Düş İşleri Bakanı Ayşe Şule Bilgiç

Ayşe Şule Bilgiç, müthiş bir kadın.

Alkışlanması gereken bir sosyal girişimci.

Marmara İletişim Fakültesi’ni dereceyle bitirdi. Eğitim Teknolojileri Yüksek Lisansı yaptı.
Yetinmedi! Psikoloji masterı da yaptı. Sonra Boğaziçi Üniversitesi’nde Çocuklar İçin Felsefe eğitimini tamamladı. Psikoloji ve çocuk alanında farklı ve besleyici pek çok uluslararası ve yurt içi eğitime katıldı. 19 yıldır iletişim, eğitim, psikoloji, felsefe ve şimdilerde nörobilim alanlarının kesişiminde kitlelere dokunan çalışmalar yapıyor.

Merak eden, araştıran, anlam bulmak isteyen, düş kurup düşleri gerçekleştirmenin ciddiyetine önem veren bir anne. Ünlü çizgi film Pepee’nin yaratıcısı. Ve Düşyeri platformunun da kurucusu… Ona, “Düş İşleri Bakanı” diyorlar. Haksız değiller.

Bu röportajda, düşlerinin peşinde koşan ve etrafına ışık saçan azimli bir kadının yaptıklarını okuyacaksınız. Bu kadın, aynı zamanda şarkıcı Kıraç’ın da eşi…

ÜNSAL OSKAY HOCA, “YAŞAMI ANLAMAK İÇİN ÇOCUKLARA BAK!” DEMİŞTİ! ONUN SÖZÜNÜ DİNLİYORUM

Pek çok kadın, anne olduktan sonra çocuklarla ilgili bir alanda bir eksiklik fark ederek, o alanda “girişimci” oluyor. Ama çocuk büyüyünce o işler unutuluyor. Sende öyle olmadı… Ünlü çizgi film Pepee’nin yaratıcısısın. Sonra da gerisi geldi… Çocuklar her zaman mı ilgi alanındaydı?
-Aynen öyle! Marmara İletişim mezunuyum. İflah olmaz bir Ünsal Oskay öğrencisiyim. Ünsal Hocam’la bir sohbetimizde bana, “Yaşamı anlamak için çocuklara bak! Kendin yaparsan kendininkine, yapmazsan yapılmış olanlara bak… Sen, bakarsan görürsün!” demişti. Çocuklar aslında o gün odağıma girmişti. Kendi işimi yapmak istediğimi anladığımda, “anlamlı” ve etki yaratan bir iş yapmak istediğimi fark ettim. İnsanda anlamlı bir etki yaratabileceğim yer “çocuk” olduğu için de çocuğu seçtim. Kendi doğurmadığım çocuklardan da kendimi sorumlu hissettiğimi anladığımda, yolum belli oldu. Pepee hakkında 40’a yakın üniversitede tez yazıldı…

Müthiş! Tebrik ederim…
-Teşekkürler. 19 yıldır kitle iletişim araçları ve bunların kitleler -özellikle de çocuklar- üzerindeki etkileri üzerinde çalışan bir profesyonelim. “Anlam” ve “Etki” benim derdim. İşteki “anlam”; dokunduğum kişilerde fark edilebilir bir iyiliğe vesile olmak benim için. “Etki” ise bu iyiliğin bir değişime, dönüşüme, farkındalığa sebep olmasını sağlamak. Kendimi bildim bileli derdim bu. Bunu da en gözle görülür şekilde “çocuk için” yapabiliyorsun. Çocuk için yaptığın her anlamlı ve etkili iş kalıcı bir “farkındalık” sağlıyor. Bu da bence dünyayı daha iyi bir yer yapıyor. Onlar, insanlığın fidanı. Çocuklar, hepimizin kafayı en çok takması gereken kesim.

Kamuoyunun tanıdığı bir kocan var: Kıraç. Onun desteğini alarak müzik ya da bambaşka bir alana yönelebilirdin ama yapmadın. Neden?
-(Gülüyor) Rüzgarcı değilim ben! Elbette rüzgar benim gitmek istediğim yöne eserse, sırtımı dönmem ama sırf rüzgar bu tarafa esiyor diye onun peşine takılmam. Benim yapmak istediklerim var. Onun yolu sanat, benimki bilim. Benim yolum bilimin ışığında, insanlığa faydalı olabileceğim bambaşka bir alan. Bu alanda bir gün müzik yapmam gerekirse -ki Pepee’de gerekti- Pepee’ye muhteşem müzikler yaptı. Kocama müteşekkirim. Bana her zaman destek.

