Psikolog İdil Sevil’den nefis bi araştırma kitabı daha… Türk’ün Kalbi Nasıl Çarpar?

Bravooo İdil Sevil’e… Büyük alkış! “Türkün Kalbi Nasıl Çarpar” isminde bir araştırma kitabı yazdı. Ben acayip çok şey öğrendim. Şimdi evde bütün ev halkına öğrendiklerimi satıyorum… Ömer’i kazandım, kesin okuyacak kitabı.

Daha önce de Türk’ün Aklı Nasıl Çalışır’ı okumuştum. Bize, bizi anlatıyor İdil, ama bilimsel verilerle anlatıyor. İyi olan şu; bilgiyle ezmiyor, öldürmüyor, anlaşılır bir şekilde yazıyor. Araştırmak, bir şeyin köküne inmek, sebeplerini anlamaya çalışmak dünyanın en güzel şeyi. Deli bir emek aynı zamanda. Müthiş saygı duyuyorum.

Alman Lisesi ve Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji mezunu. İletişim alanındaki lisansüstü eğitimini Amerika’da tamamlıyor. 2000’den bu yana Acar Baltaş Hoca’nın ekibinde çalışıyor. Ben severim 20 yıl bir yerde köklenmeyi. İstikrar, bağlılık ve hummalı çalışma iyidir.

Hangi coğrafyada yaşarsa yaşasın, insanları birleştiren duygular olduğu gibi, “kültür” ve “yaşadığımız topraklar” da duygularımızı şekillendiriyor…

Mesela istendiği gibi sonuçlanmayan bir iş için Japonlar, “Benim yüzümden!” diyerek suçluluk duyarken, Surinamlılar, “Kesin kara büyü!” diyor, düşmanlarına öfke duyuyor. Amerikalılar, “Yarın yeni bir gün olacağını” düşünüp, iyimser bir duygu durumuna geçiyor, olumsuzluğu kabul etmiyor. Biz Türkler ise, “Her işte bir hayır vardır” diyerek, durumu tevekülle karşılıyoruz… Böyle pek çok örnek var kitapta…

Şimdi sizi İdil’le baş başa bırakıyorum…

MUTLAKA OKUYUN BİZE, BİZİ ANLATIYOR

Yaşasın! “Türk’ün Aklı Nasıl Çalışır?”dan sonra yeni bir araştırma kitabıyla karşımızdasın: “Türk’ün Kalbi Nasıl Çarpar?” Tebrikleeeer. Nefis kitap olmuş. İnsan gerçekten çok şey öğreniyor…
-Teşekkürler.

Senin yazdığın eserlere bayılıyorum. Çünkü esas olarak, sanki merak ettiğin şeyleri kitaplaştırıyorsun. Başkaları için değil, önce kendin için yapıyorsun tüm bu araştırmaları. Yanılıyor muyum?
-Yok hayır, doğru. Zaten araştırma kitabı yazmanın başka bir motifi olamaz. Çünkü çok meşakkatli bir iş ve maddi getirisi yok. Araştırma ve yazma sürecinin kendisi çok zevkli. Öğrendikçe öğrenesi geliyor insanın.

DUYGULAR, DAVRANIŞLARIMIZI BELİRLEYEN BAŞLICA GÜÇ. AMA NE YAZIK Kİ DUYGULARIMIZDAN KOPUĞUZ!

Niye bu sefer duygulara taktın? Bu kitabı niye yazdın? Altında yatan saik ne?
-Ben insanların söylediklerini dinlemekten çok, duygularını izlerim. Kendi duygularımı da yakından izlerim. Genelde insanların duygularından kopuk olduğunu fark ediyorum. Mesela kızgın olduğunu biliyor ama o kızgınlığın altındaki asıl duygu nedir? Haberi bile yok! Duygular zaten başlı başına ilginç. Ve davranışlarımızı belirleyen başlıca güç. Ben, yıllardır kültür konusunda çalıştığım için, kültürün, duyguları nasıl etkilediğini doğal olarak merak ediyordum. Bu kitabı yazmamın sebebi de bu merak.

