Türk’ün aklı nasıl çalışır?


Bu isme dikkat! İdil Sevil. Harika bir kitap yazdı! Adı bile şahane: ‘Türk’ün Aklı Nasıl Çalışır?’ Hem eğlenceli hem öğretici. İçinde zekâ olan, birikim olan ve kendimize farklı bir pencereden bakmamızı sağlayan bir kitap… İdil Sevil, Alman Lisesi, ardından Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji mezunu. Lisansüstü eğitimini ise Boston’da Emerson College’da tamamlıyor. Neredeyse 20 yıldır Baltaş Grubu’nda çalışıyor. 40’a yakın e-eğitim içeriği, 100’den fazla eğitim modülü-uygulaması ve pek çok kitabı yayına hazırlıyor. Uluslararası kurumlarda yürüttüğü ‘Kültürlerarası Farkındalık Eğitimleri’nde edindiği birikimi de ‘Türk’ün Aklı Nasıl Çalışır?’ ismiyle kitaplaştırıyor. Halen Baltaş Grubu’nda Eğitim Program Yöneticisi olarak çalışıyor. İdil Sevil’in kültür değerlerimizi anlatan bu son kitabı mutlaka okunmalı. Bir güne sığmadı İdil Sevil’le sohbetimiz, salı günü de devam edecek…

Kafadan giriyorum…Türk’ün aklı nasıl çalışır?

– Yani “Kitabı tek cümlede özetle!” diyorsunuz. İşte Türk’ün aklı, tam da böyle çalışır! Türk dediğin, özetleyiverir tek cümlede. Bu arada, ‘özetleyiverir’ gibi bir çekim, bildiğim kadarıyla Batı dillerinde yok. ‘Tezlik fiil çekimi’ bizim iş yapış şeklimizi, aklımızın çalışma şeklini yansıtıyor…

KENDİMİZİ GELİŞTİREBİLİRİZ

Peki siz bu kitabı niye yazdınız? Türk’ün aklının nasıl çalıştığını Türkler bilmiyor mu?

– Zannettikleri kadar iyi bilmiyorlar! Bu kitap, Türk kültür değerleri üzerine. Bu değerlerin nasıl oluştuğunu anlatıyor ve bizi nasıl şekillendirdiğini… Bizi, biz yapan en önemli etken kültürümüz. Ama içine doğduğumuz kültür, bizim için öyle normal ki, soluduğumuz hava gibi, sorgulamak aklımıza dahi gelmiyor. Otomatik olarak belli bir şekilde düşünüyoruz, hissediyoruz, davranıyoruz. Oysa kültürümüzün bize öğrettiği, hatta bazen dikte ettiği duygu, düşünce ve davranış şekillerini bilirsek, kendimizi daha iyi tanırız.

Nasıl yani?

– Ben yıllarca kurumsal düzeyde ‘kültürlerarası farkındalık eğitimleri’ verdim ve şunu gördüm: “Biz nerdeyiz, Batı nerde? Batı almış yürümüş, gitmiş kardeşim. Bizden bir halt olmaz!” gibi bir önyargımız var. Doğru değil bu! Hatta tamamen saçmalık! Ama önce neyi, neden yaptığımızın, içimizde kökleşmiş değerlerin neler olduğunun bilincinde olmamız lazım. Her toplum gibi, bizim de kendimize özgü güçlü, gelişime açık ama aynı zamanda zayıf ve bizi yavaşlatan yönlerimiz var. Bunların farkında olursak kendimizi geliştirebiliriz.

Bizim içine doğduğumuz kültürün diğer kültürlerden farkı ne?

– Pek çok fark var. Mesela bizim kültürümüz ‘toplulukçu’. Alman kültürüyse ‘bireyci’. Bir Almanla iş yapıyorsanız, başta yapılan küçük sohbetler bile onu rahatsız eder. Ona göre zamanı çok verimli kullanmak gerekir. Alman kültüründe zaman, başlangıcı ve bitişi net bir doğru gibi görülür. Bizim toplulukçu ve ilişki yönelimli kültürümüzdeyse zaman, bir düzlem olarak görülür. İşler farklı, esnek noktalarda başlayıp biter, birkaç iş aynı anda yürüyebilir. Aynı anda pek çok işi yapabilen bir pratikliğimiz var yani. Mesela bir Alman için karşısında kimin olduğu önemli değildir. O ‘kurum’la iş yapar. Güven kurmaya gerek duyulmaz. Ama biz Türkler ‘kişi’yle iş yaparız. O kişiyi tanımıyorsak yakınlık kurmak isteriz. Sevdik mi, tamamdır. Bu yüzden o baştaki küçük sohbetler bizim için elzemdir.

