Kalben: İsmim, rahmetli annemden yadigâr

Bugün salıııı… Kalben röportajı huzurlarınızdaaa… Bombastik bi kadın Kalben… Şarkıları da, sesi de, sözcükleri de, hayattaki duruşu da farklı…

Sizi onunla baş başayız bırakıyorum..

Kalben, ne şahane bir isimdir! Kim vermiş sana bu ismi…
– Rahmetli annem Seda’dan yadigâr.

Gönülden samimi ve gerçekten kalptensin… Ama sürekli “kalpten olmak” insanın başına iş açar. Arada, “Yetti ulan! Bu kadar kalpten olmak istemiyorum, kendimi korumak istiyorum artık!” dediğin olmuyor mu?
-Daha bugün oldu! Bir yol planı çıkardım. Bir zihin haritası çizdim. Kalbe de şefkat vermek, dinlendirmek gerek. Artık öyle yapacağım.

HAYALLERİM OLMADI KÜÇÜKKEN BANA HAYAL KURMAK ÖĞRETİLMEDİ

Anne-baba neciydi?
– Annem, resim öğretmeniydi, babam asker. Onu üniformasıyla gördüğümü hatırlamayacağım kadar küçükken emekli olmuş.

Nasıl hayaller kuruyordun küçükken…
– Pek hayalim olmadı. İki memurun çocuğuydum, başarının temel prensibi “hayal kurmak” olarak öğretilmedi bana.

Ne öğretildi peki…
-Kendini sağlama almak, iyi eğitim kurumlarından iyi notlarla mezun olmak, ekonomik özgürlüğü elde etmek, sigortalı bir işe girmek, başını fazla kaldırmadan çalışmak, çalışmak, çalışmak… Annem de babam da birleştirici ve yürekli insanlardı. Toplumda ayrıcalıkların ve ayrımcılığın, yıkıcı etkileri olacağına inanan insanlardı. Başımı zora sokmayayım diye bir yol izlememi istediler sanıyorum. Ama ben başımı, özgür, eşit ve adil günlere giden yolda, zora sokmaktan eninde sonunda kaçamadım!

MÜZİK HEP EN YAKIN DOSTUM, KAYBOLMAYACAK SEVGİLİM, İLACIM, YARAM, KABULLENİŞİM OLDU

Müzik aşkın, erken başlıyor. 8 yaşında annen bir klavye hediye ediyor. 14 yaşında da gitarın Santana’ya kavuşuyorsun. O zaman ne ifade ediyordu müzik senin için, şimdi ne ediyor?
-Müzik başından beri en yakın dostum, biricik kardeşim, sıcak yuvam, kaybolmayacak sevgilim, ilacım, yaram, kabullenişim. Yıllardır çok boyutlu bir ilişkimiz var. Daha da dallanıp budaklanıyor. Ben ona adandıkça, o da bana çiçekleniyor.

Peki müziğini çekip alsam, senden geriye ne kalır?
-Kelimeler.

KALP HANIM’IN BUĞULU, BÜYÜLÜ SESİ

“Oha bu ses, bu kadından nasıl çıkıyor!” dediğimiz buğulu, büyülü bir sesin var… Seni de şaşırtıyor mu?
– Sesim için şükrediyorum. Müthiş bir hediye. Zaman içinde, bunu daha da derinden kavramaya başladım. Beni taşıyan, anlatan, şefkatli ve sevecen davranan; hikayeler anlatmamı sağlayan sesime iyi davranıyorum ben de. Stresten, kötücül maddelerden, içkiden ve kalbimi yaralayacak insanlardan uzak duruyorum. İnsanın ses telleri; sağlıklı yaşadığında, ruhu ve zihni dinlendiğinde güzelleşiyor. Gençliğimdeki serseriliklerimin izlerini sesimde taşımayı seviyorum. Ama son bir senedir, serserilikten emekli olduğum ve eğlenmenin başka yollarını keşfettiğim için seviniyorum. Sesimin büyüdüğünü görüyorum. Kalp Hanım’da ilk büyüme sinyalleri.