Kıraç, tüm varlığınla çocukların dünyasında olmandan mutlu mu?
-Tüm evrenin mutlu olduğunu düşünüyorum. Kıraç da sanıyorum ki mutlu. O insanlara sanatla dokunuyor, bense daha disiplinlerarası bir yerden yine insanlara hem de yolun en başındakilere dokunuyorum. “Pepee izleyerek büyüyen çocuğum kendini ifade etmek konusunda çok ama çok kabiliyetli.” diyen yüzlerce anne ile tanıştım. Pepee’yi ilk yapmaya başladığımdaki en ama en üst başlığımdı, “Ayşe en kötü ihtimalle, en azından kendilerini ifade edebilen çocuklar olmasına vesile ol!” diyordum. Tüm varlığımla bunu başarmak için çalıştım. Bu çalışmayı yakından görenlerden biri Kıraç.

DÜNYAYA SÖYLEYECEK SÖZLERİM VAR!

Önce Pepee, şimdi ise DÜŞYERİ. Kendini nasıl bir “girişimci” olarak görüyorsun?
-Ben girişimcilik ekosisteminin yarattığı bir girişimci değilim. 2009’da yola tek başıma çıktım. Ali (Ali Sabancı) ile ilk tanıştığımızda, “Sen içgüdüsel olarak bir girişimcide olması gereken tüm özelliklere sahipsin. Doğal bir girişimcisin. Olmazı oldurmuşsun. Bunları başarmadan önce bana gelsen olmaz derdim. Sen olur demiş, oldurmuşsun. Bunu her yerde anlatmalısın!” demişti. Benim için yaşamda imkansız diye bir şey yok. Hedefim önce Türkiye, sonra tüm dünyadaki kendi doğurmadığım çocuklarıma dokunmaktı. Türkiye’de yüzde 98 marka bilinirliğine ulaşınca, artık dünyaya açılmaya, orada kendi doğurmadığım çocuklarıma dokunmaya gelmişti sıra. Bunu tek başıma yapamazdım. Düşümü, kendi düşü bilecek “kalbi melek” yatırımcılar düşledim. Düşyeri’ne ortak almak istediğim isimler listesi yaptım. Hepsine gittim. Tek tek anlattım. Reddeden olmadı. Ali Sabancı ve Ali Koç’un aynı anda ortak olduğu sanırım Tükiye’deki ilk ve tek şirket Düşyeri. Nevzat Aydın, Begüm Doğan, Varol Civil, Göktekin Dinçerler, Kenan Çolpan, Ayşegül Akşak, Timuçin Öğün, İbrahim Coşkuner gibi şahane ortaklarım var. Nasıl ikna ettim diye sorarsan; “Dünya’ya söyleyecek sözlerim var.” dedim. “Türkiye’de Pepee ile söylemeye başladım ve doğru bilimsel yöntemlerle söyleyince hedef kitle duyuyor. Bakın duydular!” dedim. “Dünyaya söz söylemek için size ihtiyacı var, Düşyeri’nin!” dedim. Baktılar, ölçtüler, biçtiler; sadece duygusal davranmadılar elbette. Şirket verileri de pozitifti. “Ayşe ve Düşyeri bunu yapabilir” dediler. Düşyeri, şimdi tek tek düşleri gerçekleştiriyor.

Düşyeri ne yapar?
-Şu ana kadar 6.5 milyon çocuk kitabını çocuklarla buluşturmuş, Türkiye’nin okul öncesi yüzde 98 marka bilinirliği olan karakterini yaratmış, bugün internette her ay ortalama 7 milyon tekil ziyaretçisi, 42 milyondan fazla trafiği olan “eğlenerek öğrenme” temelli bir sosyal girişim. Eğlenerek öğrenmeye biz “öğrence” diyoruz. Düşyeri, eserler üretir. Kitaplar yazar. Filmler yapar. Dijital platformlar kurar. Aynı vizyonda yapılmışları da destekler. Çocuğu olan herkesin indirmesi gereken bir aplikasyonumuz var: Düşyeri App. Çok sert kırmızı çizgileri olan, ilk yıllarında milyonlarca borcu varken borcun 3 katı teklif edildiğinde bile, “Biz çocuklara cips yedirmek için kurulmadık!” deyip teklifi reddedebilmiş bir geçmişi var Düşyeri’nin. DNA’sında, sosyal amacına hizmet etmeyen işlere yüksek sesle HAYIR diyebilmek var.