“Bize, bizi Amerikalılar anlatıyor” diyorsun, ne demek istiyorsun?
-Bütün bilimler arasında psikoloji, en Amerikalı bilim. Dolayısıyla bize, bizi Amerikalılar anlatıyor. Ve tabii her topluma. Oysa, “Amerikan kültürü”, dıştan görünüşüyle de bilimsel modeller üzerinden incelendiğinde de Türk kültüründen çok çok farklı. Duygu açısından ele aldığımızda, bir Amerikalı’nın hissettiği, hissetmek istediği, aradığı ya da kaçtığı duygularla bizimkiler çok farklı. Tam da bu yüzden ben, bizim kültürümüzü, dilimizi, tarihimizi inceleyerek, duygularla baş etme yöntemlerimizi ortaya çıkarmaya çalıştım.

BİZ, DUYGULARIMIZI YÖNETEMİYORUZ ONLAR, BİZİ YÖNETİYOR

Biz, manyak duygusal bir milletiz, di mi?
-“Duygusal” kelimesine hangi anlamı yüklediğine bağlı aslında. Şu anlamda çok duygusalız: Evet, duygularımızı pek yönetemiyoruz. Onlar bizi yönetiyor. Bunu kullandığımız kavramlara bakınca da çok net görürsünüz.

Nasıl yani? Örnek verir misin?
-Tabii. Biz sinirlerimize hakim olamayız! Kendimizi kaybederiz! Öfkemize yenik düşeriz! Kızgınlığa kapılırız! Sevinçten ne yapacağımızı bilemeyiz! Kendimizi heyecana kaptırırız! İçimizi hüzün kaplar! Ah o pişmanlık, bütün ruhumuza yayılır! Yani duygularımız bizi, önüne katıp götürür, o bakımdan çok duygusalız, evet!

DUYGUSAL, DUYGULARINI KONTROL ETMEKTE ZORLANMAK DEMEK. ARABESK İSE, HÜZÜNDEN HAZ DUYMAK… BİZ ‘ARABESK’İZ DE…


“Duygusal” ve “arabesk” arasındaki fark nedir peki?
-“Duygusal”, herkesin farklı anlamlar yüklediği, genellikle de “alıngan” anlamını yüklediği kavramlardan biri. Bana göre “duygusal”, duygularını kontrol etmekte zorlanmak demek. “Arabesk” ise, hüzünden haz duymak.

Ve biz Türklere uyan bir duygu…
-Kesinlikle! Kitapta da anlatıyorum uzun uzun.

COĞRAFİ KONUMUN DUYGULARIMIZA FEVKALADE ETKİSİ VAR

Bu arada, Türk derken, “Türkiye coğrafyasını” kastettiğinin altını çiziyorsun. Etnik kökenden bağımsız olarak, Türkiye insanı. O zaman soruyorum: “Coğrafi konum”un ne kadar etkisi var duygulara?
-Coğrafi konum, kültürü şekillendiren başlıca etken. Etimolojisine baktığımızda, “kültür”ün, “toprağı işlemek”ten (to cultivate the soil) geldiğini görüyoruz. İşte kültür de duygularımızı şekillendiriyor. Bu da ne anlama geliyor? Coğrafi konumun duygularımıza fevkalade etkisi var.

OLİMPİYATLAR, NEDEN ÇİN’DE DEĞİL DE YUNANİSTAN’DA ORTAYA ÇIKMIŞ?

Ben doğru mu anlıyorum: Her bireyin, mizacına göre, farklı duyguları baskın. Ama bir toplumun duygularının da ortak yönleri var…
-Aynen öyle! Coğrafya da bunda etkili rol oynuyor. Mesela, nehir boylarında geniş çapta tarım yapılan Mısır, Mezopotamya, Çin gibi toplumlarda, “beraber hareket etme güdüsü” baskın oluyor ve duygular da buna göre yapılanıyor. Kendini topluma uydurmak için daha ‘sakin’ duygular hakim oluyor. Oysa, bireylerin, balıkçılık, hayvancılık, küçük tarlasını ekip biçmek gibi, kendi başlarına yaşayabildikleri Antik Yunan gibi toplumlarda, “iyi geçinme” değil, “öne geçme çabası” hakim oluyor. Duygular da buna uygun yapılanıyor. “Hırs” gibi daha rekabetçi duygular öne çıkıyor.
Olimpiyatların, neden Çin’de değil de Yunanistan’da ortaya çıktığını da bu örnekten anlayabiliriz.

