Korkunun Ece’ye faydası yok!

Röportajın ortasında bir ara, “Erkek olsam kesin bu kadına aşık olurdum!” diye düşündüm. Deniz Bayramoğlu’na da rakip olurdum! Bunu, ona da söyledim. Güldü. Son zamanlarda, tanıdığım en müthiş kadın. Donanımlı, birikimli, cesur, çok çok iyi eğitimli. Ultra zeki, insanı baştan çıkaracak kadar hazır cevap. Açıksözlü. Lafı, küt diye gediğine koyuyor. Ama bir çiğliği yok. Çünkü çok okumuş, ayarı var, derinliği var. O, bir kelime işçisi. Kelimeler onu büyülüyor. Şiir seviyor, şiir yazıyor. Şair olacakken, haberci olmuş.

Evet, bildiniz Ece Üner’den söz ediyorum!!! Show TV’in son dönemlerde yaptığı nefis yorumlarla öne çıkan haber spikeri, Ece Üner

Koç Lisesi mezunu, ardından Koç Üniversitesi’nde Sosyoloji ve Tarih okumuş. Brüksel’de Avrupa Birliği konusunda eğitim almış. Sorbonne’da Fransızca eğitimi almış. Gitmiş, İspanyolca da öğrenmiş. Yok yok kadında. Atletizimde de İstanbul ve Türkiye birincilikleri var. Sırt çantasında su ve şiir kitabı taşıyan bir kadın.

Çok çok severek yaptığım bir iş oldu. Okumazsanız, yemin ederim küserim! Yarın da devam edecek… Seni seviyoruz Ece Üner!!!! Okuyun, daha yakından tanıyın bu güzel ruhu…

Son zamanlarda televizyondaki en cesur habercilerinden birisin… Arda Turan çıkışı, Şule Çet cinayeti üzerine koyduğun tavır, otizimlilerin yuhalanması, deprem toplanma alanlarının AVM’ler olması üzerine gösterdiğin itiraz, metroda taciz ve bütün cinsel istismar ve kadın cinayetlerine karşı duruşun… Tek kelimeyle şa-ha-neeee! Nedir bu?
-Yüzde 90’ı, o an, ekranın karşısında, içimden gelerek söylediklerim. Yani gelişine vurduklarım. Yüzdesi 10’u ise, “Ben bununla ilgili ne söylersem, doğru mesajı vermiş olurum!” diye gün boyu üzerine düşündüklerim. Ama hepsi benden çıkıyor. Yani ortada bir metin yazarı beyin takımı ya da ekip filan yok. O kelimelerin hepsi bana ait!

Normal hayatında da böyle misin? Kafana yatmayan her şeyi dile getirir misin?
-Hem de nasıl! Hırt bir tarafım var benim…

Korkmuyor musun peki?
-(Gülüyor) “Korkunun Ece’ye faydası yok!” Korku duvarlarını aşalı çok oldu.

Peki bu cesaret, bir televizyoncu için tehlikeli değil mi?
-Her şey “ayar.” Ayarım var benim. Evet, içimden gelen şeyleri söylüyorum ama kulağım da duyuyor onları. Kelimelerin üzerine çok düşünürüm ben. Çünkü kelime, benim için büyülü bir şey. “Bana büyü yaptı!” deriz ya, aslında birbirimizi kelimelerle etkileriz. Biriyle ilgili kötü konuşuruz, etkileriz. İyi konuşuruz, etkileriz. Kelime, söz, gerçekten en büyük büyü. Kelimeleri doğru seçtiğin müddetçe sorun yok. Gözü kara da olabilirsin…

Ne yalan söyleyeyim, ben de bu metinlerin haber merkezinde yazıldığını ve senin dillendirdiğini zannediyordum…
-Maalesef çoğunluk öyle sanıyor. Ve Arda Turan yorumundan sonra başlayan bir şey olarak algılıyor. Hatta, “Şov yapıyor!” diyen bile var. Oysa 2006’da CNN Türk’te sabah haberlerini sunmaya başladığımdan beri bu tür çıkışlarım var. Ekşi Sözlük’ü açsalar, görürler. Tavrım, tarzım bu benim. Günlük hayatta da böyleyim. Fıtrat meselesi.