ÖZGÜRLÜĞÜM SAHİP OLDUĞUM EN DEĞERLİ ŞEY SESİM DE ÖZGÜRLÜĞÜMÜN NARASI

Sesin, sahip olduğun en değerli şeyin mi?
– Özgürlüğüm sahip olduğum en değerli şey! Sesim de özgürlüğümün narası. İkisi el ele galiba…

Sen, bir “ozan” mısın aslında… Kendini nasıl tanımlıyorsun?
-Dilerim, dinleyene, sevene “ozan” olabilirim. Yalnız hissettiğimiz, öteki olduğumuz her noktada, bir şarkı, bir yakın, bir tanıdık olabilmek isterim…

Sadece bir “şarkıcı” “müzisyen” değilsin benim gözümde. Ötesisin! Senin bir meselen var… Sadece sesin ve müziğinle değil, birikimle, entelektüelliğinle, kadın meselesine duyarlılığınla da bir duruşun var. Tüm bunlar, zaman zaman sorun yaratmıyor mu? Ağır gelmiyor mu?
-Hedef gösterilmek, yalan haberlerin konusu olmak, dolandırılmak, şiddetin ve tacizin her türlüsünü deneyim etmek, yanlış anlaşılmak, nefret timinin objelerinden birine dönüşmek, linç edilmek, hiç değer görmeyen ancak en çok değeri veren canım müzik sektörünün batışını müzisyen dostlarla ve sahne emekçileriyle izleyen pozisyonda kalmak… Ağır geldi, geliyor, gelecek. Ama yaşamak, ağırlığıyla da hafifliğiyle de tatlı eylem.

ÖLÜM KAVRAMIYLA BAŞ EDEBİLMEK İÇİN TEZ YAZDIM

“Medya ve Kültürel Çalışmalar” üzerine yüksek lisans yapmışsın. Tezinin adı da “Anı Saklamanın Yolları ve Yadigarlar.”

-Evet. Annemin ölümü başta olmak üzere, “ölüm kavramı”yla baş etmeyi deneme yollarım çok çeşitli. Bu tez de o denemelerimden biri. Dilek Kaya’ya ve emeği geçen tüm öğretmenlerime de teşekkür edeyim bu vesileyle.

Bu tezin amacı neydi? Ve yazmak ne işe yaradı?
-Kaybettiğimiz insanlardan geride kalan ve “yadigâr” olarak sakladığımız eşyaların, alınıp satılamaz olmaları, “dokunulmazlık” kazanmaları üzerine bir tez bu. Hani her eşyanın ve insanın bir ederi var ya sistemde. Sistem, öyle bir sistem, öyle bir dünyada yaşıyoruz! Kaç paralığız yani?? İşte bu yadigârlar, hiç paralık eşyalar! Çünkü sadece “hatıra değerleri” var. Mesela annemin elbisesini, bana trilyon verseler, satmam! Çünkü paradan, paranın satın alabileceği tüm elbiselerden bambaşka bir anlam taşıyor o elbise. Annemin kokusunu taşıyor bir kere. Onun gidişinin üzerinden 15 sene geçmiş olsa da. Onun zevkini, o elbiseyi giydiği günlerin tozunu taşıyor… Benim için dünyaları ifade ediyor. Tabii ki “değer vermeyi”, anı saklamayı ve eşyalarla-insanlar arasındaki hayat dolu bağı seçenlere bir anlam ifade ediyor bunlar.

BU ÜLKEDE, BİR ŞEY DOĞUP BAMBAŞKA BİR ŞEY OLAN MİLYONLARCA İNSAN VAR

Universal Pictures bünyesinde, marka müdürü olarak çalışmışsın. Sonra senaryo yazarlığı, editörlük, proje yöneticiliği, reklam yazarlığı, çevirmenlik gibi işler de yapmışsın. Harika da… Neden? Sen hayatını, sadece müzikle kazanabileceğine mi inanmıyordun?
-Babam, şair doğmuş. Ama asker olmuş. Annem, sanatçı doğmuş. Ama öğretmen olmuş. Bu ülkede, bir şey doğup, bambaşka bir şey olan milyonlarca insan var. Benim hangi yeteneklerle doğduğumu bilip bana gereken ortamı, enstrümanı ve olanağı sağlamış olsalar da “Bir baltaya sap olmamdan” yanaydı ailem. Ailelerin çoğu böyle diye düşünüyorum. Bir baltaya sap olmamızı, meslek edinmemizi, düzgün işlere girmemizi, gelecek kaygısı duymadan, evsiz barksız kalmadan yaşamamızı, olası sağlık sorunları karşısında, sigorta kalkanına sahip olmamızı istemesi çok doğal ailelerin. Öte yandan, bu olanaklara sahip olabilmek için, bir tüpün içinde, hiç istemediğim bir yere gidip, hiç anlaşamadığım insanlarla, görmediğim evin kirasını, kredisini ödemek için anlamadığım bir işi yapmak bana uymadı. O elbise üzerime bir türlü oturmadı. Ama aslında başka çarem de yoktu. Şarkı yazmazsam, gitar çalmazsam, hikâye anlatmazsam, yolculuk etmezsem ve sarılmazsam herkese, delireceğimi biliyorum! İşte bu bilgiden ötürü… Çocukların, gençlerin yetenekli oldukları alanları keşfedebildikleri… Korku, endişe, utanma duymadan, o alanlarda çalışabildikleri… Ekmeklerini, sanat üretiminden de en az mühendislik, doktorluk kadar kazanabildikleri bir düzen hayalim var.

BU KADAR FARKLI İŞTE ÇALIŞMAK EMEĞİN VE ZAMANIN DEĞERİNİ ÖĞRETTİ

Peki, bu kadar farklı alanda çalışmak sana neler öğretti?
-Yaptığım her işin, mutfağında dönenleri anlamanın kıymetini… Herkesi sevmek ve anlamak zorunda olmasam da bir arada var olabilmenin yollarını bulmak zorunda olduğumu… Tuhaf ya da farklı olmadığımı, benim gibi düşünen, hisseden bir sürü insan olduğunu… Emeğin ve zamanın değerini…

Sonra nasıl sadece müziğe yöneldin? Hayatındaki kırılma noktası ne oldu?
– 2014’ün son çeyreğine girdiğimde, kaşınıyordum artık. Ofisler, bankalar, kiralar, faturalar, akıp giden ve hızla yok olan gençlik, büyük şehirde yaşam derdi, köksüzlük, yalnızlık… ‘’Bi’ Şarkım Var’’a katıldım önce. Sonra küresel bir ev konserleri zincirinin İstanbul ve Ankara ayaklarında çaldım… Ve sonra gerisi geldi…

GİZLİ BİR ‘AŞK ÖRGÜTÜ’MÜZ OLDU SANKİ

2014’te ‘Sadece’ videon, en çok izlenen videolar arasında yer aldı. Neler hissettin? “Hayallerim gerçek oldu!” dedin mi? Çünkü sonra gerisi geldi… Müthiş başarılı olan üç albüm, pek çok single ve şahane bir kariyer…
-Müzisyen olmak hayalim değildi ki… Mecburiyetim, çağrım ve özümdü! Ben büyük hayalleri olan bir çocuk olmadım. Ayıp gibi bir şeydi hayal kurmak ya da lüks… Belli bir zümrenin lüksüydü. Hayalini kurmadığım kadar güzel bir şey oluverdi yani! Bir kabullenme, tanışma, sevgi alışverişi. Gizli bir aşk örgütümüz oldu sanki…

Peki Lulu ne alaka? Bir de çocuk romanı serisi çıkarmışsın. Bu, nereden çıktı?
-Lulu, annesi Kraliçe Umut’un ölümüyle hayatı değişen bir prenses. Ama prenses gibi davranmayı, prenses kalıbında giyinmeyi eğlenceli bulmuyor. Kafasına göre takılıyor. Özgür bir çocuk. Birinci kitapta, annesinin yasını tutarken, yaşadığı toprakla tanışmasının hikayesini anlatıyorum. İkinci kitapta, okula başlıyor. Okulda, “farklı” kalan ve kabadayılığa uğrayan birkaç arkadaşıyla okuldan kaçıyor. Üçüncüyü de bugünlerde yazıyorum. Dünya gezegenine göndereceğim Lulu ve arkadaşlarını. Dünyada, evlerde, ekranların başında oturan ve sıkılan tatlı çocuklar, yok olan doğayı, her şeyin plastiğe dönüşmesini ve yetişkinlerin “uygarlık” adı altında zalim düzenler var ettiklerini görüp, kendi gezegenlerine dönerken şükredecekler. Ama bunu, dünyalı çocukları da üzmeden anlatmak istiyorum. Yeterince üzülüyorlar zaten…

KALBEN YILIN KADINI SEÇİLDİ

GQ Dergisi tarafından “Yılın Kadını” seçildin. Senin için ne ifade ediyor?
– İsimleri, tarih kitaplarında geçmeyen, sokaklara verilmeyen… Emeklerinin karşılığını alamadan, ömürlerince çalışıp didinen, yitip giden… Televizyon ekranlarında ya da gazete sayfalarında karşılaşmadığımız… Ya da ne acıdır ki, ölüm haberleriyle okuyup unuttuğumuz milyonlarca kadın var bu ülkede… Onların izinde yürüyorum. Kadınım ben. Başka çarem yok. Herkesin, özgür ve adil yaşayabilmesi için kanunlar düzenlenene, taciz, tecavüz, cinayet bitene kadar mücadele etmek zorundayım. Haksızlıklara itiraz etmek zorundayım. GQ ailesine de bu fikirlere değer veren insanları görünür kılmak için çalıştıkları için teşekkür ediyorum.

KADINLARIN KÜÇÜLÜP DE CEPLERE GİRMELERİNİ İSTEYENLERE BAŞKALDIRMAYA DEVAM EDECEĞİM!

Dünyada da Türkiye’de de starlar -kadınlar daha fazla- müzikleriyle olduğu kadar, bedenleriyle de fizikleriyle de ön plana çıkıyor. Sen bunu kıran bir starsın. Çok güzelsin. Ama dayatılan kadın imajına bürüneyim gibi bir derdin yok… Yoksa var mı? Bir gün seni de Adele gibi kilo vermiş görecek miyiz?
-Bedenimizle uyum içinde var olmaktan yanayım. Kadınların küçülüp de ceplere girmelerini isteyen, kadınları, sürekli incelmeye, zayıflamaya ve ufalmaya mecbur bırakan, bu baskıcı çağda, vücudum üzerinde tahakküm kurmaya çalışan her bireye, kuruma ve yaptırıma başkaldırmaya devam edeceğim sabırla… İnsanların vücut haritalarını biliyor muyuz hem? O kadının bir hormon bezi rahatsızlığı sebebiyle kilo aldığını, diğer kadının reflü sebebiyle zayıfladığını mesela… Ve elbette bir soru daha: Erkeklerin vücutlarından da bahsedelim mi? Kıllarından? Yağlarından? Yara izlerinden? Organ boylarından? Kaslarından… Varsa tabi…

ANNEMİN RUHUYLA YÜRÜYORUM RÜZGÂRDA

”Kilo ver, kalk spor yap!” diye yorumlar gördüm Ekşi Sözlük’te. Sinir ediyor mu bunlar seni?
– Son bir senedir süper bir güç geliştirdim: “Seçici okuma.” Öfkeden ya da nefretten doğan, klişe ya da anlamsız, hiçbir sözle de sahibiyle de ilgilenmiyorum.

EN ZOR GÜNLERDE BİLE GİTARIM YANI BAŞIMDA KALEMİM ELİMDE

Şöhretin arttıkça seni sevmeyenler de artmış. Ki bu normal… “Drama Queen” diyenler var, “HDP, ete kemiğe bürünse böyle görünürdü” diyenler var, “Gözlüklü feminist” diyenler var… Ağırına gidiyor mu?
-Yok ya. Olumlu-olumsuz hiçbir şey ifade etmiyor bana bu yorumlar. İçimi açan, bana dünyayı gezdiren ve harika insanlarla buluşmamı sağlayan “aşk” gibi bir işim var. En zor günlerde bile, gitarım yanı başımda ve kalemim elimde. Sesim ve sözüm beni terk etmediler, sağ olsunlar. Kıymetli dostlar edindim hayatta. Annemin ruhuyla yürüyorum rüzgârda. Babamla barışmışım. Akrabaları arıyorum bayramlarda. Etrafımda büyüyen çocuklar var bana “Teyze” diyen, şanslıyım. Gençler var, ablaları olmuşum. Ekibimle, ailevi bir yakınlığa varacak denli düzgün bir iş ilişkisi kurduk. Sabah uyanıp kendime kahve yapıyor, bir dilim ekmek kızartıyorum. Davalarım, mücadelelerim var. Mutluyum ve huzurluyum ben yani. Dilerim bunları yazmaya değer görecek kadar bana zaman ayıran insanlar da mutludurlar, huzurludurlar. Bunun için dua edelim bu soru vesilesiyle!

DERMANI BULUNSUN BU VİRÜSÜN

Corona dönemi, senin açından nasıl geçti?
-Kayıpları olan herkese baş sağlığı diliyorum öncelikle. Sevdiğini kaybetmenin her türlüsü yok olmayan bir acı, izi kalan bir yara… Ayık, bilinçli ve açık görüşlü olmayı öğreniyorum 2020’de. Bizi bir araya getiren halleri anlamlandırmaya çalışıyorum. Ama henüz neyi en çok öğrendiğimi söylemek için erken. Dermanı bulunsun bu virüsün, dünyanın dört bir köşesine zengin-fakir demeden eşit dağıtılsın, her yaştan insan, bu illetten kurtulmanın yoluna sahip olsun…

EN SEVDİĞİM EDEBİYATÇILARDAN MURATHAN MUNGAN’IN ŞİİRİNİ BESTELEME ŞANSINA NAİL OLDUM

Murathan Mungan’ın, “Ben Uyurken Tut Beni” adlı şiirine beste yaptın. Zorlandın mı? Murathan’ın bir şiirine beste yapmak nasıl bir histi?
– Müthiş! En sevdiğim edebiyatçılardan birinin şiirini besteleme şansına nail oldum. Bir senfoni besteledim şiire. Öyle engindi çünkü şiirin duygusu. Birlikte çalıştığım tüm müzisyenlere, emeği geçen ses mühendislerine de şükran… En sevdiğim şarkılarımdan biri oldu.

HAYATIMIN “SAL” DÖNEMİNDEYİM KENDİMİN SALIYIM KÂİNATIN OKYANUSUNDA SALINIYORUM

‘’Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu”yla ortak çalışmalar yürütüyorsun. Kadın meselesinde, sence verilmesi gereken en önemli mesaj ne?
-Herkesin şunu anlaması gerekiyor: Her birimizin hayatı, eşit değere ve öneme sahip. Dilerim bu gerçeği, beraber kavrayabilir, bu korkunç cinayetlere ve zorbalığa, ivedilikle ve kalıcı olarak son veririz!

‘’Hayata sürekli mücadeleyle bakmaktan ve sürekli savaşmaktan yoruldum!” diyorsun. En çok neyle savaştın bugüne kadar?
– Bilgisizlikle, anlayışsızlıkla, kabadayılıkla, tacizle, hırsızlıkla, fiziksel ve ruhsal şiddetle, ayrımcılıkla, eşitsizlikle…

Şimdi hayatının nasıl bir dönemindesin?
– “Sal” dönemindeyim. Kendimin salıyım, kâinatın engin okyanusunda salınıyorum!

AŞK, BİRLİKTE ÖZGÜRLEŞMEK… GÜZEL VE MUTLU BİR DÜZENİN HAYALİNE ÖRGÜTLENMEK… AŞK, ANLAMAK VE DİNLEMEK…AŞK, KALMAK VE ÖĞRENMEK… BİR ANDA DEĞİL, HER ANDA…

AŞK SURETİNDE GİZLENEN “ZEHİRLİ YAKINLIKLAR”DAN UZAK DURUYORUM… ORUÇ GİBİ!

Âşık olduğunda nasıl bir Kalben çıkıyor içinden?
– Âşık olduğum kişiye özel bir benlik doğuyor her seferinde. Ama ortak örüntüler de var yaş aldıkça keşfettiğim.

Mesela?
– Değer ve sevgi vermeyi bilmemek… Şefkatsizlik… Yalancılık… Korkunun her türlüsünden doğan her türlü şiddet, dozunu aşan kıskançlık, hayatıma müdahale… Öncelik sıramı karıştırmaya ve birinci sıraya zorla yerleşmeye çalışan özgüvensiz ve iradesiz var oluş denemeleri… Şakası, kahkahası olmayan vücut, dokunmayı bilmeyen eller ve düşünmeyi bilmeyen zihin… Bunlarla aşk yaşanır sanmışım senelerce. İmkânsızmış! Aşk, birlikte özgürleşmek… Güzel ve mutlu bir düzenin hayaline örgütlenmek… Aşk, anlamak ve dinlemek… Aşk, kalmak ve öğrenmek… Bir anda değil, her anda… Aşk, elbiseye, ayakkabıya, telefona, vücuda, semte, diplomaya, ırka, dile, inanca, cinsiyete, kimliğe değil, ruha duyulan… Yani artık aşk suretinde gizlenen “zehirli yakınlıklar”dan uzak duruyorum, oruç gibi!

Yorum Bırak

4 × 5 =