Cumhuriyetin Yüzü sergisinin küratörü olmak, benim için tek kelimeyle şunu ifade ediyor: Yuppi!

Cumhuriyetin Yüzü sergisinin küratörü İzzeddin Çalışlar röportajıyla huzurlarınızdayım
. 
Biz, sergiyi İzzeddin Çalışlar‘la gezebilme şansını bulduk. Dedi ki, ‘Birçok ülkenin tarihinde, ticaret, bilim ve sanatta sıçrama yaşanan ve Altın Çağ olarak adlandırılan dönemler var. İşte Erken Cumhuriyet, öyle bir dönem. Sergi de, bu döneme, kültür ve sanat perspektifinden bakıyor.’

500’ü aşkın orijinal eser, belge ve efemeraden oluşan Cumhuriyetin Yüzü sergisi sizi Galataport’ta bekliyor. Daha önce de belirttim, ücretsiz!
.

Gerçekten insan çok etkileniyor. Ve hayret ediyor… O 20 yılda neler neler başarılmış… Konservatuvarların kurulması, tiyatrolara destek, yetenekli gençlere verilen sanat bursları, kentlerin heykellerle buluşması, şehir planlamaları, kızlara sanat okulları, müzik öğretmeni okulları, opera, 15 yılda açılan 30 müze… Ve çağın çoook ötesinde daha pek çok önemli kurum, eser ve çalışma, Erken Cumhuriyet döneminde gerçekleşmiş ve halkın hizmetine sunulmuş.
.
Beni en çok etkilieyen şeylerden biri de yetenekli gençlerin eğitim almaları için Avrupa’ya gönderilmesi. Ve sonra o gençler, Türkiye’nin dört bir yanına yollanmış, halkın eğitimine ve vizyonuna katkı sağlanmaları amaçlanmış. Bunu yaparken de cinsiyet eşitliği gözetilmiş. İşte tüm bunları görünce, Atatürk’ün zekasına, vizyonuna, bir kez daha hayran olmamak elde değil!!!
.

Serginin hazırlık sürecinde Çalışlar’ı da en çok etkileyen parçalardan biri, tasarım ekibinin çıkardığı bir harita olmuş… Abidin Dino, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Hikmet Onat gibi önemli ressamlarımızı, Edirne’den Kars’a kadar öğretmen olarak nelere gittiğini gösteren belge… Çalışlar bunu şöyle yorumluyor: “Devlet, yatırım yaptığı sanatçıya şöyle diyor sanki: Nişantaşı ile St. Germain arasında gidip gelerek, modern Türk sanatçısı olamazsın! Önce memleketinin hâlini bir gör de dertlen bakalım.”
.
Sergiyi gezdiğinizde, “Kuruluş ve kurtuluş” temasını, o dönemi ve Atatürk’ün dehasını çok daha iyi anlayacağınıza eminim. Ben ne yazsam anlatamam. Gidip gezmeniz gerekiyor… Geziniz!

Cumhuriyetin Yüzü sergisini anlata anlata bitiremiyorum, kimi görsem, ‘mutlaka gezin!’ diyorum. Sergi, 500’ü aşkın orijinal eser, belge ve efemera ile cumhuriyetin, ilk 20 yılını anlatılıyor. İnsanın gerçekten ufkunu açıyor, geçmişi keşfederken, gelecek için de ilham veriyor. Serginin küratörü olarak, bu özel proje sizin için ne ifade ediyor?
-Birçok ülkenin tarihinde, ticaret, bilim ve sanatta sıçrama yaşanan ve “Altın Çağ” olarak adlandırılan dönemler var. Ortak özellikleri; Barış ve özgürlük ortamına kavuşmaları, kalıcı etkiler bırakan bir dönüşüm yaşamış olmaları. Bizim yakın tarihimizde de iki büyük savaş arasında böyle bir dönem yaşandı ve hemen hemen hayatın her alanına yansıdı. Ayrıca o dönem yaşanıp, bitmedi. Yüz yıldır biriktirdiğimiz kültürel kodlarımızın büyük bir kısmının temeli oldu. Bu yüzden çok önemsediğim ve inceledikçe daha da çarpıcı bulduğum bir dönemdi. Bilinmesi, anımsanması ve aklıselimle değerlendirmek için merak edilmesi gerektiğini düşünürken, böyle bir fırsat ortaya çıktı. Benim için tek kelimeyle şunu ifade ediyor: Yuppi!

