Yeni nesil göçmenler Gittiler ama kopamadılar…

 BAŞARILI gazeteci Bahar Çuhadar, çok ilginç bir kitap yazdı: ‘Yeni Ülke Yeni Hayat’. Heyecanla okudum. Yeni bir hayat kurmak için Türkiye’den göç eden, 30’larındaki 10 kişinin hikâyesi. Bu mübadeleden, azınlıkların zorunlu gidişlerinden, iltica yoluyla gerçekleşen siyasi göçlerden, işçi ve hatta beyin göçlerinden farklı bir durum. Çuhadar’a göre “yaşam tarzı göçü”. Tespit bana çok ilginç geldi. Zaten TÜİK verilerine göre yurtdışına göçte yüzde 42.5 oranında artış olmuş. Bu da önemli bir gösterge. Yaşadığımız zamanın ve günümüz Türkiye’sinin ruhuna uygun bir kitap. “Geçmişi ve bugünü bırakıp, geleceği başka bir ülkede inşa etmek mümkün mü? Yeni bir ülke, yeni bir şehir, yeni bir dil, yeni insanlar, yeni ağaçlar, yeni bir gökyüzü bulmak, yeniden köklenmek mümkün mü?” Bu soruların cevabını arıyor Çuhadar…

Şimdi ben sana soruyorum… Neden yazdın bu kitabı? İki çocuk annesi olarak sen de “gitmeyi” düşündüğün için mi?
Hayır! Gazetecilik merakı diyelim. Zamanın Türkiye’sinin ruhuna dair soruların yanıtını aramak için yazdım. 2015 Temmuz’unda, Radikal’e bir haber yapmıştım. O dönem Suruç patlaması yaşanmıştı. Ciddi bir şiddet gündemi vardı ve hepimiz ruhen yorgunduk. Herkes, “gitmekten” söz ediyordu. Ben de “Çekip gideceğim bu ülkeden demek kolay, peki ya sonrası?” başlıklı bir haber hazırladım.

Göç edenlerden gittikten sonra neler yaşadıklarını mı dinledin?
Aynen öyle! Konuşurken, hep “gitme” niyetini duyuyorduk da sonrasını bilemiyorduk. İşte ben o “sonra”yı merak ettiğim için araştırdım. Derken gidenlerin sayısında da artış oldu. Düzenli bir hayatı olan, 30’larını aşmış pek çok arkadaşım gitmeyi seçti. Geçen yaz, ikinci çocuğum dünyaya geldikten sonra, gazetedeki mesaime annelik izniyle ara vermişken konuyu biraz daha deşmeye niyetlendim. Kitap öyle ortaya çıktı.

Peki ya sen?
Ben kişisel olarak gitmeyi neredeyse hiç düşünmedim. “Neredeyse” diyorum çünkü “Yok artık, bu kadar da olmaz! Hakikaten gitmek lazım…” dediğim bir iki an yaşamışımdır. Sonra geçti gitti ama… Babamın işi gereği, ömrü iki senede bir yeni bir şehre alışmakla geçen biri olarak, içten içe “köklenmek” ihtiyacı duydum. Çocuklarımın geleceğinden endişe ettiğim anlar olsa da sevdiklerimi, sevdiğim sokakları ve esprilerine güldüğüm ana dilimi bırakıp temelli olarak uzaklaşmak becerebileceğim bir şey değil. Oğlum Ali Güney’in ve kızım Haziran’ın “En iyisi çekip gitmek” demeden, ait oldukları topraklarda mutlu ve özgür bir yaşam sürmeleri ve “Dünya bizim evimiz!” diyebilmeleri en büyük temennim…

Sen neler hissettin bu kitaptaki röportajları yaparken?
Her hikâyede hüzün de var, neşe de umut da. Konuştuğum bazı “yeni nesil göçmenler” süreci sert yaşamış. 7 sene sonra hâlâ özlemlerini, hüzünle dile getirenlerin yerine kendimi koyduğumda, onlarla üzüldüğüm anlar oldu. Öte yandan, o kadar hayat dolu şeyler anlatanlar da oldu ki, “İyi ki gitmiş ve mutlu!” dediğim de oldu…

“Gitmek çözümdür” diyebiliyor musun?
Galiba giden kişinin “çözüm”den ne anladığına göre değişiyor bu. “Huzur” denilen tuhaf his, insanın kendi içinde oluşan bir şey. Buranın dertlerinden yılıp gidip ama 7/24 buranın gündemiyle yaşayanlar da var. Daha iyi yaşam koşullarına eriştiği halde, kendini “öteki” hissetmekten kurtulamayanlar da var. Kendisini, “dünya insanı” olarak tanımlayıp, evrensel duygularla hayatına, özgürlüklerine sahip çıkanlar da var ki onlar zaten çözümü bulmuş demektir.

Ben geleceğin Türkiye’de olduğuna inananlardanım. Hayatımın bir kısmı yurtdışında geçmesine rağmen… Hele yaşım ilerledikçe asla ülkem dışında bir yerde yaşlanmak istediğimi fark ediyorum. Belki de bu röportaj yaptığın insanların görüşleri 3-5 sene sonra değişecek. Sen ne diyorsun?
Görüştüklerimin hemen hepsi, “Emeklilikte döneceğim!” dedi. Çocukları büyüdükten sonra bir Ege kasabasında emeklilik hayal edenler çoğunlukta. Kitap için görüştüğüm Doç. Dr. Ulaş Sunata’nın öngörüsünü de makul buluyorum. Türkiye’de yaşanacaklara bağlı olarak temelli dönüşe geçenler olacaktır!

TÜRK KANALLARINI TAKİP EDİYORLAR
“GENEL vaziyet, en azından bir süre, oradan Türkiye’yi yaşama şeklinde. Kanada’daki Simge, terapistinin Türkiye haberlerini sosyal medyadan izlemesini yasakladığını anlatmıştı. Berlin’deki Serkan, Londra’daki Kutay, sürekli Türk kanallarını takip ettiklerinden bahsetti. Tamamen kopmak mümkün değil sanırım.”

KÖKLERİNDEN KOLAY VAZGEÇEN BİRİ DEĞİLİM

Sen ne diyorsun peki? Kişisel geleceği yeni bir ülkeyle kurmak mümkün mü?
Bu soru, “yeni dalga” göçmenleri anlatan “Berlin Zamanı” adlı oyunda geçiyordu. Çok içli, çok şiirsel buluyorum bu cümleyi. Kitabın duygusu tam da bu. Benim görüşüm, aradığını bulduğun herhangi bir yerde geleceği kurmak mümkün. Elbette ki ukdeler olacaktır ama mümkün. Bana gelince, köklerinden ve alışkanlıklarından kolay vazgeçebilen biri değilim. Şimdiyi ve geleceği ait olduğum yerde, mücadele ederek kurmayı tercih ediyorum.

Peki ne tür zorluklar yaşıyorlar?
Hikâyelerini paylaşan 10 kişi, farklı yollarla gitmiş insanlar. İşini, evini ayarlayıp giden de var, Ankara Anlaşması’yla giden de, garantisi olmadan şansını denemek için giden de… Hepsi sıfırdan başlamayı göze alıyor. Pek çok zorlukla mücadele ediyorlar. Dil ciddi bir bariyer. Burayı uzaktan takip etmek, sevdikleri için endişelenmek her an yaşadıkları bir sıkıntı…

10 ŞEHİR İÇİN PRATİK ÖNERİLER

Kitabına konu olan sosyolojik durum, mübadeleden, azınlıkların zorunlu gidişlerinden, iltica yoluyla gerçekleşen siyasi göçlerden, işçi ve hatta beyin göçlerinden farklı…
Evet. Saydıkların bir şekilde “zorunluluk” içeren göç hareketleri. Burada ise, “Artık burada yaşamak istemiyorum” duygusu var. Ya da “Çocuğum daha iyi koşullarda büyüsün!” motivasyonu. İleride, literatüre “yaşam tarzı göçü” gibi bir ifadeyle geçebilir diye düşünüyorum.

Bu kitabı okuyanlar bu kitaptan nasıl faydalanabilirler?
Kitabıma konuk olanlardan, yeni şehirlerindeki yaşam koşullarını da dinledim. Ev tutmaktan okul bulmaya, sosyal olanaklardan “pratik öneriler”e kadar bizzat yaşanmış pek çok bilgi var. Birinci ağızdan ama göçmen gözüyle Kopenhag’ı, Atina’yı, Londra’yı, Atlanta’yı, Berlin’i, Freiburg’u, Pekin’i, Vancouver’ı, Bangkok’u ve Osaka’yı tanıyoruz.

BEYAZ KUĞULAR SİYAH KUĞU OLMAYI GÖZE ALARAK GİDİYORLAR

Hangi ülkeler yaşaması en zor ülkeler bu kitaba göre?
Açık ara Çin! Hava kirliliği ve kalabalık başta olmak üzere, Cenk’in anlattıkları bana hayli “zor” geldi.

Son bölümde de emek göçü alanında çalışan, Bahçeşehir Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim görevlisi Doç. Dr. Ulaş Sunata’yla yaptığın söyleşi yer alıyor. Onun analiz ve tespitleri neler?
Ulaş Hoca’nın tespitleri, hikâyeleri tamamlıyor. Bana en çarpıcı gelen şu: “Buradaki beyaz kuğular, siyah kuğu olmayı göze alarak gidiyor!” Statü kaybını göze alıyor yani. Gittikleri yerlerde maruz kaldıkları sorulara da dikkat çekiyor Hoca: “Ülkende kadınlar denize girerken bikini giyiyorlar mı? Alkol içebiliyor musunuz rahat rahat?” gibi… Gittikten sonra bir nevi sorgulanıyorlar. Ülkeleri için bir savunma halinde kalıyorlar. Ama haklar, özgürlükler, huzur açısından beklentilerinin karşılanıyor olması da önemli bir tespit…

Yorum Bırak

4 × 1 =