“Şov yapıyor, bundan nemalanmaya çalışıyor!” deyince insanlar ne hissediyorsun?
-Üzülüyorum.

Gerçekten mi?
-Evet. Çünkü kendini, 24 saat hesaba çeken biriyim. Derinlere inip, vurgun yiyen tiplerdenim. Allah’tan kocam, Yay burcu da biraz karların üzerinde bana slalom yaptırıyor. Yoksa genelde denizin dibindeyim.

Seni burcun ne?
-Zavallı bir Yengeç’im ben! O yüzden, “Dünyayı dert edenin, dünya kadar derdi olurmuş!” hesabı, milletin abuk sabuk laflarına takıyorum. Duyarsızlaşamadım bir türlü. Allah’tan Deniz, “Yumurta hesap bunlar! Bu kişi, senin ona verdiğin değeri kendisine bile vermiyor!” diyor da beni kendime getiriyor.

Bu yaptığım çıkışlarla, “Çalıştığım kanalı zor duruma düşürürüm, işimden olurum!” gibi tereddütler yaşıyor musun?
-Yok canım. Birtakım hassasiyetlere, tabii ki dikkat ediyorum. Ne yaparsam, kanalı veya kurumu zor duruma sokmam, hukuki anlamda başımıza bir bela açılmaz diye düşünüyorum. Derdim bir o, bir de kimseye adaletsizlik yapmamak. Mevlana’nın çok sevdiğim bir sözü var: “Günün adamı olma, hakikatin adamı olmaya çalış! Çünkü gün değişir, hakikat değişmez!” Medya açısından hepimiz biliyoruz ki zor bir dönem. Çinliler, beddua etmek istedikleri zaman, “Zor zamanlardan geçesin!” derlermiş ya, o hesap, biz de zor zamanlardan geçiyoruz. Amaaaa dengeli bir ayar gözetildiği müddetçe, söylenmeyecek hiçbir şey yok benim dünyamda! Ha ne olur? Bedelini öderim. AFAD meselesi var mesela, birilerini rahatsız ettim demek ki dava açacaklarmış. Ama ben yine de vicdan ve merhamet ortak paydasında, söylenmesi gerekenleri söylediğimi düşünüyorum.

Senin motton, “Cesur olmazsan, hiçbir şey olamazsın!” mı?
-Aynen! “Sesini değil, sözünü yükselt!” derler ya, bunu yapmaya çalışıyorum. Sonuçta, şu hayatta hepimiz, üzerimize düşen rolü çıkıp oynuyoruz, ondan sonra da dünya sahnesinden çekip gidiyoruz. Mesele bir iz bırakmaksa, “Boşuna yaşamamışım!” demekse -ki benim için öyle- ya okunacak bir şeyler yazacaksın ya da yazılacak bir şeyler yapacaksın. Ukrayna Devlet Başkanı, çok etkilendiğim bir şey yaptı. Bürokratlarına, “Devlet dairelerine benim resmimi asmayın! Ben bir ikon, idol değilim. Duvarlarınıza çocuklarınızın resmini asın. Çünkü bir karar verirken, onların gözünün içine bakarak karar veriyorsunuz!” dedi. Benim de 3 sene evvel bir kızım oldu. Bir haberi sunacaksam, onun gözünün içine bakabilerek sunabilmeliyim. Ya da ileride o, bana dair bir şey gördüğünde, okuduğunda gurur duyabilmeli. Derdim biraz da bu…

