HANDE ALTAYLI

Bize sözde uzlaşma yerine terbiyeli öfke gerekiyor.

Aslında arkadaş olunacak kadın. Ama özgür taylar gibi.

Kim zincir vuracakmış şaşarım. Biz, ancak romandan romana görüşüyoruz. Daha fazla olmuyor. Ama beğeniyorum Hande Altaylı’yı. Beyninin çalışma biçimini, kimselere benzemeyişini, gizemli halini, derinliğini, güzelliğini, cesaretini, gözü karalığını… Kocası Fatih Altaylı, Erdoğan’la o vıcık vıcık söyleşiyi tabii ki uzlaşma adına yaptığında, “Tut ki alkoliğim, sana ne!” diye tweet attı mesela. Yapıyor! Korkusu yok. Sevelim diye bir çabası da yok. Bu da onu daha sevilecek biri haline getiriyor. ‘Delice’ dördüncü romanı, bence en iyisi: “İnsanın yapamadan duramayacağı hatalar vardır. Tıpkı sevmeden duramayacağı insanlar gibi. Bizi biz yapan şeylerdi bunlar. Meryem’i  Meryem yapan da Aliço’yu hayatının hatası olarak seçmesiydi.” Okuyun derim. Daha da bir şey demem.

HANDE-ALTAYLI-2015-10Ve bir roman daha: ‘Delice.’ Diğerlerinden farklı. Neden?

-Bu, benim kendi sesimi en çok duyduğum roman da ondan. Ve en çok boğuştuğum… Bazı hikâyelerin insanın aklına değil kalbine geldiğine ve orada yazıldığına inanıyorum, ‘Delice’ benim için öyle.

Bu ‘Delice’ işe nasıl kalkıştın? İşin gücün yok mu roman yazıyorsun?

-Yok. Reklamcılığı bıraktığımdan beri tek işim yazmak. Yıllar önce ilk röportajımızda, “Yazmasan delirir miydin” diye sormuştun. Ben de “Yooo!” demiştim. Aradan geçen zaman içinde anladım ki, delirirmişim. Yazmak beni hayatın kendisinden ve sıradanlığından koruyor. Sen de Edremitlisin…

Bildiğin bir hikâye mi bu? Yoksa memleketin üzerine şahane bir şekilde uydurdun mu?

-Bildiğim hikâyeleri yazamam, anlatamam bile. Tamamen zihnin ürünü.

Roman, ‘uydurabilme’ sanatı mı?

-Uydurma ya da değil, bir dünya kurmakla ilgili. Hikâyenin zihnimde şekillenmeye başladığı günlerde kendimi bir şantiyede çalışıyor gibi hissediyorum, evler kuruluyor, yollar yapılıyor; dağ olmadı, deniz getirelim, çekin şu bulutları, güneş kimde?  Bu romanın sesi farklı! Hem eğlenceli hem hüzünlü. ‘Dondurmam Gaymak’ tadında… Bir tarafta eğlenceli tipler, bir tarafta acıklı bir öykü… Müthiş bir denge var.

Matematik mi yaptın? Yoksa kendiliğinden mi böyle aktı?

-İlk defa Delice’de yazmaya başladığımda, hikâyenin sonunu biliyordum. Çünkü aslında bir gecede kurdum bütün hikâyeyi ve sonra da aylarca uğraşıp yazdım. Matematik dersen, beni can evimden vurursun çünkü bence dünyadaki en güzel ve gerekli şeylerden biridir matematik! Geometri kitabı görünce hâlâ ağzımın suyu akar benim. Elbette matematik var işin içinde. Olmalı. HANDE-ALTAYLI-2015-3Bir yazara asla güvenemezsin! 

Her hafta bir, hatta birden fazla roman yazılıyor bu memlekette. İyi ki öyle… De… Seninkini okumak için insanları ikna et…

Sen ne vaat ediyorsun?

-Bir şey vaat etmek çok utandırıcı olur. “Elimden geleni yaptım!” diyebilirim. Meryem, bir tür ‘anti-kahraman’… Çirkin, ağzı bozuk, kavgacı… Bazen de kötü niyetli…

Bir romancı, böyle bir karakter yaratırken zorlanmıyor mu? Yoksa senin de entrikacı tarafların var da kullanıyor musun kahramanı? Bizi kötü emellerine alet mi ediyorsun?

-Meryem’i çok sevdim yazarken. Hatta, bir ara kitabın adını ‘Meryem’i Sevmek’ koymayı bile düşündüm. Böyle karakterlere yakın hissediyorum. Çünkü genelde kusurlarımız kim olduğumuzun altını daha iyi çiziyor. “Kahramanı kullanıyor musun” sorusuna gelince, sanırım her şeyi ve herkesi kullanıyorum yazabilmek için. Ve bu, giderek artıyor. Bazen kendimi bir yere sadece yazabilmek için giderken ya da biriyle sadece yazabilmek için konuşurken buluyorum. Öyle zamanlarda güvenilmez olduğumu düşünüyorum. Hatta kimi zaman, sırf yazabilmek için kendimi yaraladığımı ve bunun için başkalarını kullandığımı…

Gerçi zaten, bir yazara asla güvenemezsiniz!  Eğlendin mi yazarken?

-Hayır! Gayet sinir bozucu bir süreçti. Çünkü ben pek çok şanslı insan gibi günümün bir bölümünü yazmaya ayırıp, geri kalanında normal hayatımı yaşayamıyorum. Eve kapanıyorum, kimseyi görmüyorum, evden spora spordan eve… Çünkü çıktığım anda yazdığım şeyle bağım kırılıyor. Dişçiye gitsem ardından iki gün yazamıyorum.

Bize anlatmak istediğin neydi?

-Bilinçaltım bir şey demek istedi mi bilmiyorum ama ben sadece bir hikâye anlatmak istedim. Aliço’yu seven Meryem’in ve Meryem’i seven Kazım’ın ve gözlerini onlara dikmiş duran bir ‘Köy’ün hikâyesini…

Her yıl roman yazsam psikopat olurum

Bizi hangi açıdan eğitecek bir şey yaptın? Yoksa hiç mesaj verme kaygın yok ve canın istedi yazdın mı?

-İnsanları eğitmeye çalışacak birine benziyor muyum sence! Kendimi, kendime beğendirmeye çalışmakla geçiyor ömrüm.

Sinematografik bir roman olması tesadüf mü? Küt diye dizi olacak gibi duruyor… Kare kare, her şey insanın zihninde beliriyor… Yoksa bilinçli mi yaptın? Dizi olması mı niyetin? Senaryosunu da yazdın mı?

-Küt diye film olacak gibi olsa, daha çok sevinirim. Doğrusunu istersen ben ilk başta tüm bu hikâyeyi film olarak hayal etmiştim. Ama senaryosunu yazmak beni tatmin etmedi, istediğim kadar derine inemedim. Hep bir şeyler eksikti ve ben bu eksikleri tamamlamak için oturup romanı yazdım.

Kim oynasın istersin Meryem’i? Yazarken kimi hayal ettin?

-Aklımda ilk günden beri tek kişi var ve ondan başka kimsenin oynamasını istemem: Esra Bezen Bilgin. Haberi bile yok ama…

Artık sen romancı oldun mu? Böyle hissediyor musun? Yoksa daha kendine bir şeyler kanıtlamak ihtiyacın var mı?

-Sadece daha iyi yazmakla ilgileniyorum. Dört romandan sonra hâlâ romancı olamadıysam, bundan sonra da olamam herhalde.

Kendinde her yıl bir roman yazacak enerjiyi görüyor musun?

-Asla! Dedim ya, yazarken bütün kepenkleri indirip kendimi eve kapatıyorum diye… Her yıl bir roman yazsam, psikopat olurum. Yaşamaya vaktim kalmaz. Bazen oturup üst üste beş film izliyorum, bazen kendimi sokaklara atıp saatlerce soluksuz fotoğraf çekiyorum. Bunların hepsini yapmaya ihtiyacım var. Boş oturmaya, denize girmeye…

Toplum kavramıyla bazı dertlerim var

Nasıl olur da senin gibi, ultra şehirli, ateşli, modern, hatta had safhada modern bir kadın, mekânı köy olan roman yazar?

-Ultra şehirli, ateşli ve had safhada modern… Çok sinir birini tarif ettin! Pek ultra şehirli sayılmam, hâlâ karşıdan karşıya geçerken zorluk çekiyorum. Kuzey Ege köylerini iyi bilirim, çocukluğumdan beri hep oralarda gezindim ve içime işlediler. Kalbimin bir kısmı oralarda kaldı. Diğer taraftan, göründüğüm gibi yazacaksam, hep aynı kişi olacaksam ve hep aynı şeyleri söyleyeceksem, yazmanın nesi ilginç ki? Dünya benim kafamın içinde. Köy, kent, Türkiye ya da Norveç… Hepsi burada… Bir de biliyorsun Edremitliyim. Küçüklüğümden beri babamın peşine takılıp dağ, bayır gezdim. Sofralara oturdum, köy kahvelerinde bekledim, kulak kabartıp dert dinledim, muhtarlarla tanıştım, bakkallardan Eti Puf aldım, çocuk merakıyla traktörleri, eşekleri inceledim, paçalarımı sıvayıp derelerin kaygan taşlarında yürüdüm, arabanın arka koltuğunda uyuyarak eve döndüm. Hiç yabancı değil bana bunlar. Burnumuzun dibindeydi tüm o köyler. Bebek’ten Beşiktaş’a kadar olan mesafedeydi bazıları. O yüzden de Görece ilçesine bağlı Çakalağzı Köyü’nü hayal ederken hiç zorlanmadım.

Köyü nasıl konuşturdun? Canlı bir varlık olarak değerlendirmek ve bir roman kişisi haline getirmek nereden aklına geldi? Harika olmuş!

-Teşekkürler. Benim toplum kavramıyla bazı dertlerim var. Bireyin, toplum tarafından çok yaralandığını düşünüyorum. Hele bizimki gibi toplumlarda… Hepimiz bu kuralların içine doğduk ve uyum sağlamak zorunda kaldık, kimse fikrimizi alma zahmetine girmedi ve düzenin bir parçası olduk. “Neden” diye sorma fırsatı bile bulamadık. Meryem bunun farkında, toplumun gözleri olduğunu, kulakları olduğunu ve en kötüsü de her konuda bir fikri olduğunu biliyor. Meryem’i burada Meryem yapan şey de “Neden” sorusunu sorabilmesi. Düşmemiş bir kale olarak görüyorum ben onu, topluma karşı kendi varlığını savunmayı bırakmamış; yalnız, küçük ve inatçı bir kale.

HANDE-ALTAYLI-2015-840 YAŞIN PEK BİR FAYDASINI GÖRMEDİM

Bir kadının 40’lı yaşları nasıl tarif edilir?

-Bu sene üniversiteye başlamış olmak isterdim. Ve dersler de olmasın! Benim için ideal dünya budur. Yüzümdeki çizgiler için, “Oh ne güzel! Yaşanmışlık izleri” diyemeyeceğim, keşke olmasalardı. “40 yaşla ilgili iyi bir şey söyle” dersen, kendimi daha iyi tanımak bazen işimi kolaylaştırıyor. Mesela şimdi bu röportaj, fotoğraf çekimleri falan, alışık olduğumun dışında bir sosyallik hali. Böyle durumlardan sonra ben iki gün kendime gelemem. Evden çıkmam, kalbim çarpıp durur, huzursuzluk diz boyu, telefonları açmam. ‘Sosyallik koması’ diyorum buna. Eskiden, “Eyvah ne oldu bana!” derdim, şimdi durumu bildiğimden umursamıyorum. Başka bir faydasını görmedim 40 yaşın.

Fatih’i bir kenara koyalım sen nasıl erkeklerden hoşlanıyorsun? Nesiyle tavlar bir erkek seni?  -Bir erkek kabaysa çirkindir benim için. Kibar erkekleri severim. Ha bir de sakallı olsun.

İÇİMDE 5 KADIN SAÇ SAÇA BAŞ BAŞA

Senin içinde kaç kadın var?

Instagram’daki başka, romanları yazan, Fatih’in karısı başka, Zeynep’in annesi başka…

Yoksa sen hep aynı kadınsın da onlar hayatının değişik parçaları mı?

-Bazen kafamın içinde dört-beş kadın saç saça, baş başa kavga ediyor, birbirlerinin ağzını burnunu kırıyor gibi hissediyorum. Eskiden, bu beni yorardı. “Neden ben böyleyim?” diye hayıflanırdım. Artık umursamıyorum. Çünkü onların kavgalarından besleniyorum. Onlar sayesinde yazabiliyorum. İç barışı sağlarsam her şey biter.

Hayatının nasıl bir dönemindesin?

-“Daha huzurlu, kendini bulmuş, dingin” falan demek isterdim ama büyük yalan olur! Ama bak şu var: Giderek daha hevesli biri oluyorum. Ve daha az korkak. Şimdi mesela film çekmek istiyorum ya, eskiden olsa utanırdım, sıkılırdım, kötü bir şey yaparsam diye korkardım. Artık umursamıyorum, en fazla, kötü film yapan binlerce insandan biri de ben olurum. Ölüm yok yani ucunda.

 

HANDE-ALTAYLI-2015-6NE SEKSİ DÖNEMİ YOK ÖYLE BİR ŞEY

Fatih yaşlanıyor, sen güzelleşiyorsun ne iş?

-Televizyonda öyle görünüyor, durumu fena değil aslında. Benim de güzelleştiğim falan yok valla. Elimden geldiğince spor yapmaya çalışıyorum o kadar. En seksi dönemindesin…

Ne iş?

-Yok öyle bir şey. Olsa bilirdim!

FATİH DAHA İYİ KALPLİ, BEN DAHA BENCİLİM

Fatih’le ilişkinizin hangi evresindesiniz?

-Birbirimizi tanımaya çalışıyoruz.

Kim, kime daha teslim?

-O daha iyi kalpli, ben daha bencilim.

Tutkunun tarifi değişti mi senin için?

-Bence tutku tutkudur, aşk aşktır, sevgi sevgidir, seks de sekstir. Kola nasıl ayran olmuyorsa, bu duyguların da birbirine dönüşebileceğine inanmıyorum. Aşkımız, sevgiye dönüştü masalına da inanmıyorum. Sen sevdiğin bir adama âşık olmuşsun, aşk bitmiş sevgi kalmış, olan bu. Sevmediğin birine âşık olsan, aşk bitince her şey biterdi. Özellikle de tutku gibi ana hatları çok belirgin bir duygu için söyleyeceğim şu: Varsa vardır, yoksa yoktur!

HANDE-ALTAYLI-2015-2“SENİN CANIN SAĞ OLSUN” DEMEYİ UNUTTUK

Türkiye’nin siyasi durumu senin mutlu olmanı engelleyecek seviyede bir problem mi?

-Hem de fena halde. Beni en çok üzen de, insanlar arasında büyüyüp duran nefret. Ortak bir geçmişi paylaşıyoruz, nedir bu yabancılık hali? Belki dedelerimiz asker arkadaşıydı, belki biri, diğerinin hayatını kurtardı, belki senin anneannen onun çocuğunu doğurttu ya da baban onun babasına su verdi. O bir bardak suyun hatırı var aramızda. Bu ülkede yaşayan herkesin diğerinde hatırı var. Siyasetçiler ne söylerse söylesin, bizim birbirimizi sevmeye ihtiyacımız var. Dünyanın en güzel cümlesi, “Senin canın sağ olsun!” Biz, bunu söylemeyi unuttuk.

Peki bir kız çocuğu annesi olarak endişeleniyor musun?

-Bir kız çocuğu annesi, bir kadın ve bir insan olarak endişeleniyorum. Barış dönemlerinin en kötü etkisi savaşın nasıl bir şey olduğunu unutturması. Hepimiz kafamızı kaldırıp etrafımıza bakalım. Aklını kaçırmış komşularımıza, akan kana, birbirlerine kurşun sıkarken gözünü kırpmayan insanlara bakalım. Barışı korumak hepimizin boynunun borcudur…

FATİH İYİ Kİ YÖNETİCİLİĞİ BIRAKTI

HANDE ALTAYLI 5Fatih, yöneticiliği bıraktıktan sonra rahatladı mı?

-Hem de nasıl, büyük bir gerginlik kalktı üzerinden. Zeynep’le çok vakit geçirmeye başladılar.

Daha önemli ne var ki? Bu kadın olmaktan memnun musun?

-Bazen çok, bazen hiç.

Gelecek planların ne? Oldun mu sen? Daha ne gibi sürprizlerle çıkacaksın karşımıza?

-Yapmak istediğim her şeyi şimdi, şu anda yapmaya çalışıyorum. Gelecek planlanabilir bir şey değil, gelince bakarız…

TUT Kİ ALKOLİĞİM, SANA NE!

Fatih’in o çok konuşulan Erdoğan röportajında, “Tut ki alkoliğim sana ne!” diye tweet attın… Kocandan korkmadın, şimdi ki Cumhurbaşkanı’ndan da mı korkmadın?

-Korkmadım, korkmayı da düşünmüyorum!

Sana o günlerde “Kocanı eve alma!” diye tweet attılar, güldün mü, ne yaptın?

-Yok gülmedim. Zaten babamı kaybettiğim günlerdi, bir şeye gülecek durumda değildim.

O röportaj sende nasıl bir etki yarattı?

-Kızdım. Yaşam tarzımın daha şiddetli savunulmasını beklemiştim. Fatih, bir uzlaşma sağlamaya çalışıyordu ama bence demokrasi için bazen ‘sözde uzlaşma’ yerine ‘terbiyeli öfke’ çok daha gerekli olabiliyor. İnsanlar sokaklara çıktılar ve terbiyeli bir şekilde öfkelerini gösterdiler, çünkü buna ihtiyaçları vardı.

Fatih ne yaparsa kabul edemezsin?

-Bir sürü şey… “Adam öldürüp, beraber gömelim” diye bana gelmesin mesela…

NEREDEYSE HER GÜN O HİÇ TANIMADIĞIM ADAMI DÜŞÜNÜYORUM

Roman yazmak nasıl bir haz?  Nasıl bir faza geçiyorsun?

-Her baktığım yerde bir hikâye arıyorum. O hikâyeyi bulduktan sonraysa onunla yaşamaya başlıyorum. Kimse beni rahatsız etmesin istiyorum. Askere gider gibi o hikâyenin içine gidiyorum ve bitene kadar da oradan çıkmıyorum. Çok yalnız, çok üzgün ve çok mutlu oluyorum. Sızlanmayı sevdiğim için hep ne kadar sıkıcı olduğunu anlatıp duruyorum ama içten içe büyük bir mutluluk hissediyorum. Dış dünyaya mahkûm olmadığını bilmenin verdiği özgürlük duygusu var.

Meryem’le kendini özdeşleştirdiğin oluyor mu? Ya da onda senden parçalar var mı?

-Toplum takıntımız aynı, sorularımız… O benden daha sinirli ama bunun için haklı sebepleri var. Onun dışında hangi karakterin neresinde ne kadar varım, ben de bilmiyorum. Sonuçta bilinçaltı denen şeyin de parmakları var bilgisayarımın klavyesinde.

Sen de kafasına eseni yapan, doğru bildiğinden vazgeçmeyen bir kadınsın…

-Doğru ama genel olarak sakin biri sayılırım. Sadece kabalık karşısında büyük tepki veririm. Siyasi ya da insani, kabalığın hiçbir çeşidinden hoşlanmıyorum. Mesela Mehmet Pişkin’in intihar notundaki nezaket göndermesi beni öyle etkiledi ki, neredeyse her gün, o hiç tanımadığım adamı düşünüyorum.

Yorum Bırak