KUZEY KANADA’DA YAŞAYAN UTKU İNUİT’LERDE, “KIZGINLIK DUYGUSU” YOK. SADECE HAYVANLARA, ÖZELLİKLE KÖPEKLERE VE 6 YAŞINA KADAR OLAN ÇOCUKLARA YAKIŞTIRILIYOR!

Demek ki, her toplumun dağarcığında aynı duygular yok…
-Tabii ki yok. Mesela Kuzey Kanada’da yaşayan Utku Inuit’lerde, “kızgınlık duygusu” yok. Çünkü uzun ve zorlu kış koşulları, bu toplumun “birbirine bağlılığını” ve “dayanışmasını” çok güçlü kılarken “kızgınlığı” zayıflatmış. Hatta yok etmiş! Dıştan gelen düşman olmadığından, “mücadele”, birlik içinde, “doğaya karşı” verilmiş. Utku İnuit’ler de, yalnızca kızgınlık değil, tüm “aşırı” duygular, sadece hayvanlara, özellikle köpeklere ve 6 yaşına kadar olan çocuklara yakıştırılıyor! 6 yaşından sonra kesinlikle hoş görülmüyor!

Müthişmiş…
-Bu halk için genel anlamda “korku” yok. Fiziksel yaralanmalardan ve sosyal yaralanmalardan korkmak var. Ne ilginç di mi? Bütün bunlar, bir kültür hakkında ne çok şey anlatıyor di mi?

Tatsız bir durum yaşandığında
Japonlar, “Benim yüzümden!” diyor.
Surinamlı, “Kesin kara büyü!” diyor.
Amerikalı, “Kötü mü? O da ne?”
ya da “Yarın yeni bir gün!” diyor.
BİZ TÜRKLER İSE, “TÜH!” DİYORUZ YA DA “HER İŞTE, BİR HAYIR VAR!” DİYEREK, TEVEKKÜLE DÖNÜYORUZ

Peki tatsız bir durum yaşandığında farklı toplumlar nasıl davranıyor?
-Mesela Japonlar, Tatsız bir durum yaşandığında, “Benim yüzümden!” diyor. Kendine dönüyor ve suçluluk hissediyor. İşi, abartıp “harakiri”ye, “seppuku” denen intihar yöntemine götüren bile var. Surinamlı, “Kesin kara büyü!” diyor. Düşmanlarından şüpheleniyor. Amerikalı, “Kötü mü? O da ne?” modunda ya da “Yarın, yeni bir gün!” diyor. Aksiliklerin üzerinden, teflondan kayar gibi kayıyor. Biz Türkler ise, “Tüh!” diyoruz ya da “Her işte, bir hayır var!” diyerek, tevekküle dönüyoruz.

JAPONLARIN TERSİNE, BİZDE, SORUMLULUĞU ÜZERİMİZDEN ATMA ALIŞKANLIĞI VAR

Belli bir durum, kültüre göre yorumlanıp farklı duyguları mı tetikliyor?
-Evet. Duruma yüklenen anlam, duyguyu ve tepkiyi tamamen farklılaştırabiliyor. Demin anlattığım örnekte, Japonların sorumluluk alma alışkanlığı, Surinam kültüründeki büyü ritüeli, Amerikalıların olumlu düşünce merakı, onların yorumunu ve duygusal tepkisini öyle şekillendiriyor. Bizde ise, Japonların tersine, sorumluluğu üzerimizden atma alışkanlığımız “Onun yüzünden!” düşüncesine ya da böyle bir hedef yoksa, “Her işte bir hayır vardır!” kaderciliğine vardırır aksilikler bizi.

