Hamlet, çürümüş bir krallığın içinde geçiyor. Şu anda da öyleyiz. Hepimiz, bir yıkılışa şahit oluyoruz!!!


GAİN’deki Hamlet, uzun zamandır izlenecekler listemdeydi, yıl bitmeden izlemeyi başardım. Kesinlikle başka bi kafa!! İzlemediyseniz mutlaka izleyin.
.
Sivas filmiyle Venedik Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’ne layık görülen yönetmen Kaan Müjdeci’nin yeni dizisinden söz ediyorum. Kaan’la İzmit’te bir at çiftliğinde buluştuk ve Büyükada’da at üzerinde yönettiği Hamlet’i konuştuk.
.
Kaan, Shakespeare’in ölümsüz eseri Hamlet’teki “çürüme” üzerinden, günümüz dünyasına bir eleştiri getiriyor. Bence çok çok sıkı bir iş çıkmış ortaya.
.
“Hamlet, çürümüş bir krallığın içinde geçiyor. Şu anda öyleyiz. Hepimiz bir yıkılışa şahit oluyoruz… Ben ilk defa bir yıkılışa şahit oluyorum. 20 yaşındaydım yükseldiler. 40 yaşındayım, çakılıyorlar!” diyor Kaan… Haksız mı???
.
Dizi hem mistik öğeleri barındırıyor hem de günümüzde tanıklık ettiğimiz olayları. Aynı zamanda müthiş bir oyunculuk şöleni izliyoruz. Oyuncuların hepsi tiyatro kökenli: Erdal Beşikçioğlu, Elit İşcan, Şebnem Bozoklu, Hatice Aslan, Ahmet Rıfat Şungar, Murat Kılıç, Çiğdem Selışık Onat, Cihat Tamer, Serdar Orçin, Mustafa Alabora… Gerçekten müthiş bir ekip! Hayvanlar da en az oyuncular kadar var hikayede…
.
Sanatsal bir dizi olmuş. Risk alınmış. Reytingi önemsemeyip, böyle çarpıcı ve kalıcı bir işe yatırım yapan Gain de koca bir alkışı hak ediyor.
.
Shakespeare’nin tiyatro eserini, dizi olarak günümüze uyarlayan Kaan, Hamlet’i kadın olarak karşımıza çıkıyor. “Bence Hamlet zaten kadın. Shakespeare, yaşadığı çağda kadın başrol olmadığı için erkek seçmiş diye düşünüyorum” diyor ve ekliyor, “Nerde erkeklerde o cesaret, o gözü karalık, o kadar detaycı düşünme…” Buna da bayıldım!!!
.
Kaan’ın Hamlet’i Danimarka Krallığı’nda değil, Büyükada’da “Fayton Krallığı”nda geçiyor. Hikayeyi, aristokratlardan alıp emekçilere indirgenmesi de harika bi fikir. Değişmeyense, bu krallığın da sömürü üzerine kurulması!!! Gücü yetenenin, güçsüzü acımasızca sömürmesi ve kendini haklı gördüğü bir düzen oluşturması!!!
.
O kadar güzel göndermeler ve buluşlar var ki… Emeği geçen herkesi, avuçlarım parlayıncaya kadar alkışlıyorum.

Venedik Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü kazandığın Sivas’tan sonra Hamlet’i çektin. Ben yeni izledim. Valla, harikalar yaratmışsın. Nasıl hissediyorsun?
-Sanki işten atılmış gibiyim! Her film bittikten sonra böyle bir boşluk oluyor. Ama bir taraftan da çok güzel bir his. İnsan, yaş almış, olgunlaşmış gibi hissediyor.

Ortaya çıkan, seni tatmin etti mi?
-Hem de nasıl! En çok Shakespeare’e layık olamamaktan korktum. Ama çıkan iş, içime çok sindi. Bir hayalime daha çentik attım. Ama tabii ki tek başıma yapmadım, müthiş bir ekiple çalıştım. Sinema bilgisine, birikimine inandığım pek çok insan izledi ve çok beğendi. Bu da beni çok mutlu etti.

