Eve kapanmak… Sakin olmak ve lüzumunca yaşamak

Hepimiz gibi ben de birkaç gündür kendimde değildim. Sevmediğim bir filmin içindeydim. Film hala sevimsiz ama bugün ben biraz daha iyi durumdayım. Sebebi, Psikiyatr Dr. Gülcan Özer’le yaptığım röportaj. Okuyun, size de iyi gelecek. Kesin bilgi…


Fotoğraflar: Fethi Karaduman

Kafayı yemek üzereyiz, tavsiyeleriniz neler?
-Öncelikle mutlaka doğru ve tıbbi kaynaklardan bilgilenmeliyiz. Bilgi kirliliğinin yarattığı sıkıntı fena. Bir de kriz, kendi içinde yeni krizler üretebiliyor. Boşalan market rafları, karşılanamayan ihtiyaçlar, dehşete kapılan çocuklar ya da ters köşe, “Bize bir şey olmaz! Abartmayın!”cılar. Bunların hepsi yeni kriz sebebi…

Ne yapacağız peki?
-Neredeyse hepimiz, “14 gün kuralı”nı biliyoruz. Evimize kapanmamız, elimize yüzümüze mukayyet olmamız ve vücut direncimiz iyi tutacak şekilde beslenmemiz gerektiğini biliyoruz. Bunları uygulayacağız. Bundan sonrasıysa, SAKİN OLMAK VE LÜZUMUNCA YAŞAMAK.

Herkes şaşkın…
-Elbette. Sosyal medya, yazılı ve görsel basındaki insanlar da buna dahil! O yüzden kimi ya da kimleri takip edeceğimiz meselesi de önemli. İlle de bilimsel kaynaklar ve bilim insanları diyorum…

DİKKAT! DEHŞETE KAPILMA YA DA DUYARSIZLAŞMA… İKİSİ DE İŞLEVİ BOZAR 

Hepimiz, birkaç haftada yeni bir “hayat normalizasyonu” kuracağız. Çare yok, hepimiz bunu yapacağız…

Sosyal medya takibini sınırlamayı öneriyor musunuz?
-Kesinlikle! Günde 1-2 kezle sınırlı kalmalı. “Uyaran fazlası”, “dehşete kapılma” ya da “duyarsızlaşma”yla kendini gösterebilir. İkisi de işlevselliği bozar. Ki böyle bir durumda, aslolan işlevselliği korumaktır…

Bu dönem haliyle kaygılarımız tavan…
-Bu çok normal. Buradaki kırmızı çizgi; kaygılarımızın, bu süreci yönetmenin önüne geçmemesi. “Her an, kötü bir şey olacak” duygusunu, yaşadığımız sürecin, hakikatine yönlendirebilmek esas olan. Bunu başarmalıyız. O zaman, “Güvenlikteyiz, evimizdeyiz, bulaştırma yahut bulaşma riskinin dışındayız!” diyecek hale geliriz. O zaman da kaygılanacak mevzu, rasyonel olarak azalır. Hepimiz, birkaç haftada, yeni bir “hayat normalizasyonu” kuracağız. Çare yok, hepimiz bunu yapacağız…

Yaşadıklarımızdan bir şeyler öğreneceksek, onlar neler olmalı?
HIZLI BİR TRENİN İÇİNDE GİBİ YAŞADIĞIMIZI, etrafımızı ve kendimizi göremez halde olduğumuzu… FARK EDER MİYİZ?
Şu fani dünyada, sevdiklerimizin gözüne, gönlüne ne vakittir bakamadığımızı… Ruhumuzun geride kaldığını… Evimizdeki koltuğu, çiçeği, masadaki yemeği bile göremediğimizi… Hepimizin hep ama hep ACELESİ olduğunu…. Bütün bunların da gerçekte bir “kandırmaca” olduğunu fark eder miyiz?

Umarım önümüzdeki günlerde yeni bir dünyaya uyanacağız. Dileğim, sokakların, evlerin, ruhların temizlenmesi yönünde…

ÖLECEĞİMİZİ UNUTURAK YAŞIYORDUK… BU SON OLAYDA, ”HAKİKAT” SERT ŞEKİLDE MESAJINI VERDİ…
Kendimizi ve hayatı yeniden okumamız gerekiyor

Hayatımızın öncelikleri mi değişiyor?
-İnşallah değişir. Önümüzdeki günlerde, değişip değişmediğini göreceğiz. İnsan canlısının en güçlü kaslarından biri UNUTMAK. Hepimiz, öleceğimizi unutarak yaşıyoruz. Ki bu, yaşayabilmenin, bir topluma uyumlanmanın ön koşulu tamam ama bu kadarı da fazla! Kayıplar yaşıyoruz, hayatın önceliklerini elden geçiriyoruz, “Fani dünya!” diyoruz ve unutuyoruz. Bu vakte kadar olan hikaye buydu… İnsanlık ve onun sunuları, neredeyse daima insanı yok ediyor. Bu son yaşadığımız olaydaysa, “hakikat”, sert şekilde mesajını verdi. Üstelik, “Her şeye muktedirim!” dediğimiz, kulelerimiz içinde korunduğumuz vakitte şaşırttı bizi. Bu defa, sınav, çalışmadığımız yerden geldi! Değişim, kolay bir hikaye değil. Ama bu olayda hem ailelerimizin içine çekildik küçüldük hem de dünyanın bütünüyle bir olduk. Mevzu, üst model sosyolojik ve felsefi dönüşümleri içerebilir, ya da o güçlü kas güncellenir ve yine UNUTURUZ!

Nelerin farkına varmamız gerekiyor?
-Fani olduğumuzun! İnsan olduğumuzun… Kalp kırdığımızın… Neredeyse, daima kendimize torpil geçtiğimizin… Doğanın adaletli olduğunun… Kendimizi ve hayatı yeniden okumak gerekeceğinin…

“DÜN”ÜN DERDİ “ŞİMDİ”NİN ÖNEMSİZİ OLDU…

Dünün derdi, şimdi’nin önemsizi mi oldu?
-Şimdilik evet. Gündem öyle güçlü ki memlekette, hızla eskiyor ve önemsizleşiyordu… Hele son yıllarda, biz; bir gün öldürülen kadınları, ertesi gün mültecileri, sonraki gün ise, siyasi atışmayı aynı şiddetle seyrettik ve aynı şiddetle UNUTTUK… Dünya, bu mevzuda bizden daha acemi! Onlar ne yapar, nasıl atlatır bilmem ancak bizim öncelikli derdimiz, nasıl atlatırız’dan ziyade, çok hızlı unutur muyuz olmalı… Akut dönemde, yani önümüzdeki günlerde, elbette hayatta kalmak öncelikli olacak. Kendisiyle baş başa kalanlarımız, iki adım daha atıp düşünecek… Eskinin mağduru, bugünün mağdur edeni olanlar, hayatı işiyle tarif edenler, mutlu olmakla haklı olmayı karıştıranlar, çocuğunun yediği yemek miktarıyla bunalıma giren anneler, kayınvalideyle restleşen gelin hanımlar, mağduriyetini gelinden çıkaran valide sultanlar, babalığı para kaynağı olmakla sınırlayan adamlar, “yan baktın”la küsen, “aslında onu demek istedin”le yükselen sesler, diliyorum ve umuyorum ki, önemini kaybedecek. Bunun ne kadar derin ve hakiki olduğunu ise zaman sınayacak…

YILLARDIR DUYARSIZLAŞMANIN ROMANINI YAZIYORUZ HEPİMİZ!

Biz, hızla giden bir trenin içinde mi yaşıyorduk? Ne etrafımızı ne kendimizi göremez halde miydik?
-Aynen öyle! İki adım ötedeki savaşa, nükleer tehlikeye, kaygan zemine, öfkeye, şiddete bir şekilde alışmıştık. Kulelerimizde, etrafımızdaki korunaklı alanı arttırarak, yaşayıp gidiyorduk. “Enikonu bir köy var uzakta, o köy de benim köyüm değil!” tadında yaşayıp gidiyorduk. Sonra gördük ki: “Dünya olmuş bir köy ve hepimiz içindeyiz.” Bu, büyük resim. Yıllardır duyarsızlaşmanın romanını yazıyoruz hepimiz!

Gelelim kendi resmimize: Aynı evin içinde yaşayan, birbirini görmez, duymaz olan ahaliye… Bence bu, bir fırsat! Madem mecbur evdeyiz, kim bilir belki birbirimizi hatırlarız, anlatabiliriz, dinleyebiliriz… Haklı olmayı mühimsemeyiz… Acelemiz yok, yavaş yavaş hatırlarız birbirimizi…

Ve öncelikler meselesi mühim diyorsunuz…
-Çoook. Elden geçmeli diye düşünürüm hep. İş güç, aşk meşk, çoluk çocuk, ana baba, eş dost… Hepsi değişen vakitlerin şampiyonu. “Hayat gailesi” denen, illaki durulmayan, durduğumuzda oyundan çıktığımız hikayemiz, büyüdüğü görülemeyen çocuklar, telefonla idare edilen ana babalar, mutsuz kadınlar, mutsuz adamlar, ömrünü emeklilik sonrasına postalayan şahsiyetler… Mecbur durduk… Hayat durdu çünkü… Kafayı çevirmezsek göreceğiz ki, sahiden, kendimizi ve birbirimizi göremez duyamaz haldeyiz… Ama insan canlısı bu, yakınlığa ihtiyacı var, şefkate, sevilmeye, anlaşılmaya ihtiyacı var…

İNSANLIK, DOĞAYI, İTİP KAKABİLDİĞİ HİZMETKARI GİBİ GÖRDÜ… DOĞA DA İNTİKAMINI ALDI!

Salgın günlerinde herkes olup biteni, kendine ve hayatta durduğu yere göre gerekçelendirmeye çalışıyor…
-Kimi, “Tabiat Ana’nın intikamı” diyor.
-Kimi, “Özümüzden uzaklaştık” diyor.
-Kimi, “Günahlarımızın cezası olarak bu geldi” diyor.
-Kimi, “İnsanlık yeni bir eşiğe geçiyor, bu bir prova” diyor.
Siz, nasıl değerlendiriyorsunuz?
-Zor soru. Kendi jenerasyonumun, uzun yıllar çeşitli isimlerde tanıdığımız çevre aktivistlerini anlamadığımızı, hatta, “İşi gücü yok mu bunların?” tadında okuduğumuzu düşünürüm. Benim naçizane bu mevzuyla ilgilenmem ve bilgilenmem, kızım sayesinde oldu. Onun izlettirdikleri ve okuttuklarıyla kendimden utandım. İnsanlığın olağanüstü kendini beğenmiş olduğunu ve doğayı, hizmetkarı, üstelik kötü davranılan, itilip kakılan hizmetkarı gibi gördüğünü ve bunun fena halde yanılsama olduğunu düşünüyorum. Ezcümle oyumu, Tabiat Ana’dan yana kullanırım elbet!

“HAYAT GAİLESİ” DEDİĞİMİZ ŞEY, KAPİTALİZMİN BİZE NAKŞETTİĞİ DAHA ÇOK TÜKETME ÜZERİNE KURULU BİR ALDATMACA’dır!

“Hayat gailesi” dediğimiz şey aslında bir kandırmaca mı?
-Valla, bu tarifi, kendi çocukluğum ve gençliğimden fena halde hatırlıyorum. “Nasılsınız?” sorusunun en bildik cevabıydı. O vakitler, bunun bir ezberi olduğunu bilmezdim. Yıllar ve epey patinaj yaptıktan sonra, hayat gailesinin, kapitalizmin bize itinayla nakşettiği tüketme, daha çok tüketme, ille de ihtiyaç fazlası tüketme oyunu olduğunu, kurtuluşunun neredeyse olmadığını anladım! “Eller yukarı, madem oyun budur!”u usulünce oynadık hepimiz. Elbette kayıplar verdik, çocuklar, gençler sınavlarla sınıflandı, başarılı olmak para kazanmakla eşleşti, koştuk nefesimiz yetmeyene kadar, sonra da öldük zaten… Elbette bir kandırmaca! Hepimizi aynı paketin içinde tutan, yönetmeyi kolaylaştıran filmin adıdır “hayat gailesi.”

PARA KAZANMAK, BAŞARILI OLMAK SAYILDI… BAŞARILI OLMAYI MUTLU OLMAK ZANNETTİK… OYSA, BU KAVRAMLAR AKRABA BİLE DEĞİL!

Kafası kesik tavuklar gibi oradan oraya koşturmak aslında, şiddetin ve öfkenin çaresizliği mi?
-Aynen öyle!

Peki suçlu kim? Suçlu kapitalizm mi?
-Hayır, suçlu, insan canlısı! Kendisini ideolojilerin, grupların içinde yok eden, ayrıksı olmaktan ürken, yaşadıklarından öğrenemeyen, uyum için kimliğini satan, hatta hiç var etmeyen insan canlısı… Başarılı olmak, açık ara para kazanmakla okunur oldu. Ve daha dramatik olan, başarılı olmayı ve mutlu olmayı sırt sırta zannettik. Oysa onlar, akraba bile değil! Farklı sülalelerin çocukları… Yeni ve yenilenmiş anlam malzemelerine ihtiyacımız var… Dilerim bu virüs sayesinde bambaşka bir dünyaya uyanırız ve ruhlarımızı temizleriz…

Yorum Bırak

18 + sixteen =