BİZİMKİ ONUR KÜLTÜRÜ

“Onur kültürü” diye bir kavramdan bahsediyorsun. Bizimki mesela, bir “onur kültürü”ymüş. Ne demek bu?
-En basit haliyle, “Altta kalmamak” demek. “Hakaret” karşısında, gözü dönmek de, bir iyiliğe imkânlarının ötesinde karşılık vermeye çalşmak da, “onur kültürü”nün özellikleri. İlkinin acı kanıtı, Türkiye’de “namus cinayeti” sayısının çokluğu…. “Ayranı yok içmeye…” atasözü ise, ikinci çabayı yansıtıyor.

“UTANCI” DAHA ÇOK KADINLAR, “KIZGINLIĞI” İSE ERKEKLER SAHİPLENİYOR

“Onur kültürü”yle ilgili araştırmalar, Akdeniz antropolojisinin bir alt disiplini olarak 1950’de başlamış. Öne çıkan iki duygu, “utanç” ve “kızgınlık.” İki duygu da çok işlevsel, bu yüzden kültür tarafından besleniyor: “Utanç” grup içindeki uyumu, “kızgınlık” ise kişinin –genel olarak erkeklerin– itibarını, ‘delikanlılığını’ korumaya yarıyor. “Utancı” daha çok kadınlar, “kızgınlığı” ise erkekler sahipleniyor.

“ONUR, NE PAHASINA OLURSA OLSUN KORUNMALI!” İNANCI HAKİM… O YÜZDEN ONURUNU KAYBETME TEHLİKESİ ALTINDA HİSSEDEN KİŞİNİN KOLAYCA GÖZÜ DÖNER

O yüzden mi “namus cinayetleri”nde katillerin bir kısmı, iyi bir halt ettiğini düşünüp gururlanıyor?!
-Evet. Maalesef “onur”, genelde “aile gururu” olarak algılanıyor ve kendini “onurunu kaybetme” tehlikesi altında hisseden kişinin, kolayca gözü dönüyor. “Onur, ne pahasına olursa olsun korunmalı!” inancı hakim. “Onur”un, cinsiyete özgü kodları da var. “Şeref”, genellikle erkeklerin sahip olduğu saygınlık, itibar, sadakat, cesaret ve ailesini geçindirebilme gücünü yansıtıyor. “Namus” ise genellikle kadınlara atfedilen cinsel saflığı, iffeti, “derli toplu olma”yı ifade ediyor.

BİZE ÖZGÜ KELİMELER KÜLTÜRÜMÜZ HAKKINDA ÇOK ŞEY ANLATIR

Saygı ile hürmet, hüzün ile üzüntü ya da efkâr, vefa ile sadakat, acıma ile merhamet, namus ile dürüstlük, evham ile kaygı, sabır ile tevekkül, keyif ile mutluluk arasındaki ince farkları bir yabancıya kaç cümlede anlatırız? Naz nedir? Telaş nedir? Nispet nedir? Kaç kelimeyle anlatabilirsiniz?

BİR AMERİKALI’NIN SISTER-IN-LAW DEYİP GEÇTİĞİ KİŞİ, BİZDE BALDIZ, ELTİ, GÖRÜMCE YA DA YENGE OLABİLİR

Eskimoların dilinde, “kar” için bir dolu kelime olduğunu okudum kitabında: “Yeni yağmış kar”, “sert kar”, “igloo yapımına uygun kar”, “basınca içine gömülen kar” hepsi için farklı kelime var. Sadece bize özgü kelimeler de var mı?
-Olmaz mı? Mesela “vefa”, Kutadgu Bilig’de dahi geçiyor. “Boş ver”, ne güzel ne bize özgü bir kelime! “Saygı” ile “hürmet”, “hüzün” ile “üzüntü” ya da “efkâr”, “vefa” ile “sadakat”, “acıma” ile “merhamet”, “namus” ile “dürüstlük”, “evham” ile “kaygı”, “sabır” ile “tevekkül”, “keyif” ile “mutluluk” arasındaki ince farkları bir yabancıya kaç cümlede anlatırız? “Naz” nedir, “telaş” nedir, “nispet” nedir, bunları kaç kelimeyle anlatabiliriz? Bize özgü tüm kelimeler, kültürümüz hakkında çok şey anlatır. En basitinden şunu düşünün: Bir Amerikalı’nın sister-in-law deyip geçtiği kişi, bizde “baldız”, “elti”, “görümce” ya da “yenge” olabilir. Akrabalık ilişkileri önemli olduğu için, geliştirilen kavramlar da detaylı. Aynı şekilde önem verilen duygular, detayla adlandırılmış, önemsiz olanlar geçiştirilmiş.