Gain’de yayınlanan bu dizi, Shakespeare’in eserinden çağdaş bir uyarlama. Manyak bir işe kalkışmışsın! Ne tür zorluklarla karşılaştın?
-Zorluk demeyelim ona. Sorun çözmek diyelim. Bir Hamlet Okulu bitirmiş gibiyim! Hamlet, bir soylular hikayesi. Ama bu hikaye, sadece monarşiyle yönetilen ülkelerde olabilir. Bugün böyle bir yapı yok. Ben hikayeyi, günümüze taşırken, öncelikle demokratik bir yapıya aktarmaya çalıştım. E bu tabii çok büyük bir fark yaratıyor. Çünkü orijinal Hamlet’te, herkes birbirini öldürüyor. O dönemde, bunun büyük bir cezası yok. Ama günümüzde cinayet işlerseniz, polis devreye girer, hukuk devreye girer, hatta sabah programları bile devreye girer!

Suç ve adalet anlayışı farklı…
-Aynen öyle! Bu meseleye çok kafa yordum. Bir de Hamlet’in yazıldığı dönemde, iklim krizi gibi sorunlar yoktu. İnsan-hayvan ilişkisi de bugünkünden farklıydı. İnsan, yine hayvanı sömürüyordu ama sömürdüğünün farkında bile değildi. Bunu da uyarlamam gerekti. Bunları yaptıktan sonra, karakterleri tek tek tanımlamaya çalıştım. Orijinal Hamlet’te, iyi eğitim almış bir Danimarka Prensi var. Danimarka Prensi’nin büyük felsefi sorgulamalara girişmesi doğal. Benim Hamlet’im ise, 19-20 yaşlarında bir kız. Bir faytoncunun kızı. Onun ağzına, o Danimarka prensinin sözleri çok yakışmıyordu. Bu yüzden de, varlığı yokluğu pek belli olmayan ek karakterler yarattım. Aynı zamanda Hamlet’in o büyük cümlelerini, bazı karakterlere, iç sesleriyle söylettim. Bu tür değişikliklere gittim. Böyle böyle çağdaş bir uyarlama doğdu. Bir de, esas olarak, kelimeleri değil duyguyu çekmeye çalıştım. O yüzden de metni görselleştirirken hayvanlardan, doğadan yararlandım. Hamlet’teki duyguyu yansıtabilecek ve görselliği zenginleştirebilecek öğeler kullandım. Zor oldu ama iyi oldu. En azından ben, çıkan sonuçtan memnunum!

En başa dönelim… Her şey nasıl başladı?
-Valla, pandemi yaşanmasa, bu proje doğmayacaktı! Ben işleri çok akışına bırakan biriyim. Henüz gösterime girmeyen Iguana Tokyo filminin çekimlerini Almanya’da bitirdim, Türkiye’ye geldim. Geldiğim gün, tüm sınırlar kapandı. Festivaller de iptal oldu. “N’apsam?” derken, Hamlet’i yapmaya karar verdim. Boşluktan doğdu yani Hamlet. Sipariş üzerine yapmadım.

Büyükada peki?
– Mekan olarak bir adayı seçmemin sebebi, bir krallık gibi sınırları belli bir alana sahip olması. Kafamda Hamlet vardı ama atlar yoktu. Metin Erksan’ın da bir Hamlet’i vardır. Üzücü filmdir. Röportajlarını okuduğunuzda görürsünüz, yapmak istediği şeyler yaptırılmamış. Yapımcılarla ters düşmüş. Hadsizlik olarak algılanmasın, “Sen kimsin de böyle bir şeye kalkışıyorsun!” denmesin, ama kendi dünyamda, onunla bir bağ kurdum. Yarım bıraktığı işi tamamlamak istedim. Bir de Büyükada’da önemli bir şey keşfettim.

