya’dan en çok ne gidiyor? Gençler mi? Umut mu? Nitelikli insan mı…

Bu, sadece Kütahya’nın sorunu değil. Türkiye’nin ortak gerçeği. Gençlerin bir şehri, ülkeyi terk etmesi beraberinde umudu da götürüyor. O yüzden gençleri Kütahya’da hem tutmak için hem de gidenlerin geri gelmesini sağlamak için onlara gelecek vadeden bir ekosistem kurmak zorundayız. Biz de KUTSO olarak, bu bakış açısıyla, Dumlupınar Üniversitesi gibi yerel paydaşlarımızla çalışmalar yapıyor, projeler üretiyoruz. Burada onlar için sağlıklı ve verimli bir ekosistem yaratmaya kararlıyız. Onlara, burada da bir gelecek kurabileceklerini göstermemiz gerekiyor. Çünkü genç, kalırsa şehir büyür. Şehir büyürse, umut büyür. Dışarıdan içine kapalı gibi görünse de, aslında güçlü değerlere sahip ve yeniliğe açık bir şehir. Burada kendi yolunu açan pek çok genç görüyorum: İş kuran, ortaklık yapan, aile işini büyüten, farklı alanlarda kendi hikâyesini yazan… Kütahya sıfırdan başlamıyor yani; üzerine daha fazlası inşa edilebilecek sağlam bir zemine sahip. Benim hedefim, gençlere daha fazla alan açmak, hikâyelerini görünür kılmak ve bu şehirde gelecek kurmanın mümkün olduğunu daha güçlü göstermek.

TÜRKİYE’NİN İLK KADIN TİCARET VE SANAYİ ODASI BAŞKANI OLMAK BENİM İÇİN UNVAN DEĞİL, SORUMLULUK

Siz Türkiye’nin ilk seçilmiş kadın Ticaret ve Sanayi Odası Başkanısınız. Bu cümle gurur verici ama bir yandan da acı değil mi? 2026’dayız ve hâlâ “ilk kadın” diyoruz…

Doğru, bir yanı gurur verici ama bir yanı da düşündürücü. İnsan ister istemez “Neden daha önce olmadı?” diye soruyor. Yine de ben, geçmişe takılıp kalmaktansa, bundan sonrasına bakmayı daha anlamlı buluyorum. Türkiye’nin ilk kadın ticaret ve sanayi odası başkanı olmak benim için bir unvan değil, bir sorumluluk. Ve ben bu sorumluluğu sadece kadınlar için değil, cesarete ihtiyaç duyan her genç için taşıyorum. Amacım, bunun bir ilk olarak kalmaması; bu yolu kadınlar ve gençler için daha ulaşılabilir kılmak. Çünkü mesele sadece temsil edilmek değil; karar mekanizmalarında yer almak ve değişimin parçası olmak. Bu anlayışla, istişareye dayalı, kapsayıcı ve fırsat eşitliğini güçlendiren bir yönetim kültürü oluşturmaya çalışıyorum.

İDDALI OLMAYI, ARKASINDAN EMEK VİZYON VE İYİ NİYET VARSA ÇOK KIYMETLİ BULUYORUM

O koltuğa oturduğunuzda size en çok ne hissettirildi? “Başaramaz” mı dediler, “Fazla iddialı” mı buldular?

İlk kez deneyimlenen bir durumdu. O yüzden elbette başlangıçta biraz şaşkınlık, biraz mesafeli bir yaklaşım oldu. Beni biraz iddialı bulanlar da oldu. Ama ben iddialı olmayı, arkasında emek, vizyon ve iyi niyet varsa, çok kıymetli buluyorum. Hatta Kütahya’nın da tam olarak buna ihtiyacı olduğunu düşünüyorum: Kendine daha çok inanan, daha çok hedef koyan bir bakış açımız olmalı. Zaten zamanla şunu gördük ki, sözden çok sonuç konuşuyor.

Kütahya’da kadınların üretime, girişimciliğe katılması için Kadın Girişimci Ofisi’ni kurdunuz. Peki size göre Kütahya’da kadınların önündeki asıl engel ne?