“KÜLTÜR KODLARI”

“Kültür kodları”, hayatta kalmak için geliştirilmiş ve doğmadan genetiğimizde yer almış, doğduğumuz andan itibaren de görerek öğrendiğimiz değerleri oluşturuyor. Bunlar zaten bizim “doğru”larımız. Ancak başkalarınınkini “yanlış” bulmamak için, bilinç ve olgunluk gerekiyor.

ALMAN YÖNETİCİYE, “BİZİM KÜLTÜRÜMÜZDE, OLUMSUZ GERİBİLDİRİM, KIZGINLIĞA YA DA ‘KÜSMEYE’ YOL AÇAR!” DEDİM

Psikolojide yerel duygu ve ifade farklarını bilmek nasıl bir fark yaratıyor? Bunu bilmek, kimin için neden önemli?
-Bir örnekle anlatıyım. Mesela geçtiğimiz aylarda çalıştığım bir Alman yönetici, Türk astlarının gelişimine çok önem verdiğini, bu yüzden onlara çok sık ve direkt geribildirim verdiğini, ancak nedense, işlerin hiç istediği gibi gitmediğini, çalışanların ondan uzaklaştığını anlatmıştı.

Sen nelere söyledin ona?
-Bizim kültürümüzde, direkt olumsuz geribildirim -verenin, hiyerarşideki yerine bağlı olarak- kızgınlığa ya da ‘küsmeye’ yol açar dedim. Bu arada, küsmek de bize özgü bir kelime, bunu da Alman yöneticiye açıklamam gerekti.

Peki nasıl reaksiyon verdi?
-Şaşırdı. Bizim kültürümüzde, “ileri gitmek değil”, “geride kalmamak önemli.” Yani üstten gelen olumsuz geribildirim, usulünce verilmezse, derhal kişisel alınır, kişiliğe bir saldırı gibi algılanır ve savunmacı davranışa yol açar. Bütün bunları, doğal olarak bilmeyen Alman yönetici, iyi niyetle uğraşıp didiniyor ancak amaçladığının tam tersi sonuçlar alıyordu. Alman kültüründe örneğin, ‘iş çatışması’ ve ‘ilişki çatışması’ net bir biçimde ayrılır. İş hakkında ‘çatışılır’, bu ilişkiye yansımaz. Ancak bizde böyle bir ayrım olmadığı için, İngilizcede sık kullanılan “Don’t take it personal” – ‘kişisel alma’ temennisi, havada kalır. O yüzden de kişisel almayacak şekilde, ustalıkla geribildirim vermek gerekir. Bu gibi sayısız kültürel farklılık, ilişkilere yansır. Ya işlerin su gibi akmasına ya da tıkanmasına yol açar.

“SEN, KENDİ İŞİNE BAK. ETRAFINDAKİLERE ALDIRMA!” TAVSİYESİ, BİZDE HAVADA KALIR. ÇÜNKÜ BİZİM KÜLTÜRÜMÜZDE KİŞİ, KENDİNİ ÇEVRESİNE GÖRE KONUMLANDIRIR