HAMLET BİLİYORSUNUZ, ÇÜRÜMÜŞ BİR KRALLIKTAN BAHSEDER. BÜYÜKADA’DA ATLARLA OLAN DURUM DA, DİREKT OLARAK “ÇÜRÜMÜŞ BİR FAYTON KRALLIĞI”YDI BENİM İÇİN

Nedir Büyükada’da keşfettiğin…
-Ne kadar büyük bir sınıf farkı olduğunu. Adanın, aristokrat bir yapısı var. Ama derinlerine indiğinizde, Vanlılar, Erzincanlılar var, seyisler, atlar var. Katman, katman… Hamlet biliyorsunuz, çürümüş bir krallıktan bahseder. Büyükada’da atlarla olan durum da, direkt olarak “çürümüş bir fayton krallığı”ydı benim için. Atlara işkence yapılıyor, yem verilmiyor. Doğuranın yavrusunu kesiyorlar, turistleri taşıyorlar. Turistler para veriyor, rant oluşuyor. Veterinerler rüşvet alıyor. Tüm bu yaşananlar, mikro düzeyde, bütün Hamlet hikayesini görmeme sebep oldu.

Neden uzun metraj olarak çekmedin peki?
-Çekebilirdim ama para bana dizi yapmam için verildi.

“Ben kim? Dizi çekmek kim!” demedin mi… Sen, sanatsal uzun metrajların adamısın sanki…
-Öyle bir ayrımım yok benim. Bu dizi de, sanat olmuşsa, olmuştur! Ben, bunu yapabiliyorum. Başka türlüsü nasıl yapılır bilmiyorum ki. Yani “sanat dizisi” olsun diye yola çıkmadım. Ben bunu “Kaan’ın dizisi” olarak yaptım. Ve özenerek yaptım. Ama yaptığım her şeyi öyle yapıyorum.

YAPIMCILAR RİSK ALMAK İSTEMEDİKLERİ İÇİN GENELDE TUTMUŞ KONULAR ÜZERİNE İLERLİYORLAR. BU AÇIDAN GAİN’İN HAMLET’E YATIRIM YAPMASINI ÇOK ÖNEMSİYORUM!

Bir “dizi matematiği” var. Ama sen, o matematiğin tamamen dışında bir iş üretmişsin. Bunu da çok takdire şayan buluyorum…
-Teşekkür ederim. Yapımcılar risk almak istemedikleri için, genelde tutmuş konular üzerine ilerliyorlar. O işin kalıcılığını filan da çok önemsemiyorlar. Bu açıdan Gain’in, Hamlet’e yatırım yapmasını çok önemsiyorum. Kesinlikle karışmadılar ve beni özgür bıraktılar. Gain’le anlaşma süreci de, kolay bir süreç oldu. Masaya oturduk, projeyi anlattım, “Tamam, yapalım!” dediler. Beni hiç yormadılar. Kabul etmeleri beş dakika falan sürdü. Enerjim onları etkiledi galiba. Gözümden “Ben bu diziyi yapacağım” enerjisi fışkırıyordu. Yapımcılar aslında korkarlar biraz benden. Çalışması çok kolay bir insan değilim. Çok talepkarım. O yüzden Gain’e bir kere daha teşekkür ediyorum, bana inandıkları için.

Hikaye sağlam. Oyunculuklar mükemmel. Müthiş de çekmişsin…. Ne anlatmak istedin Shakespeare’in bu ölümsüz eseriyle insanlara?
-Bir çıldırma hali Hamlet! İçinde yaşadığımız dönem de, tam böyle bir dönem. Karakterimizin, yaşanan olaylarda çektiği “yabancılığı” görüyoruz. Çürümüş bir krallık var ve kız yani benim Hamlet’im, giderek deliriyor! Tüm bunlar, hiçbirimize yabancı gelmiyor, di mi? Çünkü bunların hepsi şu anda Türkiye’de birebir yaşanıyor. Eserde, çürümüş bir krallığın içindeyiz. Şu anda da öyleyiz. Hepimiz, bir yıkılışa şahit oluyoruz! Ben ilk defa bir “yıkılış”a şahit oluyorum. 20 yaşındaydım yükseldiler, 40 yaşındayım çakılıyorlar. Ben bile, bire bir her şeylerine şahit oldum, oluyorum. Zaferlerine, kahramanlık hikayelerine, darbelerine, yaptıkları devrime… Haksızlıklarına, ahlaksızlıklarına… Hepsine şahit oluyorum! Çok acayip bir şey! Bir Alman böyle bir şeye şahit olamıyor. Veya bir İsviçreli. Bizler, bir Alman’ın 200 senede şahit olacağı şeye, son 20 senede şahit olduk, oluyoruz. Tüm bunları anlatmak istedim.

HER FİLM YAPTIĞIMDA, BİR TEZ KONUSU BİTİRMİŞ GİBİ OLUYORUM. AMACIM ASLINDA, BİR ŞEYİ GÖSTERMEK DEĞİL, BİR ŞEYİ GÖRMEK. KENDİM BİR ŞEYLER GÖRÜYORUM. GÖRMÜŞKEN DE ORTAYA BİR ESER ÇIKIYOR!

Bayağı Shakespeare’le aşık atmışsın! “Ben bunu da yapabilirim”i mi göstermek istedin? Ne bu: Kendi kendine meydan okuma mı?
-Ben her film yaptığımda, bir tez konusu bitirmiş gibi oluyorum. Ve aslında bilgileniyorum, gelişiyorum. Oradaki her bir oyuncudan ayrı bir ders alıyorum. Benim amacım aslında bir şeyi göstermek değil, bir şeyi görmek. Kendim bir şeyler görüyorum. Görmüşken de ortaya bir eser çıkıyor.

Senin Hamlet’in bir kadın! 19-20 yaşında faytoncu bir kız… Şahane de… Nerden esti?
-Bence Hamlet zaten kadın. Shakespeare, yaşadığı çağda, başrol kadın olmadığı için erkek seçmiş diye düşünüyorum. Sözlere filan baktığınızda da çok derinlikli, çok incelikli. Bir erkeğe ait olamayacak kadar. Dişil enerji var Hamlet’te…

Erkeklerde o cesaret, o gözü karalık mı yok sence? Ya da o kadar detaylı düşünemiyorlar mı?
-Hem öyle hem de erkeğin o kadar problemi yok bence. Erkek o kadar yabancılık çekeceği bir dünyaya doğmuyor. Erkek, hazır bir dünyaya doğuyor. Kadın daha yabancılaştığı bir dünyaya doğuyor. Yani bir erkeğin -bu benim kişisel fikrim- o kadar yabancılaşması için daha feminenleşmesi lazım. O yüzden bu hazır dünyaya doğmuşken, niye bu konfor alanını bu kadar çok sorgulasın ki? Sorgulamıyor. Dolayısıyla o sözleri, bir erkeğe söyletmek istemedim. Çünkü öyle bir hakkı yok. Zaten o kadar büyük lafları yakıştıramıyorum bir erkeğe. Erkekler daha ilkel…

Bu Hamlet uyarlamasında sen, kelimelerden ziyade, duyguyu mu çekmeye çalıştın?
-Elbette! Tiyatro duayenleri, zaten bu cümlelerle karşılıklı oynuyorlar. Ben burada sinema yapıyorsam, duyguyu yansıtmam gerekiyordu. O yüzden doğadan ve hayvanlardan yararlandım. Çünkü o duyguyu, en doğal haliyle, hayvanlarda görebiliyorsunuz. Sinemada Hamlet’in örnekleri var ama çok kötü. Neden? Çünkü tiyatronun aynısını yapmaya çalışmışlar. Duyguyu verememişler. Tiyatronun aynısını yapacaksak, sinemaya ne gerek var? Japonya’da Noh Tiyatrosu var. 196’ya yakın oyun var. Hepsi, bin küsur yıllık oyunlar. Düşün, binlerce yıldır aynı oyunları oynuyorlar. Oyuna girmeden önce, size izleyeceğiniz oyunun sinopsisini veriyorlar. Yani bildiğiniz bir hikayeyi izliyorsunuz. Ama farklı yorumlarla. Benim de çıkış noktam bu. Çok yorumlanan bir metni başka bir şekilde göstermek istedim. Ve Hamlet, bence, bunun için en doğru metin. Metin Erksan da yapmış, “Bir de ben yapayım!” dedim.

Sen kendini efsane Metin Erksan’la aynı yere mi konumluyorsun…
-Metin Erksan’ın Metin Erksan’lığı efsane, yaptığı Hamlet efsane değil! İkisi farklı şeyler. Ben, kendimi herhangi bir yerde konumlamıyorum. Ama ben de bu piyasada iş yapan, eser üreten bir insanım. Metin Erksan neyse, ben de oyum aslında. Niye Metin Erksan böyle bir tabu olsun ki. Bizden önce doğmuş olması bir şey ifade etmiyor. Ego değil bu. Sıra bize geldi, biz film yapıyoruz. Bizden sonrakiler de yapacak. Bana niye saygı duysun benden sonraki? Kim takar beni.

FİLMLERDEN DEĞİL, BERLİN’DEKİ BARDAN PARA KAZANIYORUZ

“Sinemanın ekonomik getirisiyle çok ilgilenmiyorum açıkçası, bana bir şey öğretsin istiyorum sinema” diyorsun. Bu ne demek şimdi?
-Hala Berlin’deki bardan para kazanıyoruz demek! Abimle birlikte götürüyoruz o işi. Ara ara, benim sinema sevdamdan bıkıyor. Her sene beni işten atıyor, sonra yeniden alıyor.

Berlin hayatın devam yani…
-Ben her filmde yeni bir hayat kuruyorum. 1,5 yıl Tokyo’da kaldım. Japonya’da bir hayat kurdum. Hamlet için Büyükada’da bir hayat kurdum. Şimdi de Fransa’da bir hayat kuracağım.

Adını neden Hamlet koydun?
-Çünkü bunun bir Hamlet uyarlaması olduğunun bilinmesini ve literatüre öyle geçmesini istedim. Hamlet yazınca Google’a, çıksın yani! Bir de şu an içinde bulunduğumuz durumla alakalı, şu an yıkılan krallığa çok iyi bir gönderme. İsmi başka bir şey olsaydı, o gönderme yerine ulaşmazdı.

Atlar sana ne öğretti?
-Valla, bir sürü kız arkadaşımın bana öğretemediği şeyleri, atlar öğretti. Ama yanlış anlaşılmasın. Kız arkadaşlarımın suçu yok, hıyarlık bende. Sabretmeyi mesela, atlardan öğrendim. Karşımdaki atı olduğu gibi kabul etmeyi, ona zaman vermeyi… Ben senaryo yazarken çok sabırlıyım ama normal hayatta çok sabırsızım. Ama bir at söz konusuysa sakin, sabırlı ve yavaş olacaksın. Çünkü at birdenbire çıldıran bir şey. Hiçbir sebebi yokken birdenbire zıplıyor, bir şeylere kızabiliyor.

MÜGE ANLI İÇİŞLERİ BAKANI OLSUN!

ANNEM DE CİDDİ BİR MÜGE ANLI HAYRANI. ONU KURTARICI OLARAK GÖRÜYOR

Orijinal metinde Hamlet, tiyatro gösterisiyle katille yüzleşiyor. Senin Hamlet’inse katili bulmak için reality show’a başvuruyor. Bunu enfes buldum! Nasıl geldi aklına…
-Evet, o ilginç bir buluş oldu. Sebebi annem! Ne zaman Ankara’ya evine gitsem, bakıyorum Müge Anlı izliyor… Ama 24 saat! Müge Anlı aşağı, Müge Anlı yukarı. Annem ciddi bir hayranı. Onu kurtarıcı olarak görüyor. Cumhurbaşkanlığı’na adaylığını koysa, ona verecek oyunu! E ben de sinir oluyorum.

BENCE, RESMİ KURUMLAR İÇİN UTANÇ VERİCİ BU PROGRAMLARIN BAŞARISI. DEVLETİN POLİSİ, GÖREVİNİ YAPMADIĞI İÇİN, İNSANLAR REALİTY SHOW’A BAŞVURUYOR!

Neden?
-E çünkü çok tuhaf bir durum! Bence, resmi kurumlar için utanç verici bu programların başarısı. Burada devletin ciddi bir beceriksizliği var. Devletin polisi, görevini yapmadığı için, insanlar reality show’a başvuruyor. Olacak şey mi bu! Bir televizyon programında, cinayet çözülür mü? Kadın, cinayetleri çözüyor, kahraman oluyor, bir de üstüne para kazanıyor. Yanlış anlamayın, benim kadının şahsıyla problemim yok.

BEN İÇİŞLERİ BAKANI OLSAM, POLİSİMİ KARŞIMA ALIP SORARIM. “KARDEŞİM SİZİN ÇÖZEMEDİĞİNİZİ MÜGE ANLI NASIL ÇÖZÜYOR?” DERİM

Neyle problemin var?
-Olayın konseptiyle. Ben İçişleri Bakanı olsam, polisimi karşıma alıp sorarım. “Kardeşim sizin çözemediğinizi Müge Anlı nasıl çözüyor?” derim. Bence program, devleti aşağılıyor. Devlete diyor ki, “Sen beceriksizsin! Ben adalet getireceğim, çünkü sen getiremiyorsun. Cinayeti ben çözeceğim!” Devlet de, buna “hay hay” diyor. Çok acayip değil mi? Müge Anlı sürekli polise teşekkür ediyor ama madem polis çözüyor bu işi, programdan önce çözseydi ya… Bence Müge Anlı, onların işini yaparak polisi küçük düşürüyor. Polise güveni de sarsıyor bu. Ha, polise güvenmeli miyiz? Müge Anlı bize, güvenmemiz gerektiğini de söylüyor. Durum gerçekten absürd. Müge Anlı’nın yaptığı iş, aslında güvenlik bakımından ne kadar kötü olduğumuzu gösteriyor. Biz vergimizi Müge Anlı’ya vermiyoruz ki, devlete veriyoruz ama suçluları Müge Anlı buluyor! Madem öyle, vergimizi Müge Anlı’ya verelim, ya da kadını emniyet müdürü yapsınlar. Hatta gerçekten bu kadar iyi adalet sağlıyorsa, e o zaman gitsin, İçişleri Bakanı olsun!

ANLAYACAĞINIZ, BUGÜNÜN ÇÜRÜMÜŞLÜĞÜ BÖYLE ÇÖZÜLÜYOR. BENİM HAMLET’İM DE, KATİLİ BULMAK İÇİN MÜGE ANLI’NIN Kİ GİBİ BİR REALİTY SHOW’A BAŞVURUYOR

EKİBE VE OYUNCULARA TEK TEK TEŞEKKÜR EDERİM

Seçtiğin oyuncuların hepsi muhteşem: Erdal Beşikçioğlu, Elit İşcan, Şebnem Bozoklu, Hatice Aslan, Ahmet Rıfat Şungar, Mustafa Alabora… Sektirmeden kabul ettiler mi?
-Sağ olsun ettiler. Canlarım onlar benim. Beni samimi ve gerçek buldukları içindir. Özellikle tiyatro kökenlileri seçtim. Hamlet’i onlar da çok seviyor. Günümüze uyarlama buluşlarımı da sevdiler. Tek tek hepsine teşekkür ederim. Görüntü yönetmenimiz Máté Herbai. Kendisiyle Iguana Tokyo’da da çalıştım. Macar bir görüntü yönetmeni, o da müthiştir. Aklımdaki şeyleri onunla paylaştım. Ondan sonra, adım adım dünyamız oluştu. Sanat yönetmenlerimiz ise Emre ve Meral Yurtseven. Bu dünyanın oluşmasında onların da çok büyük katkıları oldu.

GAİN’İN FARKLI BİR VİZYONU VAR. HAMLET’İN BU VİZYONU BİRAZ DAHA GENİŞLETECEĞİNİ, YAPIMCILARA CESARET VERECEĞİNİ DÜŞÜNÜYORUM

Dijitalde, “sanatsal dizi” izlenir mi?
-Hamlet, bir eser. İzlenmesinden ziyade kalıcı olmasını düşündük. Zaten sonunda izlenecek. Herkes sırası geldiğinde izleyecek. GAİN gibi platformlar bu anlamda önemli bir cesaret gösteriyor. O yüzden kalıcı olmaları gerektiğini düşünüyorum. Çünkü hem piyasanın hem de benim gibi iş üreten insanların nefes almasını sağlıyorlar. Sözünü ettiğim nefes almak da, sadece ekonomik bir şey değil. Yazdığınız şeyin çekilmiş olmasını kastediyorum. Bu tip platformlar bunu sağlıyor. Yapımcılar riskli işten nefret ediyorlar, Hamlet de riskli bir işti. Ben de yapımcı açısından riskli bir insanım. Ama Hamlet, bu riskin alınabilir değerde olduğunu gösterdi. O açıdan Gain’in yaptığı şey çok değerli. Benim anlamadığım, bu kadar berbat iş varken, yapımcılar, bir berbat iş daha yapmayı nasıl kabul ediyorlar! Ama berbat olmama ihtimali olan bir iş yapmayı kabul etmiyorlar. Zengin kız-fakir oğlan hikayesi mesela; iyi çekerseniz iyi olur, berbat çekerseniz berbat olur. Ama öbür tarafta iyi çekilirse, harika olacak riskli bir iş var, ona sıcak bakmıyorlar. Biraz vizyonla alakalı bir durum. Gain’in farklı bir vizyonu var. Hamlet’in bu vizyonu biraz daha genişleteceğini, yapımcılara cesaret vereceğini düşünüyorum.

TÜRK DİZİLERİNİN SADECE PEMBE DİZİLERDEN İBARET OLMADIĞINI GÖSTERİYORUZ

Bu arada Hamlet, Series Mania’da yarışan ilk Türk dizisi oldu…
-Evet. Bu önemli. Çünkü Türk dizilerinin sadece pembe dizilerden ibaret olmadığını gösteriyoruz. Bir de bu festivallerde yer almak, ekipleri farklı ülkeden isimlerle kurabilmenizi sağlıyor. Güvenilirliğiniz artıyor. Her şey para değil, parasını verip getiremediğiniz bir sürü kişi oluyor. Gelmiyorlar Türkiye’ye. Önce itibar kazanmamız gerekiyor. O yüzden yurt dışı festivallerinde yarışmak, ödül almak çok değerli. Bizlere yeni ufuklar açıyor.

EVCİLLEŞTİRİLMİŞ BİR KURT. 10 AYLIK. KURTSAL ÖZELLİKLERİ ÇOK YÜKSEK AMA VAHŞİ DEĞİL.
BENİ GÖRÜNCE TEDİRGİN OLUYOR, “ISIRACAK BENİ BU MANYAK YİNE!” DİYOR 🙂

Şimdi ne var peki gündeminde?
-İki tayım var! Haftada üç gün bu çiftliğe geliyorum. Tayların her şeyleriyle ilgileniyorum. Biri yaklaşık bir yıl sonra koşacak, o heyecanlandırıyor beni. Üzerinde çalıştığım yeni senaryolar var. Dream Girl diye bir senaryo yazmıştım, onu çekeceğim seneye.

Gelelim kurduna…
-O, bir wolfdog. Evcilleştirilmiş bir kurt. 10 aylık. Kurtsal özellikleri çok yüksek ama vahşi değil. İnsanlardan biraz uzak duruyor. Ama biz onu sosyal yetiştirdik.

Evin içine giriyor mu?
-Tabii, tabii. Kız arkadaşım Beril eve alıyor. Hatta bizimle uyuyor…

Hiç tedirgin hissetmiyor musun?
-Yok ya! O, tedirgin oluyor beni görünce, ısırıyorum onu çünkü. “Yine ısıracak bu manyak beni!” diyor!

Yorum Bırak

17 − 1 =