Deneyimsizlik. Para, eğitim ve özgüven önemli; ama önce kadınların kendilerine yer bulabilecekleri bir zemin gerekiyor. Çünkü birçok kadın nereden başlayacağını, kime danışacağını bilemediği için çekingen kalabiliyor. Kadın Girişimci Ofisi’ni bu yüzden çok önemsedim: Kadınlar gelsin, konuşsun, danışsın ve kendi yolunu çizebilsin. Ve gördük ki bir kapı açıldığında, kadınlar o kapıdan çok güçlü giriyor.

KAYNAKÇILIK EĞİTİMİ ALAN KADINLARIMIZLA GURUR DUYUYORUM

Bir kadın olarak… Hayatınız boyunca en çok hangi cümleye sinirlendiniz?

“Kız çocuğu” olarak işaretlenmeye, “kız çocuğu” denilerek bir sınır çizilmesine… İnsanın potansiyelini belirleyen şey, kadın ya da erkek olması değil; hayalleri, emeği ve cesaretidir.

Peki Kütahya’daki kadınlara neler söylemek istersiniz…

“Hayalinizi ertelemeyin! Çalışmak, üretmek istiyorsanız, o ilk adımı atın!” Bazen bir kadının önündeki en büyük engel kapı değil, o kapının eşiğinde biriken tereddüttür. Ama o ilk adım atıldığında hem yol açılır hem de cesaret büyür. Ayrıca onlara yalnız olmadıklarını da söylemek isterim. Kütahya’da üretmek ve başarmak isteyen çok sayıda kadın var. Birbirimizi destekledikçe, bu yol daha da güçlenecek. Bu arada, sahada birçok ilham verici hikâyeye tanık oluyorum. Fırsat eşitliği sağlandığında, kadınların ne kadar yaratıcı ve güçlü olduğunu görmek çok etkileyici. Üreten, ailesine ve topluma değer katan, zorluklara rağmen vazgeçmeyen kadınlar gerçekten ilham veriyor. Örneğin kaynakçılık eğitimi alan kadınlarımız… Erkek egemen görülen bir alanda, cesaretle yer aldılar ve bugün üretimin içinde aktifler. Bu, sadece bir meslek değil; eşik aşma, kalıp kırma ve bir dönüşüm hikayesi.

GEÇMİŞİNDEN GÜÇ ALAN GELECEĞİNE YÖN VEREN KÜTAHYA

“Müzik değişince dans da değişir” demiştiniz.Şimdi “ritim sertleşti” diyorsunuz. Bu sert ritimde, sizce iş dünyasının en büyük korkusu ne?

Küresel dengenin yön değiştirirken belirsizliği kalıcılaştırması. Çünkü mesele artık yalnızca enflasyon, faiz ya da kur değil; ticaret rotalarının, teknoloji erişiminin, finansman koşullarının ve siyasi ittifakların aynı anda yeniden şekillenmesi. Böyle dönemlerde iş dünyasını tedirgin eden şey, krizden çok, zeminin hareket etmesidir. Alışılmış hesaplar zayıflar, uzun vadeli plan yapmak zorlaşır; temkin bir refleks olmaktan çıkıp kurumsal davranış biçimine dönüşür. Bu sert ritimde en büyük kaygı da tam burada ortaya çıkar: Dünyanın yeni dengesi kurulurken, nerede durduğunu değil, oyunun nereye evrileceğini bilememek.

Son soru… Sizce, insan doğduğu yere, gerçekten borçlu mu?

Bence öyle. Herkesin bulunduğu yerde, değer üretmesi gerektiğine inanıyorum. Doğduğumuz topraklar da bunun en güçlü sınavı. Bu bağ, sadece duygusal değil, aynı zamanda bir sorumluluk. Oraya katkı sunmak bir tercih değil, bir duruş. Ben başarıyı rakamlarla değil; insanlara dokunmak, iz bırakmak ve fark yaratmakla ölçüyorum. Tüm çabam kalıcı bir değer üretmek.

Yorum Bırak