Kaç sezon yayımlandı Pepee?
-Pepee, benim anaokulu eğitimi alamayan çocuklara “kitle iletişim aracı” olan televizyon yoluyla, anaokulu eğitimsel içeriklerini aktarmak inancımla doğurduğum bir proje. Herkesin “Saçmalıyorsun!” dediği bir noktada benim ilk elime kağıdı kalemi alıp “104 bölüm Pepee izleyen bir çocuğun kazanımları bunlar olacak” diye bir eğitim içeriği ve müfredat oluşturduğum, “Her şeyi devletten beklememek lazım” diyerek kolları sıvadığım bir mücadelenin eseri. 200’e yakın bölümü var. 4 nesil çocuk büyütmüş, beşinci nesli büyüten bir proje ve hakkında 40’a yakın üniversitede yazılmış bilimsel tez var. Bununla da gurur duyuyorum. Pepee’nin yeni bölümleri, Düşyeri App içindeki Düşyeri TV’de yayında. Hala müthiş izlenme rakamları var. Rusça’ya, İngilizce’ye, Çince’ye çevirildi.

Ne kadar meşakkatli bir şey çizgi film yapmak? Ve insan bunu yaparken ne kadar sorumluluk hissediyor?
-İçinde korku ve hafif şiddet öğelerinin olduğu bir senaryo çocukların müthiş ilgisini çeker ve çok da izlenir. Ama sorumlu ve izleyende olumlu bir etki yaratmanın peşindeyseniz, oldukça meşakkatli. Bilimsel çalışmak zorundasınız. Hele bizim gibi yüzde 98’e dokunan işler yapıyorsanız çok daha ağır bir sorumluluk.

PANDEMİ SÜRECİNDE AKŞAMLARI ÇOCUKLARA SOSYAL MEDYADA KİTAP OKUDU!

Pandemi sürecinde akşamları çocuklara sosyal medyadan kitap okudun. Nasıl geri dönüşler aldın?
-Harika! Düşyeri’nin 2020 hedefini çocuklara kitap okumayı sevdirmek olarak koymuştuk. Pandemi döneminde çocuklarla kitapları bir araya getirmek ve rol model olmak için, kızım Iraz Elif ve oğlum Çağrı Manas ile 55 gün her akşam canlı yayında kitap okuduk. Bu minvalde, tamamen o yaş grubunun ilgisini çekecek ve bilmesinde fayda olan konu ve kelimelerle 160 kitap hazırladı, Düşyeri. Bu kitaplardan okuduk ve müthiş güzel tepkiler aldık.

Hedefin ne?
-Türkiye’de kitap okumayan çocuk kalmaması! 324 kitaplık bir kütüphanenin, şu ara 200 kitabını yazdım. 324’e tamamlamak için yazmaya devam ediyorum. 2021’in ortalarına kadar 10 milyon adet kitabı çocuklarla buluşturmak hedefimiz. Şu ana kadar 6.5 milyon kitabı çocuklarla buluşturmayı başardık. Yapmak istediğimiz çocukların yetişkin zoruyla değil; çok severek, merakla kitap okuma alışkanlığı kazanmaları. Çünkü merak eden ve araştırıp okuyan çocuğun sırtı yere gelmez.

YENİ NESLİN ÇOĞU KİTAP OKUMAYI SEVMİYOR ÇÜNKÜ AİLELERİ SEVMİYOR

Ünlülerden destek aldığın oldu mu?
-Evet. Benim kurduğum bu düşe inanan çok özel isimler hep yanımdalar. Özellikle kitapların hazırlanma kısmında varlıkları ile bana çok şey katan hocalarım Doğan Cüceloğlu, Sinan Canan, Prof. Dr. Belma Tuğrul, Nuran Direk, Sunay Akın; değerli dostlarım Dr. Özgür Bolat, Klinik Psikolog Yasemin Meriç, Çocuk Gelişimci Özge Bozkurt, Eğitimci Bahar Eriş, Gazeteci Ömür Kurt, Sanat serimizde Demet Akbağ gönüllü olarak bizimle çalıştı. Kitap okurken de Hakan Hatipoğlu’ndan, Açelya Akkoyunlu’ya pek çok ünlü isim canlı yayınlarımıza destek verdi. Bu isimlerin hiçbiri ile ticari bir çalışma yapmadık. Tamamen bizim kurduğumuz düşe kendi birikimleri ile destek oldular.

Yeni nesil, sence okumayı seviyor mu?
-Çoğunluğu sevmiyor; çünkü aileleri okumuyor! Kitap okuma alışkanlığı da pek çok edinim gibi, ayna nöronlarla çocuğun ailesinden, özellikle de annesinden modellediği bir davranış. Ailede çocuk, erken çocukluğunda bu davranışı görmüyorsa, modellemiyor. Sonra aile; bir şekilde toplumun, eğitimcilerin, eşin dostun demesiyle çocuğun kitap okuması gerektiğini biliyor ve çocuğa “Oku” diyor. Ama çocuk okumuyor. Çok başka etkenler de var. Ailenin okuma alışkanlığı olmaması, çocuğa bebekliğinden itibaren etkileşimli kitap okunmamış olması, okulun oku diye seçtiği kitapların niteliksizliği, nitelikli olanların da çocuğun ilgi alanına hitap etmiyor olması, dijitaldeki hızlı akışın kitap okumak gibi odaklanma, konsantrasyon, çaba gerektiren zor işlevler karşısındaki kolaycılığı, erken yaşta çocuğun dijital ile baş başa bırakılması gibi gibi gibi… Liste uzuyor.

3000 KELİMELİK BİR HAZİNE ÇOCUKLARA YETMEZ! KELİME HAZİNELERİNİ 6480’E ÇEKMELİYİZ!!!

“3000 kelimelik bir hazine çocuklara yetmez! Kelime hazinelerini arttırmalıyız!” diyorsun. Neden?
-Dil gelişimi, çocuğun gelişim alanları içinde bence en özel ve çok çok önemli bir gelişim alanı. Bilimsel olarak da dil gelişiminin diğer tüm gelişim alanlarını çarpan etkisiyle tetiklediğini görüyoruz. Dil gelişiminin metaforik anlamda atomu, kelimeler. Kelimen ne kadar çoksa o kadar çok sinaptik bağın ve bağlantın yani o kadar gelişkin çalışabilen bir beynin var demek. Gelişkin bir beyin, gelişkin bir zihin yaratma kapasitesi taşır. Yani kelimen ne kadar çoksa o kadar gelişkin ve büyük düşler kurabilirsin. Büyük düş kursunlar da bir de onları gerçekleştirme kısmı var. ‘’Asıl önemli kısım da burası değil mi’’ dersen. Büyük düşler kurabilenler onları gerçekleştirme kapasitesine de sahip oluyorlar, Ayşe. Kelimler aslında bize çok gelişkin bir beyin kurgusu sağlayabiliyor. Muhakeme yeteneği, soru sorma, merak etme, kendini ifade etme, duygularını tanıma, geleceğe dönük plan yapabilme, elindeki verilerden yeni veri üretebilme, öz bakım becerileri, empati gibi “Yönetici İşlev Becerileri” dediğimiz beceri seti çok kıymetli… Bunların hepsi, kelimesi çok bireyin çok daha iyi yapabileceği beceriler. Bizim çocukların kelimeleri ne durumda diye sorarsan; Milli Eğitim verilerine göre Türkiye’de 1. sınıfa başlayan bir çocuğun “kelime hazinesi” ortalama 3000. Bu Avrupa verilerine bakıldığında iyi bir rakam aslında. Bence Türklerin o iflah olmaz pratik zekalarını da açıklıyor, bu veri. Okul öncesinde özel bir eğitim almamasına rağmen kalabalık ailelerle, çok çeşitli kaynaktan dile maruz kalan çocuklarla açıklanabilir bu durum. Avantajlı başlıyoruz ama kötü haber şu ki, biz eğitim sistemine dahil olduktan sonra kelime hazinemiz Avrupa’nın gerisine düşmeye başlıyor. Milli Eğitim politikalarımız günümüz gerçekleri ve günümüz çocuklarıyla hiç uyuşmuyor.

Kaç kelimelik bir hazine yeter? Neden 6480? Bu rakama nasıl ulaştınız?
-“Yeter” diye bir sınır yok aslında. Ne kadar çok o kadar iyi. Biz kelime öğretimine odaklanan 324 kitaplık bir kütüphane düşledik. Her kitaba 20 yapılandırılmış kelime yerleştirdik. Bu iki sayının çarpanı 6480 ediyor. 324 kitap sayısı ise, okul öncesi dönemde bir çocuğa mutlaka söylemek istediğimiz konuları çıkartıp her konuyu 4 ila 6 kitaplık seriler olarak planladığımızda bulduğumuz en asgari rakamdı.

HEDEFİMİZ 10 MİLYON ÇOCUĞA ULAŞMAK!

10 milyon çocuğa ulaşmak gibi bir hedefiniz var. Neler yapıyorsunuz bu hedefe ulaşabilmek için…
Bana, “Bu kitapları sert kapak yapıp 30-40 liraya neden satmıyorsun?” diye çok akıl veren oldu! Ezberden gidip, benim kitapla para kazanmaya çalıştığım varsayımıyla, bunu söylüyorlar. Derdim o olsa, öyle kolay ki… Şu an kazandığımız parayı 2000-3000 kitap satıp kazanırız. Ama bizim derdimiz başka, yolumuz başka! Biz, ilk günden beri en ücra köylerdeki çocukların bile evlerine girmeyi düşledik. Bu yüzden kitaplarımız 3.95-4.95 lira gibi fiyatlara Türkiye’nin dört bir yanında dağıtım ve satış ağı olan alternatif kanallardan satılıyor. Ve müjde şu ki, şu ana kadar bu kitaplar 6.5 milyon adet sattı. Zamanında çıkardığımız Pepee Dergisi de hala tüm zamanların en çok satmış dergisi. Bir ayda 128 bin satıyordu. Köydeki kadın bile bu dergiyi alıp çocuğuyla kaliteli vakit geçiriyordu.

ANNELER! BABALAR! ETKİLEŞİMLİ OKUMA TEKNİKLERİNİ ÖĞRENİN!

Annelere ne tavsiye edersin çocuklarına okumayı aşılamaları için…
-0-6 yaş, aslında beynin ve tüm varlığın yapım aşamasında olduğu bir dönem. Bu dönemde her çocuğun en ama en çok ihtiyacı olan şey içinde olduğu ağ ile anlamlı ve kabul gören bir iletişime sahip olmak. Varlığının kabul görmesi, bir biçimde. Tam da bu dönemde çocuk, sınırları zorlar. Çünkü nasıl bir dünyada olduğunu keşfetmenin peşindedir. Öğrenmek için bu şarttır. Sadece annelere değil çocuğunun bakımı ile ilgilenen tüm ebeveynlere çocuklarına bebeklikten, hatta anne karnınayken kitap okumaya başlamalarını öneriyorum. En tatlı ses tonlarıyla karakterize ederek. Mutlaka rol model olarak kendilerinin de kitap okuma saatleri yapmalarını, çocuk büyüdükçe kitaplarını kendisinin seçmesine izin vermelerini, evde kitapları yükseklere değil, çocuğun elinin yeteceği, her an eline alıp okuyabileceği yerlere koymalarını ve okul öncesi dönemde, çocuk kendi okuma yazma öğrenene kadar, ısrarla sürekli çocukla “etkileşimli okuma” yapmalarını öneriyorum. Ebeveynlere de “etkileşimli okuma teknikleri”ni öğrenmelerini tavsiye ediyorum. Özetle sadece bir okuyan ve bir dinleyenin olmadığı, kitap üzerine, çizimler üzerine, okunan cümleler ve kelimler üzerine çocukla ebeveynin interaktif bir etkileşiminin olduğu, özel okuma zamanları diyebilirim.

Bir de günümüz çocukları cep telefonu ve akıllı tablet manyağı… Bu konuda ne diyeceksin?
-İki ucu var konunun. Bir, bu çocuklar teknolojinin içine doğuyor. Her gün elinde kitap olan anne- baba görmüyorlar ama bebeklikten itibaren, meme emerken bile elinde telefon olan ya da gözleri duvardaki TV ekranına bakan yetişkinler görerek büyüyorlar. Bu durumda, çocuğa teknoloji kullanmasının sıfır olduğu bir ortam yaratmak gerçek dışı. Diğer yandan cep telefonu televizyon ve tablet karşısına terk edilen çocukların, ağır ihmal altında oldukları da bir gerçek ve bu ihmal çok yaygın. Peki ne yapabiliriz? 3T (Tablet, Telefon, TV) için bunları aklımızdan çıkamayarak işe başlayabiliriz;

  1.  3T, bir yemek yedirme aracı değildir! Bu şekilde, o an ağzına teptiğinizi şişene kadar yiyen çocuğu, doyurduğunuzu sanıyorsunuz ama acıkma hissini bilmeyen, acıkınca kendini nasıl doyuracağı konusunda fikri olmayan yarının “obezite riski” yüksek bireylerine davetiye çıkarıyorsunuz.
  2. 3T, zalim bir çocuk bakıcısıdır! Çocuğunuza her türlü korku ve şiddet öğesini kullanmakta tereddüt etmez. Pek çok video ve oyun platformu için, sizin o el bebek gül bebek büyüttüğünüz yavrunuz, sadece “sanal bir trafik kaynağı”dır ve bu trafiğin onlara getireceği parayla ilgililerdir. Çocuk dostu çok az platform vardır. Çocuğunuzu, ne izlediğini bilmediğiniz ekran başına bırakıp gidiyorsanız, zalim olduğuna emin olduğunuz bir bakıcıyla baş başa bıraktığınızı unutmayın! Zalime çocuk bırakılıp kahve içilmez, ev işi yapılmaz, kendime de zaman ayırmam lazım denmez.
  3. Teknolojiyi, sadece tüketim odaklı değil, üretime de destek verecek şekilde, sınırlı, süreli kullandırmanın ne demek olduğunu her ebeveynin öğrenmesi şart. “Sınır nedir? Süre nedir? Çocuk nasıl internet karşısında tüketen değil aynı zamanda üreten olabilir?” bu soruların yanıtlarını bilen anne- baba çocuğuna dijital fayda sağlayabilir.
  4. 2 yaşına kadar tüm 3T araçlarının çocuğun hayatında “Sıfır” olması gerektiğini unutmayın! 2 yaşından önce ekranla tanışan çocuklarda odaklanma problemlerinden hiperaktiviteye, öğrenme güçlüklerinden otizme kadar giden, bir sorunlar silsilesinin kapıları aralanmış oluyor. Bu yüzden bu risk alınası bir risk değildir. Bu sebeple 2 yaşından önce Pepee değil, tillahı gelse 3T izletmeyin.
  5. 2 yaşından sonra sınırlı ve süreli kullanımlar özellikle okula başlayana kadar ebeveyn kontrolü olmaksızın yine yasak! Okula başlayana kadar dijitalde izleyeceği her içeriği önce siz izleyin, siz uygunluğu belirleyemiyorsanız, bu yaşa uzman desteğiyle özel hazırlanmış referanslı içerikleri bulun. İzlerken/oynarken beraber izleyin/oynayın. Üzerine konuşun, tartışın sorular sorun.
  6. Okul dönemi için de kendi istediği içerikler ve oyunlar konusunda rehberlik edin! Arkadaşından duyduğu oyunları, videoları açmak istediğinde önce siz bakın, uygunluğu konusunda emin olmadan oynatmayın. İzletmeyin. Klinik çalışan pek çok arkadaşımızdan, uygunsuz içeriklere maruz kaldığı için psikolojik sorunlar yaşayan çocuklar duyuyoruz. Çocuğunuzu bilmediğiniz bir mahallede sokağa göndermeyeceğiniz gibi bilmediğiniz bir internet dünyasında tek başına bırakmayın! Tanıdığınız ve güvendiğiniz bir mahalle bulmayı deneyin.

DEĞİŞİME DİRENEN HERKES SINIFTA KALACAK!

Uzaktan Eğitim için ne düşünüyorsun?
-19 yıldır kitle iletişim araçlarının hem eğlence hem eğitim amaçlı kullanımları üzerine çalıştım. Bugün çok rahatlıkla şunu söyleyebilirim ki, örgün eğitim müfredatı ve yöntemlerini dijitalde uygulamaya çalışarak etkin bir eğitimden bahsedemeyiz! Ancak yeni teknolojik yolları ve yöntemleri, uygun müfredatlarla birleştirebilirsek başarı sağlayabiliriz.

Nasıl yani?
-Öğrencisinden, eğitimcisine, okul yönetimlerinden velilere değişime direnen herkes sınıfta kalacak. Bir kere, öğretmenlerin işi, sınıflarda zaten zordu şimdi dijital karşısında çok daha zor! Yeni neslin kendi dinamikleri, yıllardır ‘’1 saatten çok ekrana bakma’’ dediğimiz çocukların bazı okullarda 8 saate varan dijital derslerle ekran karşısında tutulmaya çalışılması, ailelerin “Ekran başından kalkma!” demeleri… Her şey birbirine girdi. Sarsıcı bir dönem. Değişim hemen peşinden gelecek…

Biraz daha açar mısın? Nasıl bir değişim?
-Milli Eğitim: “Biz, Eba TV’de tüm müfredatı anlattık”, Özel okullar, “Biz öğretmenleri oturttuk ekrana başına, online altyapıyı da sağladık”, Veliler, “Ekran karşısına oturması için her türlü baskıyı yaptık!”, Öğretmenler, “Ben tüm müfredatı anlattım!” demekle yetinmeyecek!!! Herkes çocuğu anlamaya çalışmak zorunda. Bu anlamdaki en büyük önerim, tüm eğitimin ve müfredatın “Oyunlaştırılma”sı. Ülkenin eğitim içeriğini, oyun tabanlı hale getirebilsek, bambaşka bir nesil kazanırız. Oyun, çocukta gönüllü öğrenme sağlar. Çocukta gerçekten gönüllü bir öğrenme yaratabilmek için ise 13 yaşına kadar, 30 dakikalık 4 dersten fazla vereceğiniz hiçbir ders ağzınızla kuş tutsanız işe yaramaz! Vermiş olursunuz ama öğrencide yankı bulmaz. Bu 30 dakikalık 4 dersin de çocuğa bir bilgi aktarmak değil, ders dışındaki kısımda bilgiyi, gönüllü olarak araştırmasını tetikleyecek içerikte olmasını öneriyorum. Bu arada, her 30 dakikanın arasında en az 20 dakikalık molaları da söylemeliyim. Okul öncesi için günde 20 dakikalık dijital tek bir derste sadece çocuklar için felsefe (P4C) yöntemi ile konulardan bahsedilebilir. Bugün, bence P4C eğitimi almamış öğretmen kalmaması gerekir.

ÇOCUKLAR İÇİN DÜŞLERİN GERÇEK OLDUĞU DİJİTAL: DÜŞYERİ

Düşyeri App nasıl bir aplikasyon?
-İnterneti, çocuklar için güvenli ve verimli hale getirmek için tasarladığımız çocuğa özel bir dijital platform! Ücretsiz üye olan herkes, çocuklar için özel seçilmiş TV içeriklerini Düşyeri TV’de izleyebiliyor. Düşyeri Kitap kısmında, fiziksel kitaplarımızın dijital halleri var. Sesli dinleyebiliyor, isterse kendisi dijitalden okuyabiliyor ya da çizgi film gibi izleyebiliyor. Çok yakında Düşyeri Müzik, Düşyeri Meditasyon ve Düşyeri Oyun bu app içinde yerini alacak. Düşyeri Müzik, anne karnından 6 yaşına kadar çocuklara dinletebileceğimiz müziklerin yer aldığı bir çocuk müzik platformu. Düşyeri Oyun ise hem Düşyeri’nin kendi geliştirdiği hem de başka stüdyoların geliştirdiği ve Düşyeri Pedagojisiyle çocukların gelişimine destek sağlayacağını düşündüğümüz dijital oyunlardan oluşan, bir alt kanal. Son olarak Düşyeri Meditasyon, çocukların erken yaşta kendilerini, duygularını, kendileri dışındaki kişileri, evreni anlamaları ve tüm bu bileşenleri yönetmelerini sağlayacak farkındalığa zemin olacağına inandığımız çocuklar için özel hazırlanmış, mindfulness ve şefkat temelli yönlendirilmeli meditasyonlar yer alıyor. Düşyeri App çocuk için düşlerin gerçek olduğu dijital bir düş yeri. İçinde binbir türlü gelişime destek veren içerikler var. Her içerikte çocuk gelişimciler, klinik psikologlar, eğitim bilimciler, eğitim teknologları, oyunlaştırmacılar, gelişim psikologları, öğretmenler ve konusunun uzmanlarıyla çalıştık!

Yorum Bırak

nine + six =