Hazırlarken, bir bir eserleri toplarken bu kadar çarpıcı bir sergi ortaya çıkacağını tahmin ediyor muydunuz?
-Tahmin etmiyordum; emindim! Çarpıcı olması için gereken bütün unsurlar vardı. Benim için çarpıcılığın kriteri çok basit. Hangi yaş, eğitim düzeyi, kesim ya da kültürden olursa olsun izleyene, “Vay be!” dedirtebilmek. Bunu sağlamak için de insanlara, bildiklerini sandıkları bir konuda, bilmedikleri ne kadar çok şey olduğunu göstermek gerekiyor. Harf Devrimi, Türk Beşlileri, D Grubu, Karadeniz Vapuru, Taksim Anıtı, Ankara’nın başkent olması, vb. Bunları, o dönemle azıcık ilgilenen herkes bilir. Ama sergi öyle bir bilgilendirme aracı ki dönemin uzmanlarının bile her unsuru bilme olasılığını ortadan kaldırabiliyor. Eserleri toplarken, aklım yettiğince bilinmedik, görülmedik olanları, arkasında başka bir öykünün izleri bulunanları seçerek, bir arada hayal edilmesi güç bir seçki olmasına gayret ettim.

Erken Cumhuriyet’te yaşanan bu büyük dönüşüme, biz kültür ve sanata açılan pencereden baktık

Borusan Kocabıyık Vakfı, size bu fikirle geldiğinde ilk ne hissettiniz?
-Borusan Kocabıyık Vakfı’nın kurumsal kimliği ve faaliyet alanlarını göz önüne alınca, yüzüncü yıla dair en doğru projenin, Erken Cumhuriyet’te yaşanan dönüşümün kültür ve sanata açılan penceresinden bakmak olacağını düşündüm. İlk hissim, kategorik bir yanlış ya da dramatik bir eksik olmaması için yeniden ders çalışmam gerektiğiydi. Yeterince zamanım vardı. Kütüphaneme ve biriktirdiğim belgelerle dostlarıma güveniyordum.

Siz ne diyorsunuz insanlara? Neyi göstermeye çalışıyorsunuz?
-İşin bir kurumsal bir de kişisel tarafı var. Kurumsal tarafta Borusan’ın kurucusu Asım Kocabıyık’ın bıraktığı manevi bir miras vardı. Kendinden sonraki kuşaklara, “Atatürk’ü anmayı unutmayın” demişti. Kişisel tarafında ise Asım Bey’le yıllar önce tanışmış, Borusan’ın tarihi için baş başa çalışma şansı bulmuş, döneme dair görüşlerini öğrenmiştim. Şimdi de kızı Zeynep (Hamedi) Hanım, bu özel yıl için özel bir proje yapmak istiyordu. Borusan’ın çağdaş sanata yatırımları da ortada olduğuna göre hepsini bir araya getirdik ve birlikte şu cümleyi kurduk: “Aydınlık saçan bir dönemi aydınlatalım.”

NADİR BULUNAN SİMGESEL PARÇALARI TOPLAMAK HER ZAMAN ZOR. HATTA, BİRAZ DA ŞANS İŞİ. BAZI KOLEKSİYONERLER PAYLAŞIMCI, BAZILARI İSE KETUM OLABİLİYOR