LİDERE İTAAT KÜLTÜRDE VAR

A gerçekten de bizi anlattınız. Hadi daha fazlasını anlatın…

– Biz Türkler… Kendinden olana canı gönülden, olmayana şüpheyle yaklaşan… Yeniliğe kolayca uyum sağlayan ama yenilik falan istemeyen… Başına saksı düşse bunu başkasından bilen… İleri gitmektense geride kalmamaya çalışan… Anlamaya çalışmaktansa anlaşılmayı bekleyen… Ve liderine itaat eden bir kültüre sahibiz!

BELİRSİZLİK STRES SEBEBİ

Kültürümüz belirsizliği tolere edemiyor. Dünyanın belirsizliklerle dolu olması bizde büyük stres yaratıyor. Çocuklarımıza sürekli, “Koşma, düşersin!”, “Cıss, dokunma” deriz. Neredeyse hareketsiz kalmalarını isteriz. “Bilmediğin işe karışma”, “Her şeye burnunu sokma”. Büyüdüğünde aklımızın yatmadığı işler yapması, farklı hobiler edinmesi ya da meslek seçmesi bizi tedirgin eder. İşte bunlar hep belirsizlikten kaçınmanın yansımaları.

HIRSLI OLMAK İSTENEN BİR ÖZELLİK DEĞİL

Kültürümüzdeki çelişkiler gücümüz müdür?

– Onları fark edip kucaklayabilirsek, evet. O zaman iyi insanı aramak yerine insanların içindeki iyiliği aramaya, kendi doğrumuzu karşımızdakine öğretmek yerine onun doğrusunu anlamaya ve farklı doğruları sentezlemeye başlarız.

Bana hep çok pratik insanlarız gibi geliyor, gerçekten öyle miyiz?

– Evet. Bunun bize zor şartlarda yoktan var eden, mevcut duruma uyum sağlayan göçebe geçmişimizden kalan bir miras olduğunu düşünüyorum.

Bizim için hırslı olmak olumsuz bir kavram. Batı’da farklı mı?

– Tabii. Bizimki gibi uyum sağlamanın esas olduğu toplulukçu kültürlerde, hırslı olup öne geçmeye çalışmak istenen bir özellik değil. Böyle bir kaygının olmadığı Batı kültürlerinde kişisel başarı önemli, dolayısıyla hırslı olmak makbul bir özellik.

Mutlu olmaya yatkın mıyız?

– Evet. Toplulukçu kültürümüzün getirdiği sosyal destek, yakınlık ve serotonin salgısını kolaylaştıran gen varyantı, bizi mutluluğa yatkın kılıyor! Ancak unutmamak gerekir ki mutluluk bir karar ve tutumdur. Ne kadar yatkın olsak da mutsuz olmaya kararlıysak bu yatkınlık hiçbir işe yaramaz.

Biz bildiğimizden şaşmıyoruz, neden?

– Çünkü hayatın belirsizliği bizde kaygı yaratıyor. Bildiğimizden şaşmayarak mesela hep aynı restorana, aynı tatil beldesine giderek, bu belirsizliğin mümkün mertebe önüne geçmeye çalışıyoruz.

Türk’ün aklı nasıl çalışır

AİLEDE BİRİNİN UTANCI HEPİMİZİN UTANCI

Bir de namus meselemiz var…

– Toplulukçu kültürde herkes kendi iç grubunu temsil eder ve bir nebze de olsa, iç grubundan sorumludur. Örneğin, aileden birinin yaptığı bir hareket utanç vericiyse bu, bütün ailenin utancıdır, temizlemeye çalışırız. Bu yüzden aile bireylerinin ‘namus’undan bütün aile sorumludur. Oysa bireyci Batı kültürüne tamamen yabancı bu. Orada kimse kız kardeşinin namusundan sorumlu tutulmaz. Onlara namus kavramı yabancı, o yüzden de namus cinayetlerini anlamalarına olanak yok!

TAKDİR EDİLMEK VE HAVALI OLMAK PEŞİNDEYİZ!

Biz hep başkaları için mi yaşıyoruz?

– Şu doğru: Biz ‘Başardım’ hissinden ziyade, ‘Seviliyorum, takdir ediliyorum, aranıyorum, havalıyım!’ gibi hissetme peşindeyiz. Ama hep başkaları için yaşıyoruz demek doğru değil. Toplulukçu kültürde uyum sağlamanın çok temel bir çaba olduğunu biliyoruz. Bu çaba da tahminimizden çok, tutum ve davranışımızı şekillendiriyor. İnsan içinde yaşadığı topluma uyacaksa, o toplumu gözlemliyor öncelikle: “Onlar ne yapıyor, ben de onlar gibi yapıyor muyum? Aykırı bir şey yapmıyorum değil mi?” Gözümüz kendi içimizden çok etrafımıza dönük, ne yapıldığını görüp uygun davranabilmek için. Dolayısıyla toplumdan bağımsız başarı değil, toplum nezdinde başarı arıyoruz. Sevilmek, onaylanmak, saygı görmek, havalı olmak istiyoruz.

Uyum kaygısı kimi zaman sosyal destek de sağlıyor

Kitapta şöyle örnekler var: “Bir şeyi satın alırken bile ‘İşime yarayacak mı’ sorusundan çok, ‘Arkadaşlarım ne düşünecek’ diye sorgular, seçimlerimizi bile başkalarına göre yaparız…” Gerçekten öyle mi?

– Öyle! Burada yine gözümüz kendimize değil, dışarı dönük. Uyum sağlama güdüsü, başkalarının düşüncelerine önem vermeyi gerektiriyor.

İyi de tüm bunlar acıklı değil mi?

– Yooo. Nedir acıklı olan? Başkalarının düşüncelerini gözetmek mi? Her kültürün bir yönü birileri olumlu, birilerine olumsuz gelebilir. Ne kadar insan varsa, o kadar farklı yorum duyabiliriz. Kimi zaman avantaj, kimi zaman dezavantaj o topluma. Mesela belki siz, bu uyum kaygısını acıklı buldunuz ama aynı kaygı, kimi zaman sosyal destek de sağlıyor ya da vefa gibi bir kavramı da yaratıyor. Bu açıdan bakınca işe yarıyor!

Türk’ün aklı nasıl çalışır

ÇOK GÜLEN ÇOK AĞLAR!

Neden, “Çok gülen çok ağlar” diyoruz ya da “Karı gibi gülme!” diye aşağılıyoruz?

– Birçok şeye olduğu gibi, mutluluğa da temkinli yaklaşıyoruz. “Nasılsın” sorusuna dahi “Ne olsun, yuvarlanıp gidiyoruz işte”, “İyi diyelim, iyi olalım” ya da “Bu halimize bin şükür” gibi cevaplar veriyoruz. Mutluysak bile bunu dile getirmeye çekiniyoruz. Bunun altında iki etken yatıyor. Birincisi; ‘Ya nazar değerse’ korkusu. İkincisi de Türk kültürünün İslam diniyle yoğrulmuş olması. Batı’da iyilik Tanrı’dan, kötülük şeytandan gelirken, İslam’da “Hayır da şer de Allah’tan gelir”, bu yüzden biri, diğerini izler. Çok gülünce çok ağlanacağı beklentisi vardır. Diğer yandan bu ‘birbirini takip eden hal’, kötü ve şanssız olaylara sabretmeyi kolaylaştırır.

ALLAH KORUSUN, YA NAZAR DEĞERSE

Gelelim nazara… Değerse diye ödümüz patlıyor değil mi?

– Evet. Ama sadece biz değil, birçok toplulukçu kültürde böyle. Altta yatan temel sebep uyum çabası. Uyumu bozan, herhangi bir durumun olumsuz bulunması. Yani senin çocuğun sınıf birincisiyse bunu etrafta pek söylemezsin. Söylersen de ‘maşallah’lar eşliğinde, tahtalara vurarak söylersin. Çünkü herkesin çocuğu birinci olamayacağına göre seninki birinci olarak diğerlerinin önüne geçip uyumu bozdu! Bu durumda, kıskanç bakışlar üstüne toplanabilir, nazar değebilir, çocuğun tepetaklak gidebilir Allah korusun! İyisi mi sen, uyumu bozduğunu kimseye söyleme!

Yorum Bırak

nineteen − 4 =