Gençliğin Sırrı Beyinde

Bayramda, Prof. Dr. Derya Uludüz’ün ‘Gençliğin Sırrı Beyinde’ kitabını okudum. Hem de altını çize çize…
.
Bazı şeyleri biliyordum, bazılarını yeni öğrendim. Beyin sağlığımızı korumak, ‘yeni hayatımız’da artık çok daha önem kazandı. Yaşam tarzımız, beslenme düzenimiz, hatta hayata bakış açımız… Tüm bunları, bi nöroloji profesöründen duymak çok iyi geldi. Ahmet Ümit de, ‘Her doktor biraz Sherlock Holmes’tür’ diye güzel bi önsöz yazmış kitaba.
.
İstanbul’da denk geldik, yakalamışken, merak ettiğim pek çok şeyi sordum Derya Hoca’ya. Kırmayıp, bitmek tükenmek bilmeyen sorularıma cevap verdiği için teşekkür ederim.
.
Dünya Başağrısı Derneği Komitesi Eşbaşkanı ve Pediatrik Başağrıları Dünya Çalışmaları koordinatörü olan Derya Uludüz Hoca’yla sadece beyinle ilgili konuşmadık. Bütüncül tıbba da değindik.
.
İki post halinde buradan okuyabilirsiniz ya da daha uzun halini profildeki linkten…
.
Kitabında beyin ve beden sağlığı için formüller, stresle baş etmeyi kolaylaştıracak ipuçları ve beynimizi güçlendirmemizi sağlayacak pratik öneriler bulacaksınızzz. Ben okuyun derim..

Hocam, bayramda, “Gençliğin Sırrı Beyinde” kitabınızı okudum. Ve pek çok şey öğrendim. “Ortalama insan ömrü uzadı ama hastanelerle, doktorlarla geçen süre de uzadı!” diyorsunuz ve ekliyorsunuz, “Sağlıklı bir uzun ömür yaşamanın 2 temel kuralı var. Birincisi, hekimlerin yapması gerekenler, diğeri kişilerin yapması gerekenler…”
-Aynen öyle!


Hekimlerle başlayalım…

-Vücudun bir bütün olduğunu unutmamamız gerekiyor. Nöroloji hekimi olarak, hasta bize baş ağrısıyla geldiğinde, onu tanıyoruz. Ama arada, bir de göğüs ağrısı şikayetinden söz ederse, “O konu, benimle ilgili değil” diyerek göğüs doktoruna yolluyoruz. Böylece o hastayı, baş ağrısı için bir nörolog, göğüs ağrısı için bir göğüs doktoru, regl kanamaları için de bir kadın doğumcu takip ediyor! Tüm bu hekimler de genellikle birbirinden habersiz oluyor! Birçok ilaç veriyoruz ve hasta elinde ilaç poşetiyle dolaşıyor. İşte bu nedenle, “Bir yerlerde eksik ve yanlış var. Bunun düzeltilmesi lazım!” diyorum.

Peki öneriniz…
-Tıp eğitiminde her branşı, meyve ağacının dallarına benzetelim. Ağaçta, hangi meyvenin bozulduğundan çok, gövdede veya kökte hangi hastalık ya da hasar var ona odaklanmalıyız. Her belirti, her ayrıntı, her şikâyet, gerçek hastalığı bulmada önemli bir ipucu olabilir. Ben de diyorum ki, aslında o önemli ipucunu yakalamanın tek yolu, “bütüncül sorgulayıcı tıp yöntemi”ni kullanmaktır.

Kitapta, bu işi, Komiser Kolombo’nun cinayet çözme işine benzetiyorsunuz…
-Evet. Kolombo, dizinin sonunda bize, ayrıntılarla suçluyu nasıl bulduğunu anlatana kadar, bizler bu ayrıntıların, cinayetle ilişkili olduğunu düşünemiyoruz. Tıpkı, farklı branşlara ait şikayetlerin bize bağımsız göründüğü gibi… Örneğin, bana baş ağrısıyla gelen bir hastayı sorguluyorum: “Hashimoto nedeniyle ilaç kullanıyor. Değerleri normal ama hala el ve ayaklarında soğukluk, kabızlık, yemek sonrası hazımsızlık, uykusuzluk, gaz ve depresyon şikâyeti var.” Şimdi bu hastaya klasik tıpta nasıl bir uygulama yapacağız? Gaz için zencefil, depresyon için antidepresan, kabızlık için kayısı, ağrıları için ağrı kesici ve akupunktur, uykusuzluk için uyku ilacı mı vereceğiz? Tamam, bunlar belki bir süre hastayı rahatlatır. Ama bu, bütüncül bir yaklaşım değil. Biz bu hastada, kişiye özgü neler biliyoruz? Bunları bilmeden şikâyete yönelik tedavi yapmak, klasik tıpta da alternatif tıpta da bize bir fayda sağlamaz. Bana yıllardır, tanı kılavuzlarına göre “migren tanısı” alarak, pek çok ilaç kullanmış, birçoğundan da yan etkiler almış ama baş ağrıları devam eden hastalar geliyor. Dinliyorsunuz, evet tanı tipik migren gibi düşünüyorsunuz. Ancak sistematik ve bütüncül düşündüğünüzde, migren gibi davranan aslında farklı sorunların olduğunu görüyorsunuz. Yani tek yönlü düşünerek hastayı çözebilmeniz mümkün değil! Belki geçici iyilik hali görülebilir. Ama bir süre sonra hasta size daha şiddetli şikayetlerle gelecektir.

Bir de kitapta, “Hastalıklar henüz ortaya çıkmadan önlem almak, sağlığın temel anahtarıdır!” diyorsunuz…
-Kesinlikle! İşte burada da devreye, “koruyucu hekimlik” giriyor. Şanslıyız ki son birkaç yıldır, aile hekimleri, koruyucu hekimlik konusunda çok uğraşıyor. Ayrıca koruyucu hekimliği ön plana çıkarma çalışmaları başladı.

Gelelim bizim yapmamız gerekenlere…
– Sağlığımız ve vücut dengemiz için dikkat etmemiz gereken 8 ipucu var. Bunları uyguladığımızda, daha genç, daha sağlıklı ve mutlu bir hayata kavuşmuş olacağız. Bu 8 biyolojik parametrenin dengede tutulmasına yönelik sorgulama, gerektiğinde ayrıntılı tetkiklerle temel sorunu ortaya koyma, hastalıkların önlenmesinde en önemli anahtardır.

Neler bu 8 ipucu?
-Mitokondriler, Toksinler, Sindirim sistemi ve bağırsaklarımız, Uyku, Harika ve lezzetli besinler, Hormonlar, Egzersiz, Stressiz bir hayat… Hastalıkların anlaşılmasında ve önlenmesinde, hekime başvurmadan, topluma olarak yapabileceğimiz çok şey var. Altta yatan nedenleri ortaya koymada, aslında bizim ailemizden gelen genetik yatkınlığımız, yaşamda yaptığımız bazı hatalar, yani vücut dengemizi bozacak bir fazlalık (toksinlere maruz kalma, alerjenlere maruz kalma, stresli bir hayat döngüsü, kötü beslenme) veya eksiklikleri (hormon dengesi, uyku, egzersiz, sosyal ilişkiler) sorgulamalı ve bunları düzeltme yoluna gitmeliyiz. Kitapta, bu nedenleri görebileceksiniz. 8 ipucunu ayrıntılı incelemeden önce, kendinizde sağlığınızla ilgili neler eksik ya da neler fazla önce test edeceksiniz. Her bölümün başındaki test kısmında, soruları kendinize sorup, nerde yanlış yaptığınızı öğreneceksiniz ve yanlışları düzeltmek için çaba gösterdiğinizde hem hastalıkların ortaya çıkmasından korunmuş olacak hem de var olan hastalıklarınızın kontrol altına alınmasını kolaylaştıracaksınız!

Son dönemde Demans, Alzheimer gibi hastalıklar çok daha sık görülmeye başladı…
-Doğru. Çünkü teknolojiyle yaşam süresi uzadı. Teknoloji çağıyla hayatımıza giren yanlış yaşam alışkanlıkları da maalesef bu hastalıkların sıklığının artmasında bir diğer etken. Endüstriyel fabrikasyon beslenme, sinir bozan keşmekeş şehir trafiği, büyük şehirlerde yaşayanlar için ses ve elektromanyetik dalga kirliliği, kapalı ortamlarda tüm gün masa başı çalışma ve hareketsiz bir yaşam, stresli ve yorucu bir günden sonra, gece saatlerce seyrettikten sonra televizyon karşısında uyuyakalma, hafta sonunu kapalı alışveriş merkezlerinde geçirme ve sağlıklı oksijenden mahrumiyet, yaşama ait sıkıntılar ve tüm bunların neden olduğu stres, bize bu hastalıkları da beraberinde getirdi.

Sizin de kitapta da belirttiğiniz gibi, bir sağlıklı beslenme furyası başladı. Sürekli hangi besinin neye iyi geleceği, hangi besinin bizi hasta edeceği yönünde bilgi bombardımanına maruz kalıyoruz. Alzheimer’dan uyku sorununa, hipertansiyondan migrene her derdin devası beslenmede mi?
-Beslenme tabii ki önemli. Ancak iki konu var ki, beslenmenin önüne geçiyor. Bunlardan bir tanesi stres, diğeri uyku. Siz istediğiniz kadar sağlıklı beslenin, aşırı stresli bir hayatınız varsa, vücudunuz iltihaplanmaya (enflamasyon) ve paslanmaya (oksidasyon) başlamış demektir. Zaten kronik hastalıkların zemininde yatan da iltihaplanma ve paslanmadır. Dikkat edin, inanılmaz sağlıklı besleniyorsunuz ama hala göbek etrafındaki yağları eritemiyorsanız, işte orda stres faktörü ve kötü yaşam koşullarınız devreye giriyor. Stres anında, kortizol stres hormonu salgılanır ve kortizol, uzun vadede, vücuda en çok zarar veren hormonlardan biridir. Sağlıklı beslenseniz dahi, kortizolün yaptığı iltihaplanmadan kurtulmanız mümkün değil. İkinci önemli nokta da kalitesiz uyku. Nedir kalitesiz uyku? Günde 7 saatin altında veya 9 saatin üzerinde uyumak ve uyku saatlerinin kayması. Uyku, vücudu yenileyen tüm organların tamir edilmesi ve düzgün çalışması için düzenleme yapılan en önemli zaman dilimidir. Uykunun faydaları saymakla bitmez. Bu nedenle sağlığın anahtarını arıyorsak, önce uykudan başlamamız gerekiyor!

BEYİN DİYET DEĞİL SAĞLIKLI BESLENME İSTER!

“Beyin, diyet değil, sağlıklı beslenme ister” diyorsunuz…
-Evet. İltihaplanma, paslanma ve toksin yükü, vücudu hastalıklara götürür. Beslenme düzeninizde öğün atlamamak, ilk önceliğiniz olmalı. Öğün atladığınızda, beyin, tehlike algısı yaratır ve strese girerek, yine stres hormonu kortizolü üretir. Bunun yanında, metabolizmanız daha yavaşlar ve aslında tersine, bir süre sonra daha fazla kilo alırsınız. İltihaplanma karşıtı beslenmek gerekiyor. Zerdeçal, yeterli ve dengeli Omega 3’ten zengin besinler, keten tohumu, karalahana, ıspanak, pazı gibi koyu yeşil yapraklı sebzeler, zeytinyağı, ceviz ve mor meyvelerle besleneceğiz.

Tamam, hastalıklardan uzaklaşmak için toksinlerden uzaklaşmak da şart. Ama ev temizlik malzemelerinden duvar boyasına kadar, her şeyin toksik olduğunu siz de söylüyorsunuz. Bu toksinlerden tamamen kurtulamayacağımıza göre etkilerini en aza indirmeyi nasıl başaracağız?
-“Toksin yüklenmeniz var” dediğimizde, hastalar, hemen bizden çabucak toksinlerden arınacakları bir diyet programı talep eder. Ama toksin atılımı, geçici bir programdan ziyade, bir yaşam biçimi olmalı. Bu yaşam biçimi: Ağır metaller, toksinler ve elektromanyetik radyasyon gibi çevresel toksik maddelerden kaçınmayı, sağlık durumunuz elverdiği ölçüde, sauna ve egzersiz yardımıyla aşırı yağ birikimlerini azaltarak toksik maddelerin vücuttan uzaklaştırılmasını, daha sağlıklı beslenmeyi ve yeterli sıvı tüketmeyi, stresi azaltmayı, vücut direncini artırmayı ve düzenli uykuyu içerir. Karaciğerden toksinlerin atılma aşamalarında, antioksidanlar dediğimiz destek besinler önemlidir. İyi bir beslenme; brokoli, brüksel lahanası, karnabahar, yeşillik, soğan, sarımsak, zencefil, kereviz içermelidir. Sağlıklı bir vücut için bazen lezzetli yiyeceklerden vazgeçmeniz gerekebilir. Karın şişkinliği ve hazımsızlıktan kurtulmak için diyetinize sağlıklı yağları eklemelisiniz. Ama bu yağlarla beraber karbonhidrat, şeker almamalısınız. Organik hayvansal yağlar sağlıklıdır. Doğal sızma zeytinyağı en iyi yağdır ve salatalarda harika olur. Ama zeytinyağı, pişirmede kullanılmamalıdır. Isınınca kimyasal yapısı bozulur ve sağlıksız bir hale gelir. Soya, mısır ve ayçiçek yağı çok toksik kimyasallar üretir.

DERYA ULUDÜZ HOCA’DAN TAVSİYELER

  • Mutfak alışverişiniz için organik bir pazara gidin! Çiftçilerin doğrudan ürün sattığı bir pazarı veya yerel çiftliği ziyaret edin.
  • Kendi probiyotiğinizi yapın.
  • Fermente gıdalar, bağırsak florasını düzeltmenin en kolay yoludur. Lahana turşusu, sindirim sistemimizin iyileşmesi için harika bir besin. Yemeklerden 10-15 dakika önce, birkaç kaşık lahana turşusu suyu içmek, sindirime önemli ölçüde yardımcıdır.
  • Çocukların yemeklerine, 1-3 kaşık lahana turşusu suyu eklemek, onların sindirim sistemlerini zararlı maddelerden korur.
  • Yeterli miktarda su için. İdrarınız açık sarı renkten daha koyuysa, yeterince su tüketmiyorsunuzdur.
  • Sabah, güne 1 su bardağı içine taze limon sıkılmış zencefilli su içerek başlayın. Suyunuza limon eklemeniz, karaciğerin temizleme işlemini kolaylaştırır.
  • Zencefil, metabolizmanızı hızlandırarak toksin atılımını kolaylaştıracaktır. Pancar, havuç, kırmızı soğan, patlıcan ve sarımsak antioksidandır. Sarımsak, ağır metalleri karaciğerden atar.

  • Tansiyon takibinizle, her gün bir diş sarımsak yiyin veya sarımsak takviyesi alın.
  • Yeşil çay, antioksidan özelliğiyle genetiğimizde DNA hasarını önler, karaciğerden toksin atılmasını hızlandırır.
  • Plastiklerin çoğu, sıcak ortamda, içerdikleri zehirli kimyasalları sızdırırlar. Besinlerinizi plastik şişelerde değil, cam kavanozlarda satın alın. Neredeyse kullandığınız tüm makyaj ürünlerinin, plastik kutuları olduğunu fark ettiniz mi? Bunların vücudunuza zarar verdiğini ve birçok rujda kurşun olduğunu biliyorsunuzdur! Birçok saç bakım ürünü, içerdiği toksik kimyasallardan dolayı saçınızı kurutur. Yiyemediğiniz hiçbir şeyi cildinize sürmeyin!

KIRIŞMAZ, SU GEÇİRMEZ GİYSİLERDEN UZAK DURUN!

  • En doğal ev temizliği ürünlerini kendiniz hazırlayabilirsiniz. Sirkeli suyla temizliğinizi yapabilir, limonlu suyu yağ sökücü ve metal parlatıcı, sirke ile zeytinyağı karışımını ise mobilya parlatıcısı olarak kullanabilirsiniz.
  • Sentetik, polyester, akrilik kumaşlar direkt toksin kaynağıdır. Kıyafetleriniz aracılığıyla cildinizden vücudunuza toksinler ilerleyecektir. Kırışmaz, su geçirmez giysilerden uzak durun. Bir sonraki kıyafet alışverişinizde, yüzde 100 organik, pamuk, bambu, kenevir veya keten gibi doğal kumaşlar tercih edin.
  • Kuru temizlemeye götürdüğünüz giysileri, giymeden önce havalandırın. Tabii aslında en iyisi kuru temizlemeye hiç giysi götürmemektir!

CEP TELEFONUYLA KONUŞURKEN KULAĞINIZA YAPIŞTIRMAYIN, ARAYA PARMAĞINIZI KOYARAK ETKİYİ AZALTABİLİRSİNİZ!

  • Cep telefonları, daha çok haberleşme için kullanılmalı. Günde 45 dakikadan fazla, cep telefonuyla uğraşmamak gerekiyor. Bina içinde konuşurken, pencereye yakın durun. Bu şekilde telefonun çekim gücü artacağından, zararlı etkisi de azalacaktır.
  • Bağlantı kurulurken telefon, baştan biraz uzakta tutulmalıdır. Konuşurken kulağınıza yapıştırmayın, araya parmağınızı koyarak etkiyi azaltabilirsiniz.
  • Telefonu göz, göğüs, karın ve üreme bölgelerinden uzak tutun. Kemerde veya pantolon cebinde değil, arka cepte ya da el çantasında taşıyın. Arka cepte ise telefonun arka yüzü, vücuda değmeli.

BEBEKLERİN YANINDA CEP TELEFONUYLA KONUŞMAMAYA ÖZEN GÖSTERİN!

  • Cep telefonunu kulaklıkla kullanmak idealidir. Özellikle kablolu kulaklıkların, radyasyon etkisi oldukça düşük. Araç kullanırken kulaklık ile olsa bile cep telefonu kullanmamaya çalışın. Çünkü hareket halindeyken telefon, sürekli farklı baz istasyonlarından radyo-frekans dalgaları alıyor ve daha da fazla radyasyon yüklenmenize neden oluyor.
  • Bebeklerimizin beyin ve vücut gelişimleri henüz tam olmadığından, yanlarında telefonla konuşmamaya özen gösterin.

  • Mümkün oldukça açık hava egzersizlerini tercih edin.
  • Eğer sağlığınızla ilgili en önemli 3 şeyi sayıyorsanız: Vücut ısısı, nabız, tansiyon. Buna dördüncüsünü de eklemelisiniz: Adım sayısı. Günde ortalama 7 bin adımı hedeflemelisiniz.
  • Egzersize, hafta içi 2 gece yürüyüşle başlayın. Sık yapılan şu hatalardan da vazgeçin; Egzersiz yapınca her şeyi yemek için vizeyi aldık diye düşünüyoruz, bu doğru değil. İkinci hata ise egzersiz için zamanınızın olmadığını düşünmek. Bir plan yapın ve her boş dakikayı değerlendirin. Bir 10 dakikalık kardiyo bile bunun için yeterli olacak.
  • Dünya Sağlık Örgütü, haftada 5 gün ve en az 30 dakika, orta yoğunlukta egzersiz öneriyor. Ben diyorum ki, beyin sağlığınız için, yeter ki biraz hareket edin. Haftada 3 gün 20 dakika ile başlayın, buna “aralıklı egzersiz” diyoruz. Bunu yapmaya başladıktan bir süre sonra, egzersizle ortaya çıkan enerji ve iyi hissettiren hormonlar, iyice artacağı için siz zaten daha fazla egzersizi, kendiniz yapmak isteyeceksiniz. Önemli olan başlamak ve beyni egzersiz yaptığınıza ikna etmek.

MAKSİMUM BEYİN PERFORMANSINA SAHİP OLMAK İÇİN BEYNİNİZ SİZDEN ÇOK FAZLA ŞEY İSTEMİYOR4 BASİT İHTİYACI VAR.

  1. İyi beslenmek: Vücudumuzda, beyin hücreleri dahil tüm hücreler sürekli yenilenir. Beyin hücreleri kendilerini üç ayda bir yenilerken cildiniz 30 günde bir yenilenir. İyi besin, hücre gelişimi ve yenilenmesi için yakıttır. Yediklerimiz beynimizi doğrudan etkiler. Fastfood ile beslenirseniz, “fastfood” gibi bir beyniniz ve kilolu bir vücudunuz olur.
  2. Dinlenmek: İyi bir uyku beyin için olmazsa olmaz ihtiyaçtır.
  3. Rahatlamak: Arkadaşlarınız ve sevdiklerinizle geçen zaman, attığınız kahkahalar beyni fazlasıyla rahatlatır. Buna ek olarak yalnız başınıza açık havada yürümek veya yoga-meditasyon yapmak beyin için çok faydalıdır.
  4. Hep canlı kalmak: Sürekli yeni değişiklikler, yeni heyecanlar arayın. Yeni bir spora başlayın, yeni yerler keşfedin, yeni bir dil öğrenin ve kitap okuyun. Beyni sürekli aktif tutmak sinir hücrelerini canlı tutar ve besler.

YAŞINIZ KAÇ OLURSA OLSUN, BEYİN HÜCRELERİ KENDİNİ YENİLEYEBİLİYOR

Belli bir yaştan sonra vücudumuzu fabrika ayarlarına döndürme şansımız var mı?
-Elbette! Yaşınız kaç olursa olsun, bugün artık biz biliyoruz ki, beyin hücreleri kendini yenileyebiliyor. Hiçbir şey için geç değil. Her yaşta sağlığı geri kazanmak bir derecede mümkün. Ancak tabii temel amaç, kronik hastalıklar ortaya çıkmadan “dur” diyebilmek. O nedenle tüm amacım, yazdığım bu kitabı bir başucu gibi okumanız ve erken yaşlarda önlemleri alarak geleceğe sağlık yatırımı yapmanız!

BİR DE BU ÇIKTI BAŞIMIZA: DİJİTAL BEYİN YORGUNLUĞU

Dijital beyin yorgunluğu nedir?
– Cep telefonları artık hayatımızın bir parçası. Onlar olmadan, bir odadan diğerine bile gidemiyoruz. Günde ortalama 72 kez cep telefonumuzu kontrol ediyoruz. Yani uykumuz dışında her 15 dakikada bir ekrana bakıyoruz. Ama kimse bize cep telefonuyla konuşmanın, onu her kullandığınızda beynimize verdiği zarardan bahsetmedi. Bugünlerde mesajlaşma, e-postalar ve sosyal medya olmadan hayatı hayal etmek zor. Ne var ki, tüm bu elektronik bağlantının getirdiği üç büyük olumsuzluk var: Birincisi, vücudunuza çok ciddi oranda radyasyon yüklüyoruz. İkincisi, ekranlara bakma süresi uykunuzu etkiliyor. Üçüncüsü de bu sürekli bağlılık, “tepkisel veya dikkat dağınıklığı” modunda çalışmamıza neden olabiliyor. Cep telefonlarıyla konuşmak, radyasyona maruz kalmayı artırdığı gibi, siz konuşmasanız bile, çok fazla cep telefonuyla konuşulan ortamda iseniz, pasif sigara içiciliğine benzer şekilde cep telefonunun zararlı etkilerine maruz kalıyorsunuz.

Cep telefonlarının en önemli etkisi nedir?
-Isınma etkisi. Çocukların kafatası erişkinlere göre çok daha ince. Dolayısıyla cep telefonu kullanan çocukların ısınma etkisi, erişkine göre 10 kat daha fazla. Unutkanlık, hafızada bulanıklık, sara nöbetleri gibi çok ciddi sıkıntılar söz konusu olabiliyor. Cep telefonlarının yaydığı radyasyon, genetiğimizi dahi etkiliyor.

“Dijital beyin yorgunluğu” diye bir kavramdan söz ediyorsunuz…
-Evet. Sürekli bir yorgunluk, zihinsel bulanıklık ve tükenmişlik hissediyoruz. Hatta, sık sık baş ağrısı, göz yorgunluğu ve uykusuzluktan mustaribiz… Bu belirtilere “dijital beyin yorgunluğu” diyoruz. Algılamamız yavaşladı. Beynimiz allak bullak ve nedenini kestiremiyoruz. Beyin elektrik ağımız, yoğun dijital zorlanma altında karışmış durumda. Ve bir türlü toparlayamıyoruz. Uykumuz bölünüyor, konsantre olamıyoruz, iş ilişkimize sosyal ilişkilerimize bile bu durum olumsuz yansımış durumda.

Yorum Bırak

4 − 1 =