Bu çıkışların, insanların çok hoşuna gidiyor. Cesaretin benim de çok hoşuma gidiyor. Peki bu sende, sürekli “Çıkış yapmam gerekiyor!” duygusu yaratmıyor mu? Baskı oluşturmuyor mu?
-Bravo! Hakikaten bu ara, en dertli olduğum konu bu. Hani peçeteye istek parça yazılıp sanatçıya verilir ya, inanır mısın, o haldeyim. “Şuna da değinsene, buna da değinsene…” Bir kesim böyle. Bir kesim de “Kardeşim, çık, haberini dümdüz sun! Şov yapma! Laga luga etme! Uzatma!” diyor. E çünkü bazı çıkışlarım, bir kesimi rahatsız edebiliyor. Ben şuna inanıyorum: “Hayatta hiçbir zafer, geri çekilmeden kazanılmaz!” O yüzden ara ara geri çekiliyorum. Çünkü, “Haberin önüne, yorumları geçti. Bu işin ayarı kaçtı. Her konuda bilirkişi oldu, başımıza bıkbıkçı çıktı!” denilen, irite eden bir kadın olmak istemiyorum. Amacım, kubbede hoş bir seda bırakmak. Bizim ülkemizde, izahı olmayan şeylerin mizahı oluyor. Ben de istiyorum ki yorumlarımın içinde zeka olsun, biraz hiciv olsun, hafif de iğneleyeyim. Ama suyunu da çıkarmak istemiyorum.

Milyonlar paylaşıyor bu videoları, hoşuna gidiyor mu?
-Hayır, tam tersi! Bu sefer şöyle deniyor: “TT olmak için yapıyor, bu işi şova döktü!” Ben, hakikati söyleyip, ilerlemek istiyorum. Söyleyeyim ve geçeyim. Ama TT olunca ve iş, popülariteye döküldüğü andan itibaren, “Bu kız bunu niye yaptı?” meselesi başlıyor. İyi düşünenler iyi düşünüyor, kötü düşünenler tarafındansa bir “nefret objesi” haline getiriliyorum. E bu da hoşuma gitmiyor.

Kendin rol model olarak tanımlıyor musun?
-Hayır.

Ama muhalif olarak tanımlıyorsun…
-Elbette! Dünyaya ve düzene muhalifim. Çünkü bir sistem eleştirisi yapılmadığı sürece, bu sistem değişmiyor! Birilerinin çıkıp, “Arkadaş, burada bir sıkıntı var, hata var!” diyebilmesi gerekiyor.

HAKSIZLIĞA TAHAMMÜL EDEMİYORUM

“Bir haber spikeri, sadece elindeki metni okumaz… Hayatta, bir duruşu, bir tavrı olmalıdır” diye mi düşünüyorsun?
-Kesinlikle! Çünkü sadece süslenip boyanıp oraya çıkmak bir şey ifade etmiyor. Nazım Hikmet’in bir şiiri vardır ya, “En güzeli daha doğmadı!” diye, o hesap, hep senden daha güzel kızlar- kadınlar var, olacak da… Çıkıp, orayı işgal ediyorsan, öylesine işgal etmeyeceksin. Hele sadece güzelliğinle asla! Söyleyecek sözün olmalı. Bir de düdüklü tenceredeki gaz gibi sıkışmış insanlar var bu ülkede, dertli insanlar. Senden iki kelimeyi bir araya getirmeni, onların da meselelerini ekrana taşımanı istiyorlar. Bu da zekayla oluyor, görüntüyle değil…

Nasıl desem, senin bakışlarında bir isyan ışığı var… Böyle çakmak çakmak oluyor gözlerin… Eşin Deniz Bayramoğlu bu duruma ne diyor?
-(Gülüyor) Deniz, “Bakışla, adam öldürülse, sen 40 yıl hapis yatarsın!” diyor. Doğru valla. Bakışlarımı da atmacaya benzetiyor sevgili eşim! Sadece bakışlarımdan didiştiğimiz de çok oluyor. Evet, içim çok coşkun. Bir kere yaradılışım gereği, etrafımda adaletsizlik adına bir şey görmeyeyim, hemen itiraz ediyorum. Hani adalet tanrıçasının gözleri kapalı ya, aslında herkese eşit mesafede dursun diye. Ama günümüz dünyasında, sanki bir sürü şeyi görmezden geldiği için kapalı. O hale gelmiş işler. Benim de elimde değil, car car konuşuyorum, itiraz ediyorum, isyan ediyorum. Çünkü haksızlığa tahammül edemiyorum.

Türkiye, büyüdükçe budanır, kurudukça sulanır! Ne tam olarak gelişmesine izin verirler ne kuruyup gitmesine…

Şahane bir eğitimin var. Koç Lisesi ve ardından Koç Üniversitesi Sosyoloji… Sosyoloji okumuş olmak sana ne kattı? Nasıl bir artı yarattı? Yoksa puan oraya tuttuğu için mi?
-(gülüyor) Yok, “Elde bu vardı!” durumu yok. Bilerek ve çok isteyerek. Hem sosyoloji hem tarih okudum bu arada. Çift anadal yaptım.

Mesleğinde nasıl işe yarıyor…
-Habercilikte, aslında tarihin taslağını yazıyorsun. “İdeal habercilik”in böyle bir şey olduğuna inanıyorum. Sosyoloji kısmına gelirsek, Türkiye, sadece jeolojik olarak fay hattı üzerinde değil. Yani deprem bölgesiyiz ama sadece jeolojik olarak değil. Aynı zamanda hem etnik hem mezhepsel hem de jeopolitik bir fay hattı bizimki. Ve bu meseleler, sürekli kaşınıp kaşınıp bölücülük yapılıyor. İnsanlar, “Sen osun, sen busun!” diyerek kutuplaştırılıyor. E ne oluyor? Devamlı kaşınınca da, Jacques Attali’nin dediği gibi: “Türkiye, büyüdükçe budanır, kurudukça sulanır. Ne tam olarak gelişmesine izin verirler ne kuruyup gitmesine. Ama kaşıyıp dururlar!” Sosyoloji okuyunca, “Bir dakika durun, öyle değil o işler! Siz kardeşsiniz, siz arkadaşsınız!” falan deyip, ortak paydaları bulmaya çalışıyorsun. Hakikati en iyi şekilde analiz etmeye çalışıyorsun.

ŞAİR OLMAK İSTİYORDUM HABERCİ OLDUM

Sen şiir seviyorsun. “Ben kelime işçisiyim” diyorsun. Bir de bir şiir kitabın var. Çocukluk hayalin de şair olmak… Habercilik ne alaka?
-(Gülüyor) Hayat, biz planlar yaparken başımıza gelenlerdir ya! Espri bir yana, şu anda yaptığım şeyin aslında kelimelerle çok ilgisi var. Bu arada, şiir kitabımı da çıkardım, o hayalimden de vazgeçmiş değilim yani. Ama tabii Türkiye’de şiir okunmuyor!

Neden şair değil de, televizyon habercisisin soruma cevap alamadım, para kazanmak için mi?
-Şiir dediğin şey, kelimelerin ekonomik kullanımı…

Sen de aynı şeyi televizyonda yapıyorsun…
-Aynen! Olayın matematiği aslında birbirinden çok farklı değil. İkisi de insan hikayeleri. İkisinde de sana ilham veren bir şeyler gerek. “Şair sevgili bulma! Seni yazmak için seni terk eder!” muhabbeti vardır ya, ben de meseleye, “Bunun nesini yazabilirim?” diye bakıyorum. Mesela madenciler. Soma faciasında, “Çizmemi çıkarayım mı, sedye kirlenir mi?” diyen madenci vardı, onunla ilgili şiir yazdım mesela. Tarih diye bir şiirim var, “Tarihin taslağını yazmak için çıktım yola, Sonra anladım tarih dediğin kazananların magazin haberleri, Bizim hikayelerimiz hep üçüncü sayfa…” Yaptığım haberlerle ilgili de şiir yazıyorum. Şiirini yazdığım şeylerin de haberini yapıyorum. İkisi birbirini besliyor.

ERDOĞAN’IN SEZGİLERİ İNANILMAZ KUVVETLİ

Pek çok cumhurbaşkanı ve devlet adamıyla röportaj yaptın. Bill Clinton, Heinz Ficher, Shcröder… Dilediğin soruları sorabildin mi? Ece Üner çıkışları yapabildin mi?
-Valla, yaptım. Hatta en son, geçen sene Cumhurbaşkanı Erdoğan’la yaptım. İstediğim her şeyi de sordum.

Ben mesela bu kadar yıllık röportajcılık hayatımda onunla röportaj yapamadım. Madem sen yaptın, senin objektif olduğuna inanıyorum: Etkilendin mi?
-Sezgileri çok kuvvetli. Bir iki yerde, onun bilgisi dahilinde olmayan ya da onun normal şartlarda çok hoşlanmayabileceği bir iki soru sordum. Şöyle bir baştan aşağı süzdü beni. İstese, orada insanı paramparça edebilir değil mi? Ama hayır, bence, “Bu kadın, militan değil, gazetecilik yapmaya çalışan, bunu da doğru düzgün yapmaya çalışan biri!” Bunu sezdi mesela. Birçok insan, “Aaa Cumhurbaşkanı bu soruya sinirlendirebilir!” diye düşünürken, o öyle reaksiyon vermedi. Dolayısıyla, sezgilerinin çok kuvvetli onu söyleyebilirim. Cevaplar konusuna gelince, tabii ki siyasetin görevi, bizim dikkatimizi her zaman başka bir yere çekmek öyle değil mi, o da onu yapıyor zaman zaman. Soruları savuşturuyor ama sezgileri inanılmaz kuvvetli.

GÜZELLİK, SADECE BİR TAVSİYE MEKTUBU

Yeni Gün programını sunduğu dönemde, G-8 zirvesinde “aile fotoğrafı” çekilmesi esnasında, hostesin poposuna bakan Sarkozy ve Berlusconi için “Vatandaşlarının arkasını da böyle kollasalar belki ülkelerinde bu kadar işsizlik ve grev olmaz!” demiştin. Olağanüstü güzel bir benzetme. O nasıl çıktı?
-O anda geldi. Günlük hayatta da hazır cevabım. Geçen gün mesela, medya sektöründen isim vermeyeceğim ama benim hakkımı çok yemiş, yıllarca yöneticilik yapmış, hala da yapan bir adamla karşılaştım. Herkes sarılıyor öpüyor falan. Ben öyle duruyorum. Bana döndü, “Beni tanımadın mı?” dedi. Çünkü ben selam melam vermedim. “Tanıdım” dedim. “E niye bu kadar kötü davranıyorsun?” dedi. “Tanıdığım için!” dedim.

Ne yaptı adam peki?
-(Gülüyor) O kısmından sonrasına karışmıyorum. Benden sonrası tufan! Şunu demeye çalışıyorum, günlük hayatta da böyle olduğum için atrenmanlıyım. Atıyorum, Şebnem Schaefer siyasete girmeye kalkıştı bir dönem “Aa siyaset, nihayet ideal ölçülerine kavuştu!” deyiverdim mesela. Kafam böyle çalışıyor ayıptır söylemesi!

Televizyonda genelde kadınlar, ”güzel kadın” olarak konumlandırılıyor. Akıllardan çok, fizikleriyle ön planda oluyor… Ne diyeceksin bu konuda?
-“Güzellik geçicidur da…” Kocam Rizeli de… Güzellik, bir tavsiye mektubu. Seni karşı tarafa tavsiye eden bir mektup, o kadar. Ondan sonra açıyorsun o mektubu okumaya başlıyorsun, içinde yazanlar önemli yani…

Bu kadar güzel olmasaydın da Ece Üner olurdun yani…
-Valla güzellik bir sürü kapıyı açıyor ama bir sürü kapıyı da kapatabiliyor. Ciddiye almayabiliyorlar seni. Bu konu, zamanında Çiğdem Anatlar filan tarafından çok konuşulmuştu: “Öyle mi olmalı böyle mi olmalı?” Çünkü kadına bakmaktan, bu sefer söylediği şeyin içeriğini dinleyemeyebiliyorsun. Mesela demin dediğim şey, sadece güzellik üzerinden yürüyorsa ömrün, bir sonraki senden daha güzeline kadar. O geldiği zaman; sen, raf ömrünü tamamlamış oluyorsun!

İLK ÇIKMA TEKLİFİMİ BİR KIZDAN ALDIM

Peki sen, “Giyimim şöyle olsun, aman çok dikkat çekici olmasın. Gömleğime dikkat edeyim, hatlarım belli olmasın. Çok güzel olmayayım aman dur…” gibi şeylere dikkat ediyor musun?
-Zaten istesem de çok güzel olamıyorum.

Hadi canım, çok güzelsin…
-Teşekkür ederim ama ben öyle düşünmüyorum. Annem- babam, beni erkek çocuk gibi büyüttüler. Güzellik üzerine hiç durulmadı bizim ailede. Annem mesela, küçükken saçlarımı kazıtırdı. Bayağı bir numara kestirirdi. Saçlarım daha gür çıksın diyeymiş. 11 yaşına kadar da bikini üstü filan giymedim. Bayağı bir erkek çocuğu gibi dolandım ortalarda. O yüzden, ilk çıkma teklifimi de bir kızdan aldım! Kız geldi, “Dondurma yiyelim!” dedi. Ben de dedim ki, “Oleeey! Nihayet kızlar da beni aralarına alıyorlar!” Çünkü arkadaşlarım hep erkekti. Neyse gittik dondurma yemeye. Ben sipariş veriyorum, bu benim sesimden mi bir şeyden işkillendi. “Senin adın ne?” dedi. “Ece” dedim. “Ece, kız ismi!” dedi oradan bir kaçışı var ki sorma… Demek istiyorum ki, güzellikle alakam yoktu benim. Zaten uzun süre sporla uğraştım. Potansiyel enerjimi, başka türlü kinetik enerjiye dönüştürdüm. Hala o meselenin üzerinde durmuyorum. Mesela kaşımı aldırmayı unutuyorum. Alnımda bir sürü çizgi var çok mimik yapmaktan, “Botoks yaptır!” diyorlar, yaptırmıyorum. Bakımlı kadın değilim.

NEREDE O ESKİ ANCHORMAN’LERİN ALDIĞI PARALAR

Erkek anchorman’ler vardı ya bir zamanlar, onlar kadar para alıyor mu kadınlar?
-Almıyor. Ama artık hiç kimse almıyor. Erkekler de almıyor. Tabii ki bir gelir adaletsizliği hep var. Ama her ülkede bu böyle, sadece Türkiye’ye özel bir durum değil. Geçenlerde babamın Yeniköy’deki evinden çıktım, yürüyorum. Baltalimanı’nda Reha Muhtar’ın yalısı, dön Kuruçeşme’ye girerken Ali Kırca’nın yalısı. “Ulan” dedim, “Şu işi, 20 sene önce yapmak vardı!” Ama hakikaten o dönemler geride kaldı.

KOŞU, HAYAT GİBİ!

12 yıl atletizmle uğraştın değil mi?
-Evet ama bitti. Artık hobi olarak koşuyorum sahil yolunda. Antrenman yapıyorum arada ama tabii eskisi gibi değil. Eskiden bayağı ağırdı antrenmanlar…

1500-3000 ve 5000 metrelerde, İstanbul ve Türkiye birinciliklerin bile var. Koşmak sana ne sağlıyordu? Niye koşuyordun? Neyin karşılığıydı o koşu…
-“Kızınız çok gayretli” denir ya, ben okulda, çok zeki değil de çok gayretli denilen çocuklardandım. Koşmak da öyle başladı. Voleybol oynayacak kadar yetenekli biri bence değildim. Basket takımı da doluydu. Atletizmde açıklık vardı, ben Koç Lisesi’ne girdiğimde. Öyle başladı her şey. Koşuda şöyle bir sihir vardır: 20 dakika koşarsın, 20 dakika sonra geberiyormuş gibi hissedersin! Dalağın şişer, bilmem ne olur ama o 20 dakikayı aştıktan sonra, saatlerce koşabilirsin. Hayat da böyle, bazen daralıyorsun ölecek gibi oluyorsun ama o eşiği geçtikten sonra yırtıyorsun ve devam ediyorsun.

“GELİNİMİZ NERELİDUR DA?”

Kocam Deniz Bayramoğlu, şahane bir Karadenizlidir. Ailesi de öyle. 3200 metre rakımda olan Başyayla’da yerleri var. Muhtarı da kocamın yengesi. Huzuruna çıkacağım, ilk kez tanışacağız.. İnat ettim, keçi yolundan tırmandım. “Aslan gelin, koç gelin geldi, desinler diye. Nihayet ulaştık, “Gelinimiz nerelidur da?” dedi. Deniz de, “Anne tarafı Makedon, baba tarafı Urfalı” dedi benim için. Ben, “aslan gelin, koç gelin” beklerken, yenge, “Uyy olsun da o da insandur!” demesin mi? 3200 rakımda ben yerin dibine girdim. Karadenizlilerin samimiyetlilerini çok sevdim…

Yorum

  1. Ne kadar ufuk açıcı bir röportaj olmuş; böylesine kaliteli bir insanı bize tanıttığınız için teşekkür ederiz hanımefendiciğim!

  2. Harika!

  3. Harika bir röportaj olmuş Devamınıda merakla bekliyorum bayılıyorum güçlü insanlara kadın olsun erkek olsun çocuk olsun seviyorum sizi mutlu pazarlar

  4. Ekranda gördüğüm ve okuyarak tanımak istediğim Ece Hanım ile röportaj harika oldu..Devamını merakla bekliyorum.Emeklerinize sağlık ..

  5. Harika bir kadın böyle kadınlar olursa ve hep bir umut vardır iyi için doğru için

  6. BAYILDIM RÖPORTAJA. SEVDİĞİM İKİ KADIN HARİKA SOHBET

  7. BAYILDIM RÖPORTAJA. SEVDİĞİM İKİ KADIN HARİKA SOHBET

  8. Ece’yi kutluyorum
    Bizim cesur sözünü esirgemeyen kadınlara ihtiyacımız var
    Maalesef çoğumuz ” efendi ol, aman itiraz etme” diye büyütülüp konuşamayan nesilleriz

  9. Her zamanki gibi muhteşem bir röportaj, sayenizde bir çok tanımadığımız, dikkate almadığımız insanları tanıyoruz, diyorumki bu boş bir insan olsa Ayşe köşesine taşımazdı öyleyse oku Dilek, ama bu sefer biraz da küsmesin bari diye okudum iyki okudum sen neymişsin güzel gözlü spiker, bayıldım♥️♥️♥️

  10. Ayşe Hanım sizin röportajlarınızda benim ufkum genişliyo,o kadar hoş insanları seçip bizim tanımamıza vesile oluyosunuzki okumaktan keyif alıyorum.Teşekkürler.

Yorum Bırak

4 × one =