Duygusal bağışıklık, duygusal sağlık ve kaliteli iletişim üzerine

İşte bu… Yakaladım onu sonunda! Psikolog Dr. Guy Winch, daha önce de Türkiye’ye gelmişti, Marka Konferansı için. O zaman yakalayamamıştım. Bu sefer Lipton’un global kampanyası #konuşalımartık kapsamında bir konuşma yapmak için buradaydı. Pek çok şey öğrendiğim bir röportaj yaptım. Umarım sizin de hoşunuza gider.

Guy Winch’in, onlarca dile çevrilen pek çok kitabı var, eğitimler, seminerler veriyor, TED konferansları dünyada 20 milyon kişi tarafından izleniyor. “Duygusal duygusal sağlık” “duygusal bağışıklık” ve “kaliteli iletişim” gibi kavramlardan söz ediyor. Bunların öneminin altını çiziyor. Hatta, “Okullarda duygusal sağlık dersleri olmalı!” diyor. Çünkü “fiziksel sağlığımız” söz konusu olduğunda, mesela bacağımız kırıldığında, ne yapmamız gerektiğini bildiğimizi belirtiyor. Ama “duygusal sağlığımız” söz konusu olduğunda, yani terk edildiğimizde, aldatıldığımızda, hayal kırıklığına ya da başarısızlığa uğradığımızda ne yapmamız gerektiğini bilmediğimizi anlatıyor. Çeşitli egzersizler veriyor. Beynimizin oto kontrolünü ele geçirmemiz gerektiğini ve negatife sarmaya meyilli olan beynimizi, nasıl pozitife çevirebileceğimiz konusunda tüyolar veriyor. Bana çok ilginç geldi.

Aynı zamanda duygusal bağışıklığımızı, kaliteli iletişimle güçlendirebileceğimizi anlatıyor. Konuşmak, konuşurken karşındakinin gözünün içine bakmak, dinlendiğini hissetmek, açık olmak, kısacası, “Yüz yüze iletişimin, yerini hiçbir tutamaz!” diyor. 15 dakikalık iyi bir sohbetin bile olumlu etkilerini anlatıyor. “Yemek sofrasına telefonsuz oturun!” diyor. “Sevdiklerinizle telefonsuz alanlar yaratın ve yüz yüze iletişim için zaman ayırın” diyor. Daha pek çok şey… Ömer’e ve Alya’ya bu röportajı sesli okudum. Özellikle de güne şükrederek başlama ve bardağın dolu tarafını nasıl görebileceğimiz kısımlarını.

Dünya çapında tanınan psikolog Dr. Guy Winch, Lipton’un “Konuşalım Artık” kampanyası kapsamında Türkiye’ye geldi…

İstanbul’a hoş geldiniz. Marka Konferansı’na da gelmiştiniz, o zaman sizi kaçırmıştım. İşte şimdi burada yakaladım… Ben de 20 milyon işi tarafından izlenmiş TED videolarınızı ilgiyle izleyip, etkilenenlerdenim. Bizler, fiziksel yara aldığımızda, mesela bacağımız kırılınca, nasıl tedavi ettireceğimizi biliyoruz. Ama duygusal bir yara aldığımızda, yani başarısızlığa uğradığımızda, yalnızlık hissettiğimizde, reddedildiğimizde ya da aldatıldığımızda tam olarak ne yapacağımız bilmiyoruz. Fiziksel sağlığımız bizim için çok önemli ama duygusal sağlığımızı çok da iplemiyoruz. “Duygusal sağlık” neden önemli?
-Çünkü duygusal sağlığımız, fiziksel sağlığımızla birlikte genel sağlığımızı oluşturur. Tamam biz, bu ikisi arasında bir bağ olduğu biliyoruz ama günlük yaşamda üzerinde düşünmüyoruz. Bu yüzden şöyle bir karşılaştırma yapıyorum: Yüz yıl önce, fiziksel sağlığımızı anlama noktasında neredeysek, bugün de duygusal sağlığımızı anlama noktasında oradayız…

Çok gerilerdeyiz yani…
-Evet. Çok da umursamıyoruz. Umursasak bile, elimizde yeterli bilgi yok. Var olanı da günlük hayatlarımızda pratik olarak nasıl kullanabileceğimizi bilmiyoruz. Kayak yaparken düşersek mesela, ilk yapacağımız şey, kendimizi kontrol etmek olur di mi, “İyi miyim, değil miyim?” diye. İşte duygusal olumsuzluklar yaşandığında da bu alışkanlığı edinmemiz gerekiyor. Kendimizi kontrol etmeli ve “İyi miyim? diye sormalıyız. Henüz buralara varamadık. Birileri tarafından reddedildik mesela -ki ağır bir travma bu, herkes için ağır, etkilenmeyen insan yok- biz n’apıyoruz? Ya gidip sarhoş oluyoruz ya deliler gibi çikolata yiyoruz, kendimizi yemeğe veriyoruz ya da günde 20 saat boyunca dizi veya film izliyoruz. Bu tür şeyler… Ama bunlar, yaşanan duygusal sorunla başa çıkmak için doğru yaklaşımlar değil…

RUHUMUZA DA YARA BANDI YAPIŞTIRABİLİRİZ!

Reddedilince n’apacağız yani? Ruhumuza “yara bandı” mı yapıştıracağız?
-Aynen öyle! Böyle anlarda biraz daha iyi hissetmek için yapabileceğimiz küçük egzersizler var. Beş dakika sürüyor. Ve evet, bir tür bir “yara bandı.” Yapacağımız şu: Sahip olduğunuz olumlu özelliklerin kısa bir listesini çıkarmak. Mesela “iyi bir dinleyiciyim”, “karşımdakiyle empati kurabilirim”, “vicdanlıyım”, güvenilir bir insanım”, “problem çözücüyüm”, “güzel gözlerim var”, “şahane yemek yaparım” vs…. Böyle 10-15 maddeyi sıralamak, sonra içlerinden bir tanesini seçip, bunun neden önemli olduğu, bu özelliğinizin neden takdir edilmesi gerektiğine dair bir paragraf yazmak, o an için, öz-saygımıza iyi gelecektir. Reddedilmenin yarattığı acıyı biraz olsun hafifletecektir. Küçücük bir şey bu. Ama inanın işe yarıyor. Duygularınıza böyle pansuman yapabilirsiniz, yapmalısınız da…

Peki, yapmazsak ne olur?
-Kişiye ve yaranın durumuna bağlı olarak pek çok şey olabilir. Bazı insanlar bir süre üzülürler, kendilerini yalnız ve başarısız hissederler, sonra iyileşirler. Bazıları ise bu reddedilme meselesine kafayı öyle bir takarlar ki, giderek iş içinden çıkılmaz bir hale gelir. Geçmişte yaşadıkları tüm negatif şeyler de akıllarına gelir, moraller iyice bozulur, toptan ümitsizliğe kapılırlar ve içlerine çekilirler. Tıpkı fiziksel bir yaranın, enfeksiyon kapabileceği gibi, duygular da enfeksiyon kapabilir. O yüzden, “duygusal ilk yardım”ın öneminin ısrarla altını çiziyorum.

DUYGUSAL HİJYEN İÇİN GÜNE 3 ŞEYE ŞÜKREDEREK BAŞLAYIN

Bir de “duygusal hijyen” ve “duygusal bağışıklık”tan söz ediyorsunuz. Onlar nasıl işliyor?
– “Fiziksel hijyeni” otomatik olarak gerçekleştiriyoruz. Sabahları dişlerimizi fırçalıyoruz. Üzerine düşünüyor muyuz? Hayır. Yapıp geçiyoruz. Günlük ritüelimizin bir parçası. Benim amacım, insanların, düşünmek zorunda kalmadan, otomatik olarak “duygusal hijyen”lerine de dikkat ettiklerini sağlamak…

Nasıl yapacağız peki bunu?
-Sabahları, hayata başlamadan, üç “şükran egzersizi” yapmak ritüelinizin bir parçası olabilir mesela. Yani bir süreliğine minnet duyduğunuz şeylere odaklanmak. Güne, şükrettiğiniz üç şeyi söyleyerek başlamak. “Bugün doğum günü olan güzel kızım için şükrediyorum”, “Bir süredir görmediğim arkadaşımı görecek olduğum için şükrediyorum”, “Sağlıklı olduğum için şükrediyorum”, “Bu güzel havaya şükrediyorum” gibi… Ve bunu her gün, doğal olarak yapmak…

Siz peki bu egzersizleri uyguluyor musunuz?
-Elbette! Hem de sürekli. İstanbul’a uçarken mesela, şükrettiğim üç şeyi not ettim. “Şu an bu uçaktayım ve bugün şunlara şunlara şükrediyorum”, “Bir konuşma yapacağım, inandığım fikirleri insanlara anlatacağım, bunun için şükrediyorum” gibi. Bu egzersizlerin, iyimserliği artırdığı, moralimizi düzelttiği ve sağlığımızı pozitif olarak etkilediği konusunda pek çok bilimsel bilgi mevcut.

Terk edildiğimizde… “O harika! Ben yetersizim!” diye düşünüyoruz. Tersine çevirmemiz lazım bunu… “Biz harikayız, o yetersiz!”

Diyelim ki birlikte olduğum insan, benden ayrıldı. Ben hemen kendimi suçlamaya başlarım: “Sen yetersizsin, güzel de değilsin, ne işe yararsın! Terk edilmeyi hak ediyorsun! N’apsın böyle şahane bir adam seninle…” Bunu mu yapmamam gerekiyor?
-Bu, çoğumuzun çok sık yaptığı bir şey! Bir şeyde başarısız olduğumuzda, hayal kırıklığına uğradığımızda, kalbimiz kırıldığında, ilk içgüdümüz, deneyimimizi anlamlandırmaya çalışmak oluyor. Bu da bizi şuraya götürüyor: “Benden ayrıldığına göre, mutlaka bir sebebi olmalı. Belki de bu sebep benim. Belki çok konuşuyorumdur, belki yeterinde yaratıcı değilimdir, güzel değilimdir” vesaire. Bu, doğal bir içgüdü. Ama bizim kendimize yapabileceğimiz en kötü şey de bu, kendimizi suçlamak! Zaten o anda, öz-saygımız zedelenmiş durumda, duygusal acı içindeyiz, içgüdümüzün kendimizi daha da yaralaması her şeyin üstüne tüy dikiyor!

Peki, yapılması gereken doğru şey nedir?
-Tam tersini yapmak! Şöyle diyebiliriz mesela, “Benim iyi özelliklerim var. Ama o, şu şu özelliklerimi anlayamadı, takdir edemedi ve beni terk etti. Bu, onun kaybı! Benim kadar iyi birini bulamayacak. Birlikte harika zamanlarımız oldu, bunu fark etmediği için de aptalın teki!” Söylemeniz gereken bunlar. Kendimize, bizi değerli kılan şeyleri hatırlatmalıyız. Değersiz bulduğumuz şeyleri değil. Bizse tam tersini yapıyoruz. “O harika, ben yetersizim!” diye düşünüyoruz. Tersine çevirmemiz lazım bunu. “Biz harikayız, o yetersiz!” Neden? “Çünkü benim harika olduğumu fark edemedi. Onu, ileri adım atmaktan alıkoyan meseleleri var. Bu kadar zamandır beraberdik, eğer mutlu değildiyse neden gelip, ‘Beraber bunlar üzerine çaba harcayalım’ demedi. Ben seve seve bunu yapardım. O yüzden yetersiz ve aynı zamanda korkak. Kaçtı. İşler yolunda gitmediğinde bununla başa çıkamadı. Benimle olan ilişkisindeki problemlerle başa çıkamadıysa, başkasıyla nasıl yapacak? Ona mutluluklar. Hayatımda olmaması benim için iyi bile olmuş!” Zihnimizin bunu yapması gerek. Düşünme yapımızı değiştirmemiz gerekiyor.

Şahaneymiş!
-İnanın, çok da işe yarıyor. Genel olarak fark etmemiz gereken şu: Duygusal bir sıkıntı halindeyken, zihnimizin ilk düşüneceği şeyler, bizim için çok da iyi düşünceler değil. Dolayısıyla, önce kendimize, “Şu an kafamdan geçirdiklerim benim için gerçekten faydalı mı?” diye sorun. Onuncu kez, “Benden ayrılırken bunları söyledi. Acaba ne demek istedi?” diye düşünüyorsak, bu sahneyi tekrar tekrar yaşıyorsak, bu, bizim için faydalı mı? Yani öncelikle kendinizi yakalayın, “Şu an bu yaptığım şey doğru mu? Yoksa başka bir şey mi yapmalıyım?” diye kendinize sorun. Düşünce yapımızla ilgili önemli bir nokta bu. İkinci nokta ise, “Bu kötü duyguyu yaşamak istiyor muyum? Ve ne kadar süre yaşamak istiyorum?” Bence kötü bir duyguyu bir süre deneyimlemek gerekiyor. Danışanlarım geliyor, “Terk edildim”, “İşte terfi alamadım,” ya da “Kavga ettim” diyorlar. Onlara, “Üzülmeyin” demiyorum.

Ne diyorsunuz peki?
– “Üzüntünüz hakkında konuşalım. Çünkü bu olumsuz duygulardan öğrenecek şeyler var. Öğrenin ama sonrasında, uzaklaşıp, hayata devam etmeye çalışın” diyorum.

Ne kadar süre?
-Haaa, “Beşinci aydan sonra artık yeni bir ders çıkaramıyorsanız sorun var demektir” diyorum. Anlatmaya çalıştığım şu: Ders çıkarmak adına kötü bir duyguyu bir süre deneyimleyin ama içinde kaybolmayın, boğulmayın, sıkışıp kalmayın! Sonrasında da “Tamamdır, şimdi ne yapabilirim? Seçeneklerim neler? Hamlem ne olacak?” diye düşünün ve hayatınıza tekrar kaldığınız yerden devam edin…

Ya “duygusal dayanıklılığınız” ne alemde?

“Duygusal dayanıklılık” nedir?
-İki insanı karşımıza alıp, ikisine de aynı kötü haberi versek, biri göz yaşlarına boğulur, diğeri ise ağlamayabilir. Ağlamak, duygusal dayanıklılık hakkında bir ipucu vermez aslında. Önemli olan, bir süre sonra ne yaptıklarıdır. Gözyaşlarına boğulan kişi toparlanıp, “Ben yeniden deneyeceğim. Bu sefer daha iyi yapacağım ve kazanacağım!” diyorsa, diğer ağlamamış olan da “Ben vazgeçtim, artık denemeyeceğim!” diyorsa, ilki, duygusal olarak daha dayanıklı bir insandır. Dayanıklılık, kötü bir şey yaşadığında, durup, “Canım yandı” deyip, sonrasında direnip, yeniden denemek ve daha iyi nasıl olacağını keşfetmekle ilgilidir. Hepimiz, hayatta engellerle karşılıyoruz. Yapılması gereken, tüm engelleri çözmemizi bekleyen “yapbozlar” gibi değerlendirmek ve zamanı gelince onları çözmektir.

Karı-koca, aynı evde mesajlaşarak kavga ediyorlar… Yok artık!

Gelelim kaliteli, anlamlı ve derin iletişime… Bunu nasıl yapacağız? “15 dakika önerinizi” nasıl uygulayacağız? Ve 15 dakika gerçekten yetecek mi?
-İki çeşit iletişim var. Güçlü bağlarla oluşturduğumuz iletişim, zayıf bağlarla oluşturduğumuz iletişim. Her gün markete gidiyoruz, insanlara selamlaşıyoruz, “Nasılsınız?” diyoruz ama aslında onları tanımıyoruz. Bunlar zayıf iletişim. Güçlü olan ise ailemizle, arkadaşlarımızla, iş arkadaşlarımızla kurduğumuz daha anlamlı bağlar. Kaliteli iletişim kurmak, güçlü bağlar üzerinden olur. Eğer zayıf bağlarımız üzerine çaba harcarsak, o da kaliteli bir iletişime dönebilir. Eşinizle, çocuğunuzla yaptığınız on konuşmadan dokuzu hiçbir derin anlam içermiyor: “Süt aldın mı?” “Çocuk okuldan geliyor mu? “Ödevini yaptın mı?” vs. Bu tarz konuşmalara “etkileşimsel konuşmalar” diyoruz. Tıpkı iş konuşmaları gibi, sadece bilgi ve olguları aktarmaya yönelik. “Kaliteli iletişim” oluşturmuyor çünkü duyguları harekete geçirmiyor. Gerçekten kaliteli iletişim kurmak için, ortada size bir şey hissettiren, bir duygu uyandıran, kendinizi gösterdiğiniz ve saklamadığınız bir konuşma olması gerekir. Siz kendinizi gösterirsiniz, diğer kişi sizi görür ve siz de onu görürsünüz. Duygusal bir bağ olduğunda, daha kaliteli bir iletişim kurulmuş demektir. Gerçekten önemli olanlar da bunlardır. Ve bizim, hayatımızı zenginleştirmemiz için her gün, minimum 15 dakika kaliteli iletişim kurmamız gerekiyor.

Günümüzde neden “kaliteli iletişim” kurmakta zorlanıyoruz?
-İki sebepten ötürü. Birincisi, zaman yok. Sürekli bir koşturma halindeyiz. Konuşmalarımızın çoğu artık iş konuşmaları gibi. “Bunun yapılması gerekiyor! Yapıldı mı?” “O iş tamam mı?” “Gittin mi, geldin mi?” İkincisi, yüz yüze iletişim azaldı. Geçen gün danışanlarımdan biri, “Dün akşam eşimle fena kavga ettik” dedi. “Ne hakkındaydı?” diye sorunca, telefonu uzattı, “Gösterebilirim, mesaj üzerinden ettik kavgayı” dedi. “Nasıl yani? İkiniz de evde değil miydiniz?” diye sordum. “Evet, evdeydik. O yatak odasındaydı, ben oturma odasındaydım. Mesajlaşarak kavga ettik!” dedi. Artık böyle bir dünyada yaşıyoruz! Eğer evli olduğunuz ve yan yana odalarda bulunduğunuz insanlarla, yüz yüze bir konuşma yapacak kadar kendini rahat hissetmiyorsanız, iletişiminiz üzerine çalışmanız gerek demektir. Söylemeye çalıştığım şey şu: Bizler, iletişimi yalnızca bilgi alışverişi olarak düşünüyoruz. Oysa “kaliteli iletişim” demek, tüm o duygu katmanlarını hissetmek, birbirinin yüzüne bakmak, birbirini dinlemek ve vakit ayırmak demek…

Dünya denen atlıkarıncadan bir inelim! Yavaşlayalım! Gerçekten muhabbet edip, gerçekten kaliteli iletişim kuralım…

Lipton’la olan küresel iş birliğiniz bu mesajları vermeyi mi amaçlıyor?
-Aynen öyle! Hepimizin daha fazla “kaliteli iletişim” kurmaya ihtiyacımız olduğunun altını çiziyoruz. Duygusal bağışıklığımızın da ancak bu yolla arttırılabileceğini söylüyoruz. Tamam, sosyal medyada bin tane arkadaşımız var ama bu, bir şey ifade etmiyor. “Birbirimizle iletişim içindeyiz” diye düşünüyoruz. Öyle miyiz gerçekten? “Kaliteli iletişim”de bulunmak her gün muhabbet etmektir, hayatınızda gerçekten yakın hissettiğiniz insanların olması demektir. Bizlerse, öyle bir hale geldik ki, bir bardak çay içip, gerçekten kaliteli iletişim kuramayacak kadar telaş içindeyiz. Oysa, “Hadi bir duralım! Dünya denen atlıkarıncadan bir inelim! Yavaşlayalım! Gerçekten muhabbet edip, gerçekten kaliteli iletişim kuralım” demeliyiz. Daha iyi bağlar kurmak, bu çağda, bizim zorunlu görevimiz. Teknolojiyle birlikte nasıl sağlıklı bir şekilde yaşayacağımızı öğrenmek de görevimiz. Bu kampanya ile amacımız “kaliteli iletişim” konusunda farkındalık yaratmak. Bu sözünü ettiğim, “Nasılsın? Ben de iyiyim. Sonra görüşürüz” deyip, gülücük resmi göndermekten farklı bir durum.

Ailelere tavsiye

  1. Hangi yemek olursa olsun, telefonsuz yenecek!
  2. Haftada birkaç gün, telefonsuz sohbet edilecek
  3. Telefonsuz alanlar yaratılacak
  4. Çocuklara önüne tablet dayatılarak yedirilmeyecek!

Bu kampanyayla ailelere nasıl mesajlar vermeye çalışıyorsunuz?
-Aile yemeklerinin öneminin altını çiziyoruz mesela. Ve şunu özellikle belirtiyoruz: “Yemeklerde telefon olmayacak, buna anne baba da dahil. Onlarda da telefon olmayacak. Hangi yemek olursa olsun, telefonsuz yenecek…” Amaç, haftada bir gün, iki gün, ne kadar sıklıkla olursa olsun, 30 dakika telefon olmadan vakit geçirmek ve sohbet etmek. Telefonsuz alanlar yaratmak. Bazen üç- dört kişilik bir aile görüyorsunuz, beraber televizyon izliyorlar. Baba, kulaklıkla tabletten başka bir şey izliyor. Anne, arkadaşlarıyla mesajlaşıyor. Çocuk telefonunda oyun oynuyor. Güya birlikte vakit geçiriyorlar! O yüzden, ekranların olmadığı alanlar yaratmanın önemine değiniyoruz.

Küçük çocukların önüne, tablet dayayarak oyalamaya çalışan anneler var…
-Hiç doğru değil! Hatta yanlış! Bakın, benim annem eskiden ne yapardı? “Uçak kalktı, geliyooor!” “Otobüs kalktı, geliyooor!” “Gemi kaltı, geliyooor, aç bakim ağzını” diye hoooop diye ağızıma yiyeceği tıkardı. Şimdi tabletler bu işlevi görüyor. Oysa bunu ihtiyacınız yok. Aynı zamanda iletişimimizi de kesintiye uğratıyor. Konuşup sohbet edip, çocuğumuzla vakit geçirmeliyiz. Tabletler, bir bebek bakıcısı değil ama öyleymiş gibi kullanıyoruz. “Ay çocuk ağlıyor! Hemen bir ekran getirelim önüne!” diyoruz. Yapmamamız gerekiyor.

GÜNDE 15 DAKİKA KALİTELİ İLETİŞİM

Günde 15 dakika önerinizi açabilir miyiz?
-Kaliteli iletişim kurmak için bir öneri bu. Yaptığımız odak-grup çalışmalarında gördük ki, her gün, günde en az 15 dakikalık bir zaman bile, kaliteli iletişim için yeterli olabiliyor. Ama o 15 dakika, asgari bir süre tabii. Ne kadar fazla, o kadar iyi. Maksat kaliteli bir iletişim kurmak, o sıcaklığı hissetmek.

YALNIZLIK BULAŞICIDIR

Yalnızlık bulaşıcı mıdır?
-Ne yazık öyle. Bu konuda yapılmış bir araştırma var. Yalnızlık beraberinde bir damgalamayı da getiriyor. Yalnız birini gördüğümüzde, “O kişinin yanına oturmak istemiyorum çünkü arkadaşları yok!” diye düşünebiliyor insanlar. Buradan anlıyoruz yalnızlık başkalarının davranışını etkiliyor. Ama tabii tersini yapanlar da var. İlk içgüdüleri, yalnız insanların yanına gidip, bağ kurmak olanlar da var. Ben iflah olmaz bir iyimserim, o yüzden pozitif noktalara odaklanırım. Ben olumlu bir değişim görüyorum. Lipton da mesela, bu devasa bir kampanyayla ve çok mühim bir konuya temas ediyor. “Kaliteli iletişim, duygusal bağışıklığı arttırır!” diyor. Ki bende kesinlikle katılıyorum. Bu kampanya bir etki bırakacak, farkındalık yaratacak. Umudum yalnızlığın bulaşıcı olmaktan çıkması…

“Kaliteli iletişim” açısından Facebook’ta bin tane arkadaşının olması bir şey ifade etmiyor

Bu röportajdan kesinlikle aklımızda kalması gereken şeyler neler?
-Birincisi, “duygusal sağlık.” Beynimiz, evrendeki en güçlü makine. Onun istediğini yapmasına izin veremeyiz. Kontrolü bizim ele almamız gerekir. Zihniniz çoğunlukla bizim için doğru olanı yapmaz. O yüzden otomatik pilottan çıkmamız, bilinçli olup, neyi, nasıl yaptığınızı bilmemiz lazım. Patronun biz olduğumuz unutmamamız lazım. İkincisi, “kaliteli iletişim” meselesi. Bizler sosyal hayvanlarız. Kabilelerde yetiştik. Aidiyet hissetme ihtiyacımız var. Aidiyet hissetmek ve belli bir grubun parçası olmak bizim temel psikolojik ihtiyaçlarımızdan biri. Grubun kendisi küçük de olabilir. Sadece bir çift olarak yaşayan insanlar da biliyorum. “Benim kabilem bu!” diye düşünüyorlar ve gerçekten de onlar için öyle. Fazla sayıda insana ihtiyaçları yok çünkü birbirleriyle çok mutlular. Bazı insanlar ise daha fazla insana ihtiyaç duyar. Ama ister bir, ister beş, ister on kişi olsun, hepimizin insana ihtiyacı var. Bu, en temel gereksinimlerimizden biri. Dolasıyla Facebook’ta 1000 tane arkadaşınız olması ise hiçbir şey ifade etmiyor. Kimse benim ne hissettiğimi, benim için nelerin önemli olduğunu veya günümün nasıl geçtiğini bilmiyorsa, o zaman onların bir önemi yok. “Kaliteli iletişim” kurmaya hepimizin ihtiyacımız var. Biz de ısrarla bu meselenin altını çiziyoruz.

10 İNSANDAN 9’U…

Lipton’la yaptığımız araştırmada çıkan bir sonuç var: Türkiye’de 10 insandan 9’u, bir çay içip sohbet etmenin “kaliteli iletişim” için önemli bir unsur olduğunu düşünüyor.

OKULLARDA “DUYGUSAL SAĞLIK” DERSLERİ OLMALI

Okullarda bir gün “duygusal sağlık” dersleri olacağını düşünüyor musunuz? Sizce olmalı mı?
-Ah, parmaklarımı şıklatıp bir dileğimin gerçekleşeceğini bilseydim, kesinlikle bunu isterdim! Çocuklarımız 12 yıl boyunca okuldalar. Eğitim alıyorlar. Onlara, kendi zihinlerini anlatabilsek bu nasıl kullanabileceklerini öğretebilsek muhteşem olurdu.

KÖTÜMSER BİRİNİ İYİMSER OLMAYI ÖĞRETMEK MÜMKÜN!

İnsanlara nasıl pozitif düşünmeleri gerektiği öğretilebilir mi?
-Elbette! “Öğrenilmiş iyimserlik” diye bir şey var. “Kötümser” birini alıp, “iyimser” yapabilirsiniz. Kötümser insanlar, bardağın boş tarafını görür. İlk düşünceleri negatiftir. Ama kasten pozitif düşünceleri öne sürerek, onlara iyimserliği öğretebilirsiniz. Diyelim ki kişi, “Trene geç kalıyorum!” diye düşünüyor, o zaman, onu şu olumlu düşünceyi öne süreceksiniz: “Bak ne diyeceğim, geç kalıyorsun ama bir sonraki trene binersen, iş yapmak için daha fazla vaktin olacak. O yüzden böylesi daha iyi!” Zamanla kendisi de böyle bir düşünce geliştirmeyi öğrenecek…

Neden peki genelde, negatife sarıyor beynimiz?
-Afrika’nın savanasında, tehlikeyi görebilmek, mutlu şeyleri görebilmekten daha faydalıydı da ondan! Kendimizi olası tehlikelerden korumak için böyle yapıyoruz. Negatif, bizi hep daha fazla çekiyor. Ama bilerek, pozitif düşünceyi öne sürerek, bunu dengeleyecek kadar da zekiyiz.

“Zihin yapısını değiştirin” demek, böyle bir şey mi?
-Evet, “Beyninizi, otomatik pilottan çıkarın!” demek. Yani bir yolunu bulup, kontrolü ele alın, bakış açışınızı ve perspektifinizi değiştirin demek. Örneğin biri, korkunç bir araba kazası geçirirdi diyelim. Herkes öldü, o kişi de bacağını kaybetti. İki türlü düşünebilir: “Dünyadaki en şanssız insan benim! Hayatım bitti!” Diğeri bakış açısı ise, “Dünyadaki en şanslı kişi benim! Hayattayım ve yaşıyorum!” Hangi türlü düşüneceğimize karar veren biziz. Hatta, daha da ileri gidip şöyle de düşünebiliriz: “Şu an ölmüş olabilirdim. Ama ölmedim. Protezimle hayatıma devam ediyorum. Bacağı olmadan hayatını idame ettiren pek çok insan var. Ben de onlardan biri olabilirim. Hatta, bunu emniyet kemeri takma konusunda farkındalık yaratmak için bir fırsat olarak kullanabilirim!”

Kardeşim, kanseri, “duygusal sağlığı” iyi olduğu için değil, kemoterapi gördüğü için atlattı

İkiz erkek kardeşiniz de sizin gibi psikolog. Ve kansere yakalanıyor. “Duygusal sağlık” sayesinde kanseri atlattığı doğru mu?
-Hayır! Kanseri, kemoterapi sayesinde atlattı! Ama “duygusal sağlığı”nın iyi olması, tüm süreç boyunca tutumunun son derece pozitif olmasını sağladı. Kanser olduğunu öğrendiğinde şöyle dedi: “Fiziksel ve duygusal olarak olabildiğince sağlıklı olacağım. Çünkü kanserle mücadele etmenin en iyi yolu bu!” Örneğin, koşmaya başladı. Sonra maraton koşmaya karar verdi. Vücudunun her yerinde tümörler vardı ama o, onlarla maratonlara katıldı. Dedi ki, “Pozitife odaklanacağım!” Öyle de yaptı. Ama tabii ki, onu tedavi eden sadece bu olmadı, kemoterapi oldu. Bu süreç sırasında ve sonrasında hayatını mutlu ve değerli kılan ise “duygusal sağlığı”ydı.

Şimdilerde bu enerji meselesi kontrolden çıktı. “Tüm hastalıklar, düşüncelerimizden geliyor” diyorlar. Ben, sizin de “Kardeşim duygusal sağlığı sayesinde iyileşti” diyeceksiniz sanmıştım…
-Sizi hayal kırıklığına uğrattığım için üzgünüm ama tam tersini söylüyorum ben! Düşünce yapımız, pozitifliğimiz bedenimizi etkileyebilir. Bağışıklık sistemimize yardımcı olabilir. Çünkü stresliysek, bağışıklık sistemimiz çok iyi çalışmaz. Mutlu olduğumuzda daha iyi çalışır. Ama tıbbi tedavilerin de faydasını yadsıyamayız. Yani onları yok sayarak, iyileşmek pek mümkün değil.

Türkiye’de yaşayanlar neye önem veriyor?

  • Yüzde 96’sı arkadaşları ve aileleriyle vakit geçirmeye
  • Yüzde 81’i yeni arkadaş edinmeye

Türkiye’de insanların 3-4 arkadaşı var

  • Yüzde 76’sı, yüz yüze iletişimin azalmasının, yeni arkadaşlıklar kurulmasının önünde bir engel olduğunu düşünüyor
  • Yüzde 42’si, sosyal ilişkilerinin yüzeysel olduğunu belirtiyor
  • 10 kişiden 1’i, anlamlı ilişkilerin eksikliğinde kendisini “rahatsız” ve “daha az özgüvenli” hissettiğini söylüyor
  • Yüzde 89’u arkadaşlarıyla bir bardak çay eşliğinde sohbet etmenin kaliteli iletişim için ortam sağladığını düşünüyor.

Anlamlı ve kaliteli iletişimin önündeki engeller

  • Yüzde 70… Buluşma esnasında karşısındakinin telefon kullanımı diyor
  • Yüzde 72… Buluşma planlarını son anda iptal etmek diyor
  • Yüzde 69…. Karşısındakinin sohbette sadece kendinden bahsetmesi diyor

Yorum Bırak

12 + 1 =