Peki bu sergiyi hayata geçirirken ne kadar zorlandınız? Özellikle hangi konularda…
-Nadir bulunan simgesel parçaları toplamak her zaman zor. Hatta, biraz da şans işi. Bazı koleksiyonerler paylaşımcı, bazıları ise ketum olabiliyor. En zoru; İnsanları, birkaç aylığına da olsa, kendileri için en değerli parçalardan ayrılmaya ikna etmek. Sonuçta ortaya ne çıkacağını bilmedikleri için de bunu doğal karşılıyorum. Böyle kapsamlı sergilerin zorlayıcı taraflarından biri de eser toplama organizasyonu. Onlarca farklı adresten, uygun tarihlerde, en itinalı şekilde, uzman ekiplerce, irili ufaklı pek çok eserin alınması, kaydedilmesi, tutanak tutulması, sigortalanması, fotoğraflanması, depolanması ve sergilenmeye hazır hale getirilmesi… Yani karmaşık bir süreç… Ve bunun çok kısa bir sürede tamamlanması gerekiyor. En son aşamada da etiketleme var ki o da her sergi öncesinde birkaç uykusuz gece demek.

1922-1942 yılları arasındaki döneme odaklanıyorsunuz. Özel bir sebebi var mı?
-İki savaş arası. On yıl boyunca aralıksız savaş ortamında yaşamış bir toplum. Artık hiç bitmeyecekmiş gibi gelen yokluk, yoksunluk ve esaret sonrasında birdenbire değişen koşullar. Cumhuriyetle gelen özgürlük, “Ne yaparsan yap, yeter ki bir şey yap” diyen ve evrensel niteliklere sahip insan kaynakları yetiştirmek için üzerine düşeni yapan bir devlet… Çağdaş uygarlıktan payını alma ve ona katkıda bulunma iradesi. Odaklandığımız böyle bir dönem. Ama dönemin tamamına bakmıyoruz. Sergi, yeni kurulan cumhuriyet yönetiminin kültür politikalarının sonuçlarına dair bir seçki ortaya koyuyor. Yani konusu, sadece kültür ve sanat. Çünkü kültür ve sanata yatırım yapmadıkça diğer alanlardaki atılımların istenen sonuçlara erişemeyeceğine inanmış bir lider ve ona inanan bir kurucu kadro var. Bu dönemde ulaşılan sonuçları sergiliyoruz ve hemen hemen hepsi Atatürk’ün şahsi vizyonu.

Erken Cumhuriyet dönemi, pek çok açıdan ele alınabilir di mi…
-Evet. Bu yirmi yıllık dönemde hem devlet sistemi restore edildi hem de yeni idealler uygulamaya kondu. Aynı dönemde iktisadi kalkınma, ulus bilincine kavuşma, sanayileşme, eğitim reformu, kalıcı barış politikaları, rejimin tutunması, hukukta çağdaşlaşma, laik anayasal düzen, eşit vatandaşlık, kadın hakları gibi birçok konuda yapılanmaya gidildi. Bunların her biri, başlı başına birer sergi konusu. Bu dönem, bugünümüzü belirleyen adımların atılmasından dolayı zaten önemli. Biz ise bunların yanında, görece çok daha marjinal gibi görünen, bugünün bakışıyla “olmasa da olur” denebilecek, sonraki dönemlerde devletin pek de üzerine düşmediği bir alanda, sanatta yapılanları ortaya koyuyoruz. Bu küçük parantezin içindekilerin büyüklüğü de ister istemez şunu düşündürüyor: O yoksul dönemde bile kültürel yatırımlara, diğer “ciddi” konular kadar önem verilmiş.

Atatürk’ün dehasını gösteren en önemli dönem mi bu sizce?
-Askeri dehasını gösterip, Halaskar Gazi Mustafa Kemal Paşa olmasından sonra, devlet adamı olarak Atatürk olmasını sağlayan dönem. Bir başka deyişle sadece dört yıl taşıdığı soyadıyla ebediyen anılacak olmasını sağlayan dönem… Konservatuvarların kurulması, tiyatrolara destek, yetenekli gençlere verilen sanat bursları, kentlerin heykellerle buluşması, şehir planlamaları, ressamlara yurt gezileri, kızlara sanat okulları, müzik öğretmeni okulları, opera, 15 yılda açılan 30 müze… Bunlar, o zaman yapılmasa kimseden bir eleştiri gelmezdi muhtemelen. Atatürk de onu yere göğe koyamayanların gözünde değerini kaybetmezdi. Ama bunlar da yapıldı. Sinemaya, edebiyata, yayıncılığa, grafik tasarıma, geleneksel sanatlara destek verildi. Bu sergi, Ata’mızı yere göğe koyamayanlara bir buket dolusu haklılık malzemesi daha verirken, burun kıvıranlara da bir kez daha düşünmeleri için bir davetiye olarak görülebilir.

ÖNE ÇIKARMAYI HEDEFLEDİĞİM KONU, ÇAĞDAŞ TÜRK SANATINDA ERKEN CUMHURİYET ETKİSİNİN DEVAMLILIĞI

Erken Cumhuriyet döneminde kültüre, sanata ve sosyal yaşama odaklanırken, özellikle hangi ana unsurları öne çıkarmayı hedeflediniz?
-Kültür ve sanata dair her yatırım, zaten bir şekilde sosyal yaşama yansır. Bugün izleyebildiklerimiz de o yansımaların örnekleri. Bir dergi, kitap ya da gazete, bir mektup, bir tablo ya da afiş… Bunların hepsi sosyal yaşama dair izler. Sergi, belli başlıklar altında toplanıyor ve her bölüm sanat bağlantılı. Tüm eserler, odaklanılan döneme ait olsa da bir istisna var ki, o da alt metni oluşturuyor. Bu dönem sonrasında ve halen sanatçılar için bir ilham kaynağı. Bunu vurgulamak için bu dönemi tema olarak işleyen farklı disiplinlerden güncel sanat eserleri de örnekleniyor. Bunu süzüp süzmemek izleyene kalmış ama öne çıkarmayı hedeflediğim konu, çağdaş Türk sanatında Erken Cumhuriyet etkisinin devamlılığı.

BENİ EN ÇOK ETKİLEYENLER, VARLIĞINI YA DA ANLAMINI BİLMEDİĞİM, HAZIRLIK SÜRECİNDE TANIŞTIĞIM AYRINTILAR OLDU

Özenle seçtiğiniz bu 500 eser arasında, sizi en çok etkileyenler hangileri?
-Tabii ki beni en çok etkileyenler, varlığını ya da anlamını bilmediğim, hazırlık sürecinde tanıştığım ayrıntılar oldu. Örneğin Musiki Muallim Mektebi’nin amblemi, o dönem için fütüristik sayılabilecek bir mimari eklenti olarak karşıma çıktı. Yarım asrı aşkın süre, türdeş görünüm sergileyen modern grafik tasarım dilinin, stil fışkırmasına dönüşmesi ve elle çizilmiş yazı karakterlerindeki müthiş çeşitlilik benim için yeni keşifler oldu. Sonuçta temel sanat alanlarında yaşanan dönüşüm biliniyordu ve geçmişte her biri üzerine farklı sergiler yapılmıştı. Burada dönüşümün, mobilya, moda ve grafik tasarım alanlarına da yansıdığını göstermek istedim. Çünkü karikatüristlerin de, sinemacıların da, kısacası estetik tasa taşıyanın her mesleğin, her disiplinin, kişisel bir stil arayışına yöneldiğini gördüm. Başlangıçta bu kadar geniş bir alanı nasıl dolduracağımızı düşünüyordum. Ama sonuçta mekâna sığmakta zorlandığımız gibi birçok parçayı da elemek zorunda kaldım.

Siz, Atatürk’ün en çok hangi özelliklerinden etkileniyorsunuz?
-Verdiği anlık kararların keskinliğinin, aslında bir evveliyatı olduğunu gördükçe, diğer özelliklerinin yanında bir “zamanlama üstadı” olduğunu anlıyorum. Tıpkı muharebe sahasındaki gibi siyasi alanda da doğru zamanı ve koşulların oluşmasını sabırla beklemesi, az zamanda çok ve değerli iş yapmasını sağlıyor. Örneğin; Kadının eşitliği üzerine ilk notları 1917’de yazmış. Harf Devrimi için 1918’de, “Henüz zamanı değil” diyor. Çözümlenmesi gereken bir kriter anlayışı var. Bu sayede yaptığı oluyor, tutuyor ve uzun yaşıyor. Örneğin; Sümerbank sistemi, 65 yıl işledi. Dönemin mimari yapıları halen kullanılıyor. Türkçe evrilmeye devam ediyor. Bugün ‘astronot’ sözcüğüne Türkçe karşılık arıyoruz. TDK yaşasaydı, çoktan bulunmuş olurdu.

Atatürk’ün, o ilk 20 yılda, birtakım şeyleri çok hızlı ve tepeden inme şekilde gerçekleştirdiğini iddia edenler de var. Bu eleştirilere verecek cevabınız nedir?
-Devrim, tepeden inme olur zaten. Soruya soruyla yanıt vereyim: Yaşadığı ülkede opera, bale, tiyatro, sinema, mimari, moda, arkeoloji, plastik sanatlar, fonetik alfabe, sanat eğitimi, üniversite, müze, tarihi eser restorasyon, sınai üretim, laik hukuk, anayasal rejim, eşit vatandaşlık, kadın hakları, yeşil alan, halk eğitimi, sosyal adalet, ulus bilinci ve uluslararası barış olmasını istemeyen var mı? Varsa, Erken Cumhuriyet dönemini didikleyip, eleştirebilir tabii. Birtakım şeylerin çok hızlı ve tepeden inme şekilde yapılmasına rağmen, bunlara daha önce tanık olmamış bir toplum tarafından benimsenmiş. Ve yapılan tüm değişimlerin sürdürülebilir olmuş olması, bu eleştirileri ciddiye alınmaz kılıyor. Bugün Diyarbakır’ın surlarının ayakta, Ayasofya’nın çatısının korunmuş olması, Mevlâna Makamı’nın varlığı, İstanbul’un ortasındaki son yeşil alanlar, antik kentler ve bu yanıtı verirken kullandığım sözcüklerin yüzde doksanı, o dönemin eseri.

Borusan Kocabıyık Vakfı’nın, cumhuriyetimizin 100 yılına ışık tutan böyle anlamlı bir sergiyi desteklemesi ne kadar kıymetli?
– Çok kıymetli. Borusan Kocabıyık Vakfı, sistematik olarak kültürel yatırım yapıyor. Sonuçta böyle kurumlar olmasa, bizlerin herhangi bir şey ortaya koyması mümkün olmaz. Sadece bir mekânın sergi alanına dönüştürülmesi bile çok büyük yatırım gerektiriyor. Halka açık, ücretsiz, sadece ilgi bekleyen böyle bir girişim, hiçbir ticari mantığa sığmaz. Tıpkı insanlar gibi kurumların da gönlü var. Ve o mekanizmalar, bu projelere gönlünü koyduğu için gerçekleşebiliyor. Bu yüzden Borusan Kocabıyık Vakfı’nı destekçi ya da maddi kaynak sağlayıcı olarak görmemek lazım. Vakıf, projenin sahibi ve böyle bir hizmet sunma ihtiyacı duyan, yüce gönüllü bir akla sahip.

NAZIM HİKMET’İN BURSA CEZAEVİ’NDE KULLANDIĞI YAĞLIBOYA PALETLERİ DE SERGİDE YER ALACAKTI. SEKİZ YÜZ KİLOMETRE YOL YAPIP, ELİME ALDIKTAN SONRA, SAHİBİ VERMEKTEN VAZGEÇTİ

Eserleri aldığınız insanlar, ellerindekinin ne kadar önemli parçalar olduğunu biliyorlar mıydı?
-Büyük bir çoğunluğu biliyordu ve derdimi anlattıktan sonra çok güzel önerilerde bulundular. Bununla beraber rastlantısal keşifler de oldu. Örneğin; Evimi, pire bastığı için bir süre misafir olduğum evin mutfağındaki sandalyelerin arkasında, Gloria Sineması’nın ve tasarımcısının etiketine rastladım. Bir arkadaşımın annesinin evinden de Evrenoszade’nin kumaş desen çizimleri çıktı karşıma. Sahibi, Levon Kordonciyan’ın Atatürk’ün frakı için bizzat ölçü aldığı patron çizimlerinin orijinallerini vermediğinden, dijitallerini kullanmak zorunda kaldım. Nazım Hikmet’in Bursa Cezaevi’nde kullandığı yağlıboya paletleri de sergide yer alacaktı. Sekiz yüz kilometre yol yapıp, elime aldıktan sonra, sahibi vermekten vazgeçti.

Kendi koleksiyonunuzdan bazı parçalara da yer vermişsiniz… Neler onlar?
-Ağırlıklı olarak efemera biriktiriyorum. Döneme denk düşen ve anlamlı bilgi içerenleri sergide kullandım. Dijital görsellerin de çoğu zaten elimdeydi. Yine de Haluk Oral, Osmantan Erkır, Ömer Durmaz, Fahri Özdemir ve Sinan Genim’in paylaştığı parçaların yanında, benimkilerin sözü edilmez. Hazırlıklara bir yıl öncesinden başladığımız için bu sürede boyunca müzayedelerden aldıklarım da oldu. Sergide kullandığımız fotoğrafların üzerinde oynanmamış, sonradan renklendirilmemiş, olabildiğince ilk baskı olmasına dikkat ettiğimizden, sadece bulmak da yetmiyordu. Hep daha iyisini aradık. Neyse ki bu konuya duyarlı kurumlar ve özenli arşivleri var.

Cumhuriyetin ilk 20 yılında Atatürk’ün yaptığı bence en olağanüstü şeylerden biri, gençleri eğitim almaları için Avrupa’ya göndermesi. Ve sonra Türkiye’nin dört bir yanına yollayarak, halkın eğitimine ve vizyonuna katkı sağlaması… Üstelik bunu yaparken cinsiyet eşitliğini de gözetiyor. Her meslekten genç kadın ve erkekler yolluyor Avrupa’ya. Muhteşem bir şey!
-Örnek çok hem de mühendislik, sosyal bilimler gibi birçok alanda. Yine sadece sanat çerçevesinde kalırsak, en çarpıcı örnek, 1926’ya kadar kamuya açık alanda tek bir heykel bile yokken, bu sanatın yayılması için yapılanlar. 1925’ten başlayarak Avrupa’ya eğitime gönderilenler oluyor. Melek Ahmet, Rezan Ramiz, Nermin Farukî ilk kuşak kadın sanatçılar olarak yetişiyor. Heykel eğitiminde gözde okul, Roma Güzel Sanatlar Akademisi. 1928’de açılan Taksim Anıtı’nın yapımı sırasında da eserin ısmarlandığı Pietro Canonica’dan iki genci yetiştirmesi isteniyor. Onlardan biri de o sırada akademinin ilk kadın öğrencisi olan Sabiha Ziya (Bengütaş). 21 yaşında genç bir kızken, bir buçuk yıl Canonica’nın asistanı olarak anıtın yapımında çalışıyor. O anıtta, genellikle gözden kaçan iki dairesel levha yer alır. Birinde tül ardında mahzun bir kadın portresi sezilir, diğerinde özgürlüğün mutluluğunu yaşayan bir kadın sureti vardır. Sabiha Ziya’nın ve Türk kadınının değişiminin simgesi gibidir. Güzellik yarışmaları da kadın rol modelinin oluşmasında bir iletişim aracı olarak kullanılıyor. Dünya güzeli seçilen Keriman Halis Ece vakası öyle yaşanıyor. Moda ve magazin dergilerinin içeriğinde, kadının toplumdaki rolü tamamen değişiyor. Modern ev kadını ve meslek sahibi iyi anne imgesi “cumhuriyet kadını” terimiyle simgelenerek, yeniden inşa sürecinin en büyük kahramanı ilan ediliyor.

Avrupa’da eğitim aldırılan Abidin Dino, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Hikmet Onat gibi ressamları, Edirne’den Kars’a kadar öğretmen olarak yollama meselesi var bir de… Bu nasıl bir vizyon ve öngörüdür…
-Evet. Beni de en çok etkileyen, bulduğum eserlerden biri değil, tasarım ekibinin çıkardığı o harita oldu. Sınavları geçip, Avrupa’ya yüksek öğrenime gönderilen ressamların, ülkeye döndükten sonra toplumun gerçeklerini tanıyıp, sanatlarına yansıtmaları için gönderildikleri Anadolu köşelerini gösteren basit bir harita ama işin özünü o anlatıyor. Devlet, yatırım yaptığı sanatçıya şöyle diyor sanki: “Nişantaşı ile St. Germain arasında gidip gelerek, modern Türk sanatçısı olamazsın! Önce memleketinin hâlini bir gör de dertlen bakalım.” Akademiden sonra, Paris’te André Loth atölyesinde eğitim görmüş bir ressam, 1940 koşullarında nasıl geçinecek? Elazığ’da, iki yıl ortaokul öğretmenliği yaparak maaş alıyor. Bildiklerini köylü çocuklara öğretiyor. İşte çoban ressamlar böyle çıktı Anadolu’dan.

Etnografya Müzesi’nin kurulması için adım atması da beni en çok etkileyen şeylerden biri… Bunu da anlatır mısınız?
-Eski eserler ve müzelerle ilgilenme görevi verilen ilk kurum, 1920’deki ilk TBMM’nin kararıyla Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlı kurulan Türk Âsarı Atika ve Müzeler Müdürlüğü. İzmir’in boşaltılması sırasında New York’taki Metropolitan Müzesi’ne kaçırılan Sardes kazısı eserleri Müzeler Müdürü Halil Ethem’in (Eldem) girişimleri sonucunda 1924’te geri alındı. Osman Hamdi Bey’in teşvikiyle arkeolojiye yönelmiş olan Aziz Ogan, 1922’de İzmir Arkeoloji Müzesi’nin kurulmasını sağlayarak Bergama ve Efes buluntularının sergilendiği yerel müzeler kurmaya girişti. 1924’te sivil mimari araştırma konusu yapılarak toplanan eserlerle Etnografya Müzesi açıldı ve Topkapı Sarayı tarihî ve simgesel özellikleriyle müzeleştirildi. Müzecilik hareketi 1926’da Ayasofya ve Konya’da kurulan Âsarı Atika Müzesi’nde Selçuklu sanatı sergilenmesiyle sürdü. 1931’de İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde Mezopotamya, Mısır ve Part buluntularının tasnifi başladı ve kuruma kimya laboratuvarı, fotoğraf ve heykel atölyeleri kazandırıldı. Aynı yıl ören yerlerini gezen Atatürk, Bursa, İzmir, Antalya, Adana ve Konya’daki müzelere uzman personel atanmasını istedi ve başta Karatay ve Sahip Ata medreseleriyle Alâeddin Camii ve İnce Minare olmak üzere acilen onarılması gereken eserleri belirledi.

Daha Kurtuluş Savaşı bile kazanılmamışken, ileride yapacağı inkılapları halka neden anlatıyor? Nasıl bu kadar emin? Tüm bunlar nasıl açıklanabilir?
-1922’de kesin askeri zafer ve ateşkes anlaşması sonrasında, savaş hâli fiilen sürse de Lozan sürecinin barışla tamamlanacağından emin. Bu yüzden de İsmet Paşa’ya ödün verdirmiyor. Cumhuriyetin ilanına kadar ki bir yıl boyunca, sık sık yurt gezisi yapıp, gittiği her yerde, yeni Türkiye’yi anlatıyor. Anlatırken de bir tasavvurdan, bir hayalden bahseder gibi değil, kesin ve gerekçeli konuşuyor. Aslında benzer söylemlere, modern Osmanlı entelijansiyasında da rastlanıyor ama onun kadar kapsamlı ve köktenci başka birine rastlanmıyor. Namık Kemal ve Tevfik Fikret’in devamı gibi aydınlanmacı bir söylemi var. Halkın alışmadığı bir asker tipi olