Korku Çağı’nda Çocuk Yetiştirmek

Sizi, şahane bi başucu kitabıyla tanıştırmak istiyorum: ‘Korku Çağında Çocuk Yetiştirmek!’

Etkileyici, bir o kadar da tedirgin edici bir ismi var kitabın. Ama dopdolu bir içeriğe sahip.
.
 Klinik Psikolog Şeniz Pamuk, çocuk, genç ve ailelerle 35 yıla yakın süredir yürüttüğü çalışmaların sonuçlarını bu kitabıyla bizlerle paylaşıyor. Şeniz, şahsen de tanıyorum. Çok esaslı bi klink psikolog. Bütün anne-babalara tavsiye ediyorum kitabı.

‘’Günümüzde, hastalıklar, trafik kazaları gibi gerçekten yok olmamıza neden olabilecek durumlar kadar, ihtimallerden de korkuyoruz…’’ diyor Pamuk. Ve ekliyor, ‘’Anne-babaların kararlarını sanki “dış dünya korkusu” yönetiyor!’’

Ebeveynlikle ilgili birbirinden farklı görüşler barındıran o kadar çok kitap ve o kadar farklı uzman var ki, hepimiz bu bilgi karmaşasında kayboluş durumdayız!!! Daha basit, daha yalın olana geri dönün, iç sesinizi bulun! Vurgusu yapıyor Pamuk.

Hazır reçeteler yok kitapta. Anne-babalara çocuklarıyla ‘’birlikte düşünmeyi öneriyor. Örneğin sorun ekran ve telefon problemiyse, konuyu masaya yatırmalı. Bilgisayar çocuğumun hayatında nasıl bir yer tutuyor? Olmazsa neler olur? Yerine ne konulabilir? Şu anda yararları ne? Zararları ne? Tehlikeleri ne? Sonra buradan ortaya çıkan yanıtları, çocukla paylaşmak, onun da bakış açısını dinlemek ve uzlaşmak.

Günümüzde artık gençlerin ve çocukların çok ciddi sorunları var! Şiddet, zorbalık, bağımlılık, mükemmeliyetçilik, beden imajı bozukluğu, korku, takıntılar ve hatta depresyon…

”Mesele mutlu çocuk, başarılı çocuk meselesi değil. Önemli olan karar verebilen çocuk yetiştirmek!” diyor ve faydalı pek çok bilgi paylaşıyor.

Ben de onu yakalamışken, merak ettiğim pek çok şeyi sordum. Uzuuuun bi röportaj oldu.

“Korku Çağında Çocuk Yetiştirmek” diye bir kitap yazdın, yok satıyor. Etkileyici, bir o kadar da tedirgin edici bir ismi var. Nedir Korku Çağı?
-İçinde olduğumuz çağ… Korku duygusunun yoğun olarak yaşandığı bir çağ bu. Korku, doğuştan gelen ve insanın çağlar boyu tehlikelere karşı uyanık olmasını sağlamış bir duygu. Kökenini de ölüm duygusundan alıyor. Günümüzde, hastalıklar, trafik kazaları gibi gerçekten yok olmamıza neden olabilecek durumlar kadar, ihtimallerden de korkuyoruz…

Nedir o ihtimaller?
-Ooo say say bitmez! Çocuklarımızın başına gelebilecek ihtimaller. “Ya kötü arkadaşlar edinirse?” “Ya şu okula giremezse?” “Ya başarılı olamazsa?” gibi… Teknoloji, sosyal medya, hep “en iyi” olmaya çalışmak, “doğru”yu seçme kaygısı. Tüm bunlar, korkumuzu arttıran nedenler arasında…


Peki nerden çıktı bu kitap? Hangi amacı hizmet etmek için yazdın?
-Birlikte çalıştığım ailelerle yaptığım içten sohbetler, anne-babaların çocukları için ne kadar yoğun kaygılar yaşadıklarını gösterdi bana. Çocukları ve onlar için hep en iyiyi isteyen yakınlarını bir çember olarak düşünelim. Ve buna “iç” diyelim. Bu çemberin dışında kalan “dış”, o kadar tahmin edilemez, kontrol edilemez ve tehditler barındıran bir yer olarak algılanmaya başlandı ki; hayat daha az keyif, daha çok kaygı verir oldu… Anne-babaların kararlarını sanki bu “dış dünya korkusu” yönetiyor!

Haksızlar mı peki?
-“Haksızlar” demek istemiyorum. Ben sadece bu koşullar altında da hâlâ yapılabilecek bir şeyler olduğunu hatırlatmak istiyorum. Sonuçta, içinde yaşadığımız dünyayı, biz yaratıyoruz. Bizim algımız ve tepkimiz değişirse, belki yavaş yavaş “daha güvenli” bir dünyanın oluşumuna katkıda da bulunabiliriz.

Ebeveynlikle ilgili birbirinden farklı görüşler barındıran o kadar çok kitap ve o kadar farklı uzman var ki, hepimiz bu bilgi karmaşasında kayboluyoruz!
-Çok haklısın! O kadar çok “çocuk yetiştirme rehberi” var ki! Benim vurgulamaya çalıştığım şu: Anne-babaların daha basit, daha yalın olana geri dönmeleri, iç seslerini bulmaları. Şu anda “paralel düşünceler” zihinleri o kadar ele geçirmiş durumda ki. Çocukla ilgili bir karar veriliyor, örneğin “Eve yakın filanca okula gitsin” deniyor, ancak daha çocuğu kaydettirirken bile anne-babanın zihninde, paralelde, “Acaba bu, çocuğum için doğru okul mu?” düşüncesi var. O zaman da okula başlama günü fotoğraflarında bile anne-babaların yüzünde kaygılı bir gülümseme…

Peki n’apacağız?
-Hazır reçeteler yok! Benim kitabımda da yok. Anne-babalara çocuklarıyla “birlikte” düşünmelerini öneriyorum ben. Ve kitap boyunca ben de onlarla birlikte düşünüyorum. Bunu yaparken de rehberler sunuyorum: Duygulardan bahsetmek, değer yargıları oluşturmak, yaşananların öyküsünü oluşturmak, konuyu zihinde canlandırmak, doğayla bağları güçlendirmek gibi. Kısacası hazır tutulmuş balıklar yok, birlikte balık tutmayı öğreniyoruz!

Bu kitap, anne-babalara nasıl bir fayda sağlayacak?
-Spesifik olarak şu şu diyemem. Sadece hayalimi anlatabilirim. Hayalim, çocuklarıyla ilgili bir konu karşısında, anne-babanın telaşlanmaya başlamadan önce; o konuyu sadece bir konu olarak masaya yatırıp, beyin fırtınası yapabilmeleri ve ondan sonra eyleme geçmeleri… Örneğin, çocuk ekran başından kalkmıyorsa, önce her gün değişecek yaptırımlar ve yasaklar yerine, bu konu hakkında düşünmek. Zihinde canlandırmak…

Nasıl yani?
– “Bilgisayar çocuğumun hayatında nasıl bir yer tutuyor? Olmazsa neler olur? Yerine ne konulabilir? Şu anda yararları ne? Zararları ne? Tehlikeleri ne?” Sonra buradan ortaya çıkan yanıtları, çocukla paylaşmak, onun da bakış açısını dinlemek ve uzlaşmak. Sonra da bu uzlaşmaya sadık kalmak. Bu, bir örnek. Zaman içinde, tüm aile bireyleri ne tümüyle yetkin ne de tümüyle etkisiz olduklarını fark etmeye başlayacaklar. Dayanışma, paylaşım artacak, öfke yerine sevgiye daha büyük bir yer açılacak.

Günümüzde artık gençlerin ve çocukların çok ciddi sorunları var! Şiddet, zorbalık, bağımlılık, mükemmeliyetçilik, beden imajı bozukluğu, korku, takıntılar ve hatta depresyon… Tüm bunların nedeni ailelerin ‘’proje çocuk’’ yetiştirmek istemesi mi? Yoksa “suçlu” içinde yaşadığımız bu modern zamanlar mı?
-Günümüzde çocukların da, gençlerin de, ailelerin de işleri hiç kolay değil. Burada ne aileleri ne de modern zamanları tek başına sorumlu tutmak mümkün! Bu, biraz yumurta mı tavuktan tavuk mu yumurtadan sorusuna benziyor. Hepimizin amacı hayatta kalmak ve dünyanın sunduklarından en iyi şekilde yararlanmak. Sonuçta, “modern zamanları” da bizler yarattık. “Dış dünya korkusu”, insanoğlunun tarihi boyunca ona eşlik etmiş bir korku, çünkü insan aslında doğa karşısında son derece güçsüz; doğayla baş etmek için ne kadar yöntem geliştirirse geliştirsin, içinde bir yerde ne kadar “kırılgan” ve “yetersiz” olduğunu da biliyor. Ancak geliştirdiği kalkanlar sayesinde de, kendiyle böbürlenen bir tarafı var. Dolayısıyla, anne-babalar da, çocuklar da, “mükemmelliğe” ne kadar yaklaşırlarsa, “hayatın zorluk yaratan taraflarına kafa tutma projesi”ne o kadar yaklaşmış oluyorlar. Bu da kendi kendini doğuran bir döngü yaratıyor -ki bu döngüde kalmak da bir seçim- bazı aileler de bu döngünün dışına çıkmayı seçebiliyorlar.

Mesele, başarılı çocuk yetiştirmek mi, mutlu çocuk yetiştirmek mi?
– Belki de bu sorunun cevabı “karar verebilen çocuk”tur! Çocuğuyla birlikte düşünebilen ve ona bir konu hakkında düşünmeyi, seçenekleri değerlendirmeyi, seçeneklerin artılarını ve eksilerini hayal etmeyi öğreten anne-baba; aslında çocuğunu hayatın her aşamasına ve her koşuluna hazırlamış olur. “Müzisyen olmak istiyorum, ama…” “Bugün arkadaşıma oynamaya gitmek istiyorum ama…” Bu ama’ları anne-baba tamamlamadığı noktada; çocuk, başarıyı mı önemsiyor mutlu olmayı mı kendisi karar verebilir. Arzusunu ve gerçekliği dengeleyebilir.

Günümüz normlarında “başarılı” sayılmayan ama “mutlu” olan çocuk var mıdır?
-Sayısı oldukça az diyebilirim. Çocuklar, mutlu olacakları anları ya açıkça çatışma yaşayarak ya da gizliden gizliye elde etmeye çalışıyorlar. Sanki “suçluluk duygu”sunun eşlik etmediği “mutluluklar” giderek azalmaya başladı! Çocukların, içlerinden gelerek bir şeyler yapması ve keyif alması “zaman kaybı” olarak görülüyor.

NE SUNULURSA SUNULSUN MUTLU OLAMAMAK, KENDİNİ OYALAYAMAMAK VE SAKİNLEŞTİREMEMEK, ZORBALIĞA UĞRAMAK, OTORİTEYE SAYGI DUYMAMAK

Kitap kabaca üç bölüme ayrılıyor. “Buzdağının Altı”, “Buzdağının Üstü” ve “Buzdağının En Altı.” Aileler sana, “Buzdağının Üstü”ndeki gözle görünen şikayetlerle başvuruyor… Peki sana gelen anne-baba danışanların temel sıkıntısı ne? En çok hangi şikayetle geliyorlar?
-“Buzdağının üstü”, anne-babaların çocuklarında gözlemledikleri sorunlar. Ben bu sorunları, elimden geldiğince, kitapta başlıklar altında toplamaya çalıştım. Ancak bu başlıklar tabii ki tüm sorunları kapsamıyor. En sık karşılaştığım nedenler; öfkeyi kontrol edememek, korkular, ertelemek, ekran kullanımı, cinsel yönelim, bağımlılıklar, evde başka, dışarda başka davranmak, nedeni tıbbi olarak bulunamamış bedensel sorunlar, takıntılar, yeni şeyleri denemekten kaçınmak, ne sunulursa sunulsun mutlu olamamak, kendini oyalayamamak ve sakinleştirememek, zorbalığa uğramak, otoriteye saygı duymamak diyebilirim.

ANNE-BABALAR DA ÇOCUKLARI DİNLEMİYOR! ONLARIN DA ELİNDEN CEP TELEFONLARI DÜŞMÜYOR

Peki çocukların en büyük sıkıntıları ne?
-Yetişkinlere ulaşamamak. Anne-babalarının kendilerini dinlemediğinden, ellerindeki telefonları bırakamadığından şikâyet eden çok fazla çocuk ve genç var! Anne-babalar da, zamana karşı yarıştıkları için pek çok konuyu ele almayı erteleyebiliyorlar. Bunun dışında sosyal medyanın, arkadaşlık ilişkilerini 24 saate yayması söz konusu. Artık sadece en yakın arkadaşlar değil, arkadaşların arkadaşları da çocuk için önemli… Bir yandan gelecek kaygısı var. İyi bir eğitim almazlarsa, hayata yenik başlayacaklar. Öte yandan onları sarmalayan ve destek olan bir sistem yok. Her şeyi, kendi bireysel çabalarıyla elde etmek zorundalar. Kısacası kaygılar çok katmanlı…

Kitaptaki buzdağının altı ve en altı bölümlerinde, buzdağının üstünün oluşmasına nelerin zemin hazırladığını da anlatıyorsun…
-Evet. Ancak burada, doğrudan çıkarımlarda bulunmak söz konusu değil. Örneğin, “Boşandığınız için çocuğunuz öfkeli oldu!” demek, çok yüzeysel bir yaklaşım olur. Birçok unsurun etkileşim içinde olmasıyla, ortaya bir “sorun” çıkıyor. Mesela, zor mizaçlı bir bebeği ele alalım. Bebek kolay ağlıyor, değişimlere uyum sağlamada güçlük çekiyor. Anne-baba da kaygılı, çocuk ağladıkça elleri ayakları birbirine dolanıyor. Çocuğu ağlatsınlar mı, yatıştırsınlar mı bilemiyorlar. Çünkü her kaynak başka bir şey söylüyor. Bu anne-baba, çocuklarını hangi değerlere göre yetiştireceklerine de pek karar verememişler. Bir gün izin verdikleri bir şeyi, ertesi gün bir koşula bağlıyorlar. Burada, çocuğun kaygılı, kendini oyalamakta zorlanan, sürekli anne-babasını izleyen bir çocuğa dönüşebileceğini öngörebiliriz. Sonra da bu anne-babanın, boşanma kararı aldıklarını varsayalım. Bu çocuk, anne-babaya güvenli bir şekilde bağlanamadığı için, hayatındaki bu değişim, onun tedirginliklerini daha da artıracaktır. Çocuğun duyguları ve yaşadıkları hakkında konuşulmuyorsa, bunlarla nasıl baş edeceğini de bilemeyecektir. Sonuçta, tüm kırgınlıkları ve öfkesiyle baş etmek adına, her şeyi kontrol altında tutmak isteyen mükemmeliyetçi ve takıntıları olan bir çocuk da çıkabilir karşımıza. Öfkesini şiddete ya da zorbalığa dönüştürmüş bir çocuk olarak da. Çocuk, görünürde çok büyük travmalar yaşamamıştır. Ancak duygusal olarak ihmal edilmiştir. Böyle bir durumda anne-baba, “Okulda dikkatini derslere veremiyor”, “Yarış olarak algıladığı hiçbir ortamda bulunmaz”, “Eşyası çok kıymetli, asla paylaşmaz” gibi şikayetlerle başvuruyor olabilirler. Bu sadece bir örnek tabii…

KİLİT SÖZCÜK: SAĞDUYU

Çözüm sunarken hep “sağduyu”ya vurgu yapıyorsun. Neden sağduyu bu kadar önemli?
-“Sağduyu” sözcüğünü özellikle seçtim. “Sağduyu”, “sezgi”yi ve “iç sesi” olduğu kadar, o ortamın koşullarını “doğru olarak değerlendirme” yetisini de içeren bir sözcük. Bir konuya çözüm bulmaya çalışmadığımızda, o meseleyi ancak serinkanlılıkla masaya yatırdığımızda, sağduyunun devreye gireceğini ve anne-babaların kendi özgün çözümlerini bulabileceğine inanıyorum. İnancım, görüşmelerde bu duruma şahit olmamdan kaynaklanıyor. Anne-babalar, konu üzerinde düşündükçe, kendi geçmişlerinin ve kaygılarının, çocuklarına yaklaşımlarında nasıl belirleyici bir rol oynadığını görebiliyorlar. Sonra da, “sağduyularını” devreye sokup, son derece yaratıcı ve duruma uygun çözümler üretebiliyorlar.

ÖNCELİKLERİNİ BELİRLE!

Hayat hızlandı, her şey hızlandı ve biz artık hiçbir şeye yetişemiyoruz… N’apacağız?
-Öncelikleri belirlemek çok önemli! Önceliklerin, “net olması” seçim yapmayı kolaylaştıracak. “Neden vazgeçebiliriz?” “Neden vazgeçemeyiz?” “Ne daha sonra da olsa olur?” İnsan beyni, aslında işleri sırayla yapmaya programlanmış ve aynı anda yaptığımız her iş, aslında çok da kaliteli olmuyor. Arada, molalara da ihtiyaç var. Beyin, bir işten diğerine geçerken de hemen uyum sağlayamıyor. Bir de uyku çok önemli. Dolayısıyla, hız, her zaman istenen sonucu veriyor mu, bir oturup düşünmek gerek…

Peki çocuklarımız, bütün etkilere açık mı? Bu yüzden mi kafalar karışık?
-Çocuklarımız bütün etkilere açık mı sorusu; biz onların koruma kalkanları, filtreler oluşturmalarına yardımcı olduk mu sorusuyla çok bağlantılı. Anne-babanın, çocuğu her an koruması olanaksız! Kendisi için düşünebilen ve kendini ifade etmeyi öğrenmiş bir çocuk, kendisi için neyin iyi, neyin kötü olduğunu daha rahat değerlendirebilir. Steril bir dünya hiçbir zaman olmadı!

Kitapta, çocuk psikolojisini ele alıyorsun, çocuğun kalkanlarını, kırılganlıklarını oluşturabilecek alanları… Bu alanları; mizaç, bağlanma modelleri ve doğayla bağlantı başlıkları altında anlatıyorsun… “Doğa, her şeyin ilacı” diyorsun…
-Doğanın, insanın ruh ve beden sağlığına katkıları, artık bilimsel olarak da araştırılıyor. “Doğa Yoksunluğu” diye bir sendromdan söz ediliyor. Doğayla bağların yeniden oluşmasının çok değerli olduğunu düşünüyorum. Doğa, aynı zamanda bir “Ana”. Bizi kucaklayan, bize ihtiyacımız olan her şeyi sunan, ama aynı zamanda bize sınırlar ve kurallar koyan. Doğanın içindeyken, mantığımızı kullanmak, iç sesimizi devreye sokmak, zaman zaman teslim olmayı öğrenmek de gerekiyor. Doğa, içinde keşfedilecek ögeler barındırıyor. Onu anladıkça, bağları güçlendirdikçe, kendimizi daha “bütün” hissetmeye başlıyoruz. Doğayla bağları olup da, canı sıkılan çocuğa rastlamadım! Peki doğayla bağların güçlendirilmesi her şeyin çözümü mü, cevabı mı? Elbette hayır. Bu, benim aklıma gelen. Eminim, kafa kafaya verildiğinde, daha pek çok fikir çıkacaktır ortaya.

“BİZ, BÖYLE KARAR VERDİK!” DİYEN ANNE-BABALAR, BİRÇOK ANNE-BABA İÇİN BİR UMUT KAYNAĞI DA OLUR

Peki, çocuklarımızı Korku Çağı’na esir etmemek için ne yapmalıyız?
-Öncelikle esir etmek istiyor muyuz, istemiyor muyuz, buna karar vermeliyiz. Bu, çok ciddi ve muhtemelen kısıtlılıkları olacak bir karar. Böyle bir karar verip, “sistem”in biraz dışına çıkmayı göze almak cesaret gerektiriyor. Anne-babaların, kendi doğruları genel geçer doğrularla örtüşmediği zaman, sorgulanırlar, kendi gerekçelerini anlatmaları istenir. Öte yandan, “Biz, böyle karar verdik!” diyen anne-babalar, birçok anne-baba için bir umut kaynağı da olur. Bu şekilde, değişik okul seçenekleri ortaya çıkmaya başladı. Çocukların doğayla iç içe olması için sunulan seçeneklerin sayısı arttı. Geçen gün, çileği kendimizin topladığı bir yere gittik örneğin. Korku Çağı’na esir etmemek için, öncelikle bu konuda bir hayal, bir değer yargısı ve daha sonra da taleplerin oluşturulması önemli.

Çocuk yetiştirirken doğru bildiğimiz yanlışlar neler?
-Bu, ayrı bir kitap konusu olabilir! Ama sıkça karşılaştığım, bazı örnekler verebilirim. Mesela, başka bir çocuk için iyi olan bir şeyin, bizim çocuğumuz için de iyi olacağını düşünmek. Çocuğun, her anının dolu olmasının onun ilerideki “başarı”larına çok katkı sağlayacağına inanmak. Çocuğun her yaptığından, düşündüğünden, hissettiğinden haberimizin olmasını istemek. Çocukla arkadaş olmaya çalışmak. Çocuğun ev işlerinde payı olması yerine, sadece ders çalışmasını beklemek. Çocuk kendini “iyi” hissetsin diye, yapamayacağı şeyleri, ona yardım ederek yapmasını sağlamak.

BEŞ YAŞINDAKİ BİR ÇOCUK, ANNE-BABASININ HANGİ ARABAYI ALACAĞINA KARAR VEREMEZ

Anneler-babalar, iyi ebeveyn olmak, özgürlük tanımak ve hep uzlaşmaya çalışmak adına fazla mı ‘liberal’?
-Anne-babaların, zaman zaman evdeki “rütbe”leri unuttuklarını gözlemliyoruz. “Aile içi demokrasi”ye fazla inanmış anne-babalar var. Çocuğu, her kararın dışında tutmak değil, ancak çocuğa yaşına uygun kararlar aldırmak önemli. Anne-babanın, yaşamla ilgili deneyimleri, çocuktan kat kat fazla. Bu deneyimleri, değerli kılmak gerek. Beş yaşındaki bir çocuk, anne-babasının hangi arabayı alacağına karar veremez. Çocuğa bu şekilde, yaşına ve deneyimine hiç uygun olmayan yetkiler vermek, çocuğu korkutan şeylerden biridir. Neye göre karar verecek? Verdiği karar yanlış çıkarsa, nasıl bir sonuca katlanması gerekecek? Karar vermesini isteyip, sonra sonuçlarından muaf tutulduğunda, bu çocuğa hayatla ilgili ne öğretecek? Çocuk, sağlam, onu kollayan anne-babalara ihtiyaç duyar. Çocuğun güven duygusu, haddini aşan yetkiler vererek değil, önce anne-babaya güvenmesi ve onlardan dayanak almasıyla oluşur. Çocuğun kuşak farkının kabulü, “kendilik algısı”nın daha gerçekçi olmasını da sağlar.

“MADEM, İZNİ OLMADAN ONU BU DÜNYAYA GETİRDİK, O ZAMAN ONU SÜREKLİ MUTLU ETMELİYİZ!” GİBİ DÜŞÜNÜYORLAR… YANLIŞ!

SINIRLAR VE KURALLAR OLMAYINCA… HER ŞEYE HAKKI OLDUĞUNU DÜŞÜNEN, EN UFAK BİR AKSAKLIKTA, KARŞISINDAKİNİ SUÇLAYAN ÇOCUKLAR YETİŞİYOR

Anneler babalar çocuklara neden “sınır’ koyamıyorlar?
-Çocuklarını üzmekten, onları kaygılandırmaktan korkuyorlar! Bu duyguları yaratan kişi olmak istemiyorlar. Bir de kırgınlıklar, kızgınlıklar yaşayan bir çocukla nasıl baş edeceklerini bilmiyorlar. Bu yüzden birçok eğitici fırsat kaçırılıyor, geçiştiriliyor. Sınırları olmayan çocukların, kendilik algıları kimi zaman çok da gerçekçi olmuyor. Her şeye hakkı olduğunu düşünen, en ufak bir aksaklıkta, karşısındakini suçlayan çocuklar yetişiyor. Oysa, çok sayıda olmasa da, belli kuralların olması, bu kuralların çocuk tarafından anlamlı bulunması, çocuğun her şeye muktedir olmadığını kavraması; başta biraz üzüntü verse de, duygusal olgunluk açısından çok değerli. Çocuk, bu şekilde hayal kurmaya, kendine ait oyunlar oluşturmaya ve kendini sakinleştirmeye başlayabiliyor.

ANNE-BABA ÇOCUĞUNU HEM ÇOK SEVİP HEM DE SINIR VE KURAL KOYABİLİR

Çocukların, sevgi kadar sınırlara da mı ihtiyacı var?
-Kesinlikle. Genellikle sevgi ve sınır aynı yelpazenin iki ucu gibi algılanıyor: Kural varsa sevgi yok, sevgi varsa kural yok gibi. Oysa, sınırlar ve kurallar ile sevgi iki ayrı boyuttur. Anne-baba çocuğunu hem çok sevip hem de kural koyabilir, ki yapılan birçok araştırma bunun daha ileriki yaşlarda çocuklar açısından en yararlı yaklaşım olduğunu ortaya koymuştur. Bu çocuklar daha özgüvenli, daha rahat çözüm üreten, zorluklarla daha rahat baş edebilen, kendilerine hedef koyabilen, tutkuları olan çocuklar olabiliyorlar.

ÇOCUKLARA “DUR” DİYEN, ONLARA YÖN TABELALARI KOYAN YETİŞKİNLERİN OLMASI GEREKİR

Bir çocuğun sınırları olmazsa ne olur?
-Sınırları olmayan bir çocuk kendisinin kim olduğunu bilemez. “Ali kimdir? Neyi sever? Neyi sevmez? Onun için ne doğrudur ne yanlıştır? Şu durumda nasıl davranır?” Bu soruların cevaplarını bulup, bir kimlik tanımlayabilmek için ona “dur” diyen, ona yön tabelaları koyan yetişkinlerin olması gerekir. Çocuk ancak zaman zaman durdurulduğunda, bir “öteki”nin olduğunu kavrar. Diğer kişiler ve durumlar, çocuğun sınırlarını çizer. Çocuk alıp başını gittiğinde yönsüz kalır.

EV EFESİ ÇOCUKLARIN SAYISI ARTIYOR!

Çocuklar mı ‘patron’ oldu evlerde? Çocuk-erkil bir kavram türedi…
-Evet. Anne-babalar, sanki “Madem, izni olmadan onu bu dünyaya getirdik, o zaman onu sürekli mutlu etmeliyiz!” gibi düşünüyorlar. Bir yandan, ona iyi geleceğini düşündükleri her şeyi ona sunmaya çalışıp, evin içini bir “cennete” çevirirken, bir yandan da dışarısıyla ilgili korkularını ona aktarıyorlar. Bu nedenle de sık sık dünyayı “kendi oyun alanı” zanneden, çevresindeki herkesin ona hizmet etmesi gerektiğine inanan çocuklara rastlıyoruz. Bir yandan da, “ev efesi” çocukların sayısı artıyor. Bu çocuklar evin dışında son derece çekingen ve ürkek olabiliyorlar.

ÇOCUĞUNA SÜREKLİ DİL DÖKEN ANNE-BABA MODELİ

Neden anne-babalar çocuklarıyla devamlı uzlaşma arzusu içinde…
-Günümüz anne-babaları için çocuğun onayını ve rızasını almak çok önemli. Çocuğu bir “birey” olarak görme arzusu, “Çocuğum benimle ilgili olumsuz bir şey hissetmesin” isteğiyle birleşince, ona sürekli dil döken anne-baba modeli çıkıyor ortaya. Çocuğa çok fazla açıklama yapılıyor. Kimi zaman çocuk açıklamayı anlıyor, ancak anne-babanın yumuşak karnını keşfettiği için konuyu uzattıkça uzatıyor, konu başka yerlere sapıyor ve sonuçta hiçbir yere varılmıyor ya da patlamalar yaşanıyor. Kimi zaman da çocuk, açıklamaları zaten anlamıyor ya da dinlerken dikkati dağılıyor. Öfke duygusu doğuştan getirdiğimiz bir duygu, ancak öfkenin ve çatışmanın çok kötü olgular olduğuna dair bir inanış var. Oysa, öfkenin nasıl dışa vurulduğu önemli: Kelimelerle mi eylemle mi? Çatışmalar da son derece sağlıklı bir şekilde yönetilebilir. Anne-baba, tabii ki çocuğa aldıkları kararla ilgili bir açıklama yapmalılar, ancak çocuğun her zaman ikna olmasını beklemek çok da gerçekçi değil. Örneğin okulun bir başlama saati varsa ve buna herkes uyuyorsa, dört yaşındaki bir çocuğa saat kavramının neden ve nasıl ortaya çıktığını anlatmak kimseye fayda sağlamaz.

Çocukla sağlıklı iletişimin temelleri, doğum anından itibaren mi atılmaya başlıyor?
-Evet. Burada, “iletişim döngüsü” kavramından bahsetmek gerekir. Bebek “babıldar, annesi ona karşılık verir. Daha sonra anne bir ses çıkarır, çocuk babıldar. Ve böylece, iletişim zincirinin ilk halkaları oluşmaya başlar. Çocuğun yaşı ilerledikçe, zincire daha çok halka eklenir. Burada, “iletişim döngüsü”nün tamamlanması çok belirleyicidir. Anne-baba-çocuk iletişimlerini gözlemlediğimde, konunun bir yerden başladığını, o konu tamamlanmadan başka konulara geçildiğini gözlemliyorum. Örneğin çocuk, “Karnım aç” diyor. Anne, “Ayakkabılarını yerine koy” diyor ve her şey havada asılı kalıyor. Açlıkla ilgili söylediği ciddiye alınmayan çocuk, zamanla karşıdakini ciddiye almamaya başlıyor. İletişim ve sınır oluşturma konusundaki aksaklıklar daha ileriki yaşlarda tamir edilebilir. Ancak herkesin karşılıklı olarak birbirini dinlemesi, anne-babanın hemen darmadağın olmaması ve sınırların çocuğa anlamlı gelmesi önemli.

EKRAN KULLANIMI, ANNE-BABALARIN KENDİLERİNİ EN ÇARESİZ HİSSETTİKLERİ KONULARIN BAŞINDA

“O tableti odana almayacaksın, şu şu saatlerde kullanmayacaksın!” demek çözüm mü?
-Ekran kullanımı, şu anda anne-babaların kendilerini en çaresiz hissettikleri konuların başında geliyor. Bu konuda yapılan çalışmaların sonuçları da yavaş yavaş yayınlanıyor. Çocuk ve gençlere de, anne-babalara da en iyi gelen çözümler, “ortak alınan kararlarla” oluşturuluyor. Çocuğun ekranı hangi alanlar için kullandığının saptanması gerekli. Ekranın bir ödül ya da ceza olarak kullanılmaması, ancak hangi zaman aralıklarında kullanılacağına karar verilmesi herkesi rahatlatıyor. Çocuğun yaşına göre telefonunu ya da tabletini anne-babaya vermesi veya odasının dışına çıkarması kullanılabilecek yöntemler.

ŞU ANDA BAŞVURU SEBEPLERİ: KORKULAR, KAYGILAR, TAKINTILAR, ZORBALIK, KAFA TUTMA, OTORİTE TANIMAMAK, BAĞIMLILIKLAR, MÜKEMMEL OLMA İSTEĞİ, DUYGULARI YÖNETEMEME VE İFADE EDEMEME

Eskiden olmayan ne tür sorunlar baş gösterdi günümüzde?
-Eski başvuru nedenleri sanki daha hafif nedenlerdi: Kardeş kavgaları, ödev yetiştirememe, anne-babaların sürekli “Hadi” demesi, vb. Şu anda korkular, kaygılar, takıntılar, zorbalık, kafa tutma, otorite tanımamak, bağımlılıklar, mükemmel olma isteği, duyguları yönetememe ve ifade edememe, anne-baba arasında kalma, etki altında kalma, tüm dünyanın kendi emrinde olmasını isteme en sık karşılaştığım sorunlar.

Siz esas olarak bu kitabı niye yazdınız?
-Bu alanda geçirdiğim uzun yıllar var. Görüştüğüm birçok aile, çocuk ve genç, aldığım ve verdiğim sayısız eğitim oldu. Bu birikimleri derlemek, çeki düzen vermek, kendime göre bir neden-sonuç bağlantısı kurmak istedim. Böyle bir bütünlük konunun üzerine düşünmeyi de kolaylaştırıyor. Bu metin geliştirilebilir, düzeltilebilir. Ben de alana kendimce bir katkıda bulunmuş oldum. Emekli olduğumda beni iyi hissettirecek bir duygu bu.

Günümüzde çocuk yetiştirirken en çok dikkat edilmesi gereken şeyler neler?
-Kritik bir soru. Çünkü en çekindiğim şey olan “hazır reçeteciliğe” düşmekten korkarım. Kendimce, çocuklardan ürkmemeyi, onlarla birlikte düşünmeyi, çocukların neden-sonuçlarını da dinlemeyi, duyguları belirleyici bir faktör olarak göz önünde bulundurmayı ve değerler oluşturmayı söyleyebilirim.

ARKADAŞ OLMAYA ÇALIŞMAYIN…

ANNE-BABA İLE YAKINLIK, GÜVENLİ LİMAN BENZETMESİ İLE ANLAŞILABİLİR

Yakın bir ilişki kurup, arkadaş gibi olmamak çocuğunla nasıl mümkün?
-Her çocuğun bir anne-babası var. Çocuğun yaşı ne olursa olsun, anne-babanın hayatında önemli olduğunu bilmek, anne-babanın onun meselelerini ciddiye alacağına inanmak, yargılanmayacağına ve kendisine hazır çözümler dayatılmayacağına güvenmek anne-babayı eşsiz bir konuma koyar. Anne-babayla yakın olmakla, arkadaşla yakın olmayı aynı ölçüler üzerinde değerlendiremeyiz. Anne-baba, bir süre sonra zihinde ve yürekte taşınır, onlar olmasa da onların çocuğa kazandırdıklarıyla yürür hayat. Bu nedenle, çocuğun sınırlarını ihlal edip her konusunun içinde olmak, onla benzer giyinmek, onunla aynı hobilerin peşinden gitmek yakınlık sağlamaz. Anne-baba ile yakınlık, güvenli liman benzetmesiyle anlaşılabilir. Anne-baba yelkenliye el sallar, limana dönünce de halatı bağlamasına yardım eder, ihtiyaçları giderir.

ANNE-BABA-ÇOCUK ARASINDA, “SAĞLIKLI BAĞLANMAK” KADAR, “SAĞLIKLI AYRIŞMAK” DA ÇOK ÖNEMLİ

Her bireyin kendi alanı olmalı. Bu alanların arası ne çok katı ne de çok gevşek olmalı. Çocuklar da, anne-babaların her meselesini bilmek istemez. Anne-babanın başlarının çaresine baktığını görmek, çocuğu rahatlatır. Anne-baba, biraz da otoriteyi temsil etmeli. Anne-babanın yanında çılgınca dans etmek, sevgiliyle özel anları paylaşmak, bir öğretmeni çekiştirmek, argo konuşmak çocuğun aynı zamanda kendisini suçlu hissetmesine neden olur. Oysa, bunları arkadaşlarınızla rahatlıkla yapabilirsiniz. Yaşamı, sizinle aynı düzlemde olan insanlarla, deneye yanıla keşfedersiniz. Anne-babanın çocukla aynı gelişim düzeyine inmeye çalışması da çocukta “Şimdi ben kime güveneceğim? Beni kim koruyacak? Ben kime akıl danışacağım?” sorularını yaratır. Bu nedenle ebeveynin ebeveyni olan çocuklar da var.

Yorum Bırak

3 × 2 =