Sen eğitimler, kurumsal danışmalıklar da veriyorsun. Mesela Amerikalı bir yatırımcı Türkiye’ye geldiğinde ona oryantasyon vermek açısından Türklerin hangi özelliklerinden bahsedebiliriz…
-Bizim ilişkisel ve toplulukçu yapımız, her alanda kendini belli eder: “Sen, kendi işine bak. Etrafındakilere aldırma!” tavsiyesi bizde havada kalır. Çünkü kişi, kendini çevresine göre konumlandırır. Uyum sağlamak ister. Öne geçmektense, geride kalmamak ister. Hatta geride kalmaktan -mahcup olmaktan, rezil olmaktan, vs.- ödü patlar. Bu özellik, ilişki yönetiminde çok belirleyici dinamiklere yol açar.
Amerikalı zihniyet, iş ve özel hayatı ayırır. Bizde, bunlar birbirine geçmiştir. Hatta, iyi bir yöneticinin, özel hayatla ilgili akıl vermesi, iyi- kötü gününde çalışanın yanında olması, kısaca ‘babacan’ olması beklenir. Bunlar, bir Amerikalının çok yabancı olduğu konulardır. Bizim belirsizlikten kaçınan, hiyerarşik kültürümüz, yöneticiye büyük sorumluluk yükler. Amerikalı bir yöneticinin alıştığı gibi inisiyatif alan, yaratıcı ve proaktif çalışanları bulması zor olur. Çalışan, inisiyatif alabilmek için yöneticiden bu güveni ve güvenceyi almalı, hissetmelidir. “Zaman yönetimi”nden, “kaliteli zaman”dan ne anlaşıldığına kadar, sayısız fark var Amerikan kültürüyle aramızda…

JAPONLAR DÜNYANIN EN UZUN VADELİ DÜŞÜNEN, PLAN YAPAN TOPLULUKLARINDAN BİRİ… BİZ, ONLARA GÖRE ÇOK DAHA KISA VADELİ DÜŞÜNÜP, HAREKET EDİYORUZ.

Peki Japon bir kız arkadaşın, bir Türk’le evlenecek olsa, ona ne tavsiyeler verirsin?
-Biraz evvel bahsettiğim “onur kültürü” var ya, onu anlatırım. Çünkü bu iki kültür arasındaki en temel farklılıklardan biri o. Anlatırım ki, Japon kız, Türk kocasının neden birden nevrinin döndüğünü anlayabilsin. Bir de zaman algısı konusunda çok farklıyız: Japonlar, dünyanın en uzun vadeli düşünen, plan yapan topluluklarından biri… Hep bir ileri hazırlanma hali… Biz onlara göre çok daha kısa vadeli düşünüp, hareket ediyoruz. Japon kız, emeklilikte nereye taşınacaklarını düşünürken; bizimki “Boş veer, gün ola harman ola!” falan der yani… Bir de Japonların, toplulukçu kültüründe sorumluluk alarak uyum sağlama var. Bizde tam tersi, sorumluluğu atarak, uyum sağlama var. Sorumluluğu atıyor bizimki, “Hata, bende değil, onda!” diyor. Böylece, güya uyumu korumuş oluyor. Bunları anlatırım kıza…

DUYGUSAL AÇIDAN ORTADOĞULUYUZ EN ÇOK

Duygusal açıdan hangi milletlerle daha iyi anlaşırız biz?
-Avrupalıyı donuk ve mesafeli, Latin Amerikalıyı gereğinden fazla mutlu ve neşeli, Amerikalıyı yapmacık, Afrikalıyı ‘O kim ki?’, Asyalıyı ‘bir garip’ bulmaya yatkınız. Yani sanırım duygusal açıdan ‘Ortadoğuluyuz en çok. Zaten farklı modellerdeki bilimsel veriler, en çok Ortadoğu toplumlarıyla ortaklığımızı ortaya koyuyor. Bir de Güney Avrupa ile paylaştığımız bir “onur kültürü” var.

KARARLARIMIZIN TEMELİNDE, RASYONEL DÜŞÜNCEMİZ DEĞİL, DUYGULARIMIZ VAR. DUYGULARIMIZLA BAĞIMIZ NE KADAR GÜÇLÜYSE, NEYİ NEDEN YAPTIĞIMIZI O KADAR İYİ ANLAR, KENDİMİZİ O KADAR İYİ YÖNETEBİLİRİZ

Peki aslında her şeyin ve her işin temeli duygu değil mi? Reklam, pazarlama, hatta gazete manşetleri bile temelinde duygularımıza hitap etmiyor mu?
-Elbette, psikolog Kahneman, kararlarımızın temelinde sandığımız gibi rasyonel düşünce değil, duygular olduğunu ortaya koyarak Nobel almıştı. Hiç de zannettiğimiz gibi “akılcı varlıklar” değiliz yani. Sanırım duyguların önemi, maalesef, ancak sosyal bilimciler tarafından bilinen ama özellikle bizim toplumumuzda anlaşılmayan bir gerçek. Duygularımızla bağımız ne kadar güçlüyse, neyi neden yaptığımızı o kadar iyi anlar, kendimizi o kadar iyi yönetebiliriz. Bu kitabın asıl amacı da bu bağı güçlendirmek.

ŞU ARALAR MODA OLAN “OLUMLU DÜŞÜNMEK”, OLUMSUZU ATIP, OLUMLUYA ODAKLANMA ÇABASI BİZE UYMUYOR

Sence hangi toplumlar, “duyguyu hissetmeye” daha yatkın? Hangisi daha arabesk?
-Her toplumun “sevdiği” ve “sevmediği” duygular var. Her toplum, sevdiği duyguları hissetmeye daha yatkın. Sevmediklerinin farkında dahi olmuyor ya da onlardan kaçınıyor. Örneğin bizim kültürümüzdeki diyalektik anlayış, duyguların da iç içe geçmişliğini kabul eder ve hüzündeki güzelliğin farkına ve keyfine varır. Bu anlamda, “arabesk”tir. Oysa Batı kültüründeki analitik anlayış, iki zıt duyguyu -ya da görüşü- bir arada kabullenmekte zorlanır. Ya birini seçmek ister ya öbürünü. Bu aralar moda olan “olumlu düşünmek” var mesela. Yani olumsuzu atıp, olumluya odaklanma çabası var, o da bize uymuyor.

DUYGULARIN DA MODASI VAR! BUGÜN MUTLULUK NASIL MODAYSA, ‘RÖNESANS AVRUPASI’NDA MELANKOLİ O KADAR MODAYMIŞ

Peki duygunun modası mı var?
-Elbette! Bugün “mutluluk” nasıl modaysa, Rönesans Avrupası’nda “melankoli” o kadar modaymış. Dehayla bağlantısı olduğu düşünülüyormuş. Filozoflar, şairler, devlet adamları hep melankolik olmaya çalışıyormuş. 19. yüzyıl Avrupası’nda ise genellikle kadınlar arasında, “histeri” modaymış. Bugün artık bu duyguların esamesi okunmuyor. Hele şunun adı dahi bilinmiyor: “Accidie.” Ne demek biliyor musunuz? Ortaçağ Avrupası’nda kişinin, dini vecibesini yerine getirmekten duyduğu bıkkınlığı ama bir yandan da böyle hissetmesinin ‘günah’ olduğu düşüncesiyle duyduğu suçluluğu yaşadığını ifade eden bir duygu… Duygular, ait olduğu zamanlarla ilgili çok bilgi veriyor.

DUYGULARIN, SONRAKİ NESİLLERE AKTARILDIĞI, EPİGENETİK ÇALIŞMALARIN ORTAYA KOYDUĞU BİR GERÇEK

Peki duygu, “genetik” olarak aktarılıyor mu? Yoksa nerede ne hissedeceğimizi öğreniyor muyuz? Urfa’da ya da Adana’da doğmuş bir çocuk, ailesini hiç tanımadan Eskimolar arasında büyüse, anne babadan duygu zerreleri hisseder mi? Yoksa tamamen yetişme süreci içinde mi öğrenir?
-Duyguların, sonraki nesillere aktarıldığı, epigenetik çalışmaların ortaya koyduğu bir gerçek. Bu araştırmalar, henüz emekleme döneminde olsa da çarpıcı sonuçlar ortaya koyuyor. “Genetik” ve “yetiştirme”, öyle iç içe geçmiş süreçler ki, hiçbir zaman net biçimde ayrılamıyor. Duygu konusunda daha alınacak çok yol var. Ancak kitapta verdiğim bazı örneklerde, – örneğin Asya toplumlarında olumsuz bilgiye, Batı toplumlarında olumlu bilgiye daha çok dikkat edildiği gibi – ümit verici başlangıçlar görebiliyoruz.

ASYA TOPLUMLARINDA DUYGU İFADESİ GÖZLE, BAKIŞLA; BATI TOPLUMLARINDA DAHA ÇOK AĞIZLA, SÖZEL OLARAK GERÇEKLEŞİYOR. PANDEMİDE MASKENİN AĞZI KAPATMASI EN ÇOK BATILILARI RAHATSIZ EDİYOR! EN AZ JAPONLARI!

Pandemi döneminde, duygu iletişimi bakımından Asyalılar, Batılılara göre daha avantajlı. Çünkü Asya toplumlarında duygu ifadesi gözle, bakışla; Batı toplumlarında daha çok ağızla, sözel olarak gerçekleşiyor. Nedeni, kültürün direkt ya da dolaylı iletişimi tercih etmesi. Bunun da nedeni, kültürün “bireyci” ya da “toplulukçu” olması. Yani maskenin ağzı kapatması Batılıları çok rahatsız ediyor, bizim için daha rahat, bir Japon için en rahat.

DEPRESYON BATILI BİR SENDROM
Ruhsal hastalıklar da kültüre göre değişiyor. Örneğin depresyon, ‘Batılı’ bir sendrom. Asyalıların amok gibi, kendilerine özgü sendromları var. Şizofreni bile, Batı toplumlarında daha çok sanrılarla, Doğu toplumlarında daha çok tepkisizlikle ortaya çıkıyor. İntihar oranı Müslüman ülkelerde çok düşük, bütün dünyada erkeklerde yüksek.

EMPATİ BİZE GÖRE DEĞİL! ÜZÜNTÜSÜNÜ PAYLAŞTIĞIMIZ KİŞİ İÇİN, BİZ DE ÜZÜLÜVERİRİZ, EMPATİ OLUR SEMPATİ 🙂

Bizde, duygular bulaşıcı. Üzüntüsünü paylaştığımız kişi için, biz de üzülüveririz, empati olur sempati 🙂 Duyguyu üzerimize almadan, ‘Anlıyorum’ demek, Batılılara özgü.

TÜRK ÇOCUK, “ANNEME, BABAMA BİR ŞEY OLURSA YA ÖLÜRLERSE?” DİYE KORKUYOR… İNGİLİZ ÇOCUK, “YA BANA BİR ŞEY OLURSA?” KORKUSU YAŞIYOR

Kültürdeki, ilişkisel yapının, farklı duygulardaki yansımaları da ilginç. Örneğin, korku duygusu. Türk toplumunda, çocuklarda ilk sırayı alan, “Anneme ya da babama bir şey olursa, ölürlerse…” korkusu olduğu görülmüş. Ancak İngiliz çocuklarında, bizdekinden farklı bir durum var. Onlar, “Anne babalarına bir şey olacak” korkusundan çok, “Kendilerine bir şey olur” korkusu yaşıyorlar.

NEFES KONTROLÜ ÖFKE KONTROLÜ İÇİN EN DOĞRU YÖNTEM

Farsça’dan dilimize, “ciğer” sözcüğü girene kadar, Uygur Türklerinden, Başkurtlara kadar, tüm eski lehçelerde, “akciğer” yerine “öpke” sözcüğü kullanılıyormuş. Divan’da “öpke” hem akciğer hem öfke anlamındaymış. Burada öfkenin, akciğerden geldiği belirtiliyor. Bunun muhtemel nedeni, öfkenin, kişide şiddetli solumalara yol açması. O zaman “nefes kontrolü”, öfke kontrolü için en doğru yöntem. Derin diyafram nefesi, kalp atışlarının yavaşlamasını, bedenin sakinleşmesini sağlar.

Yorum Bırak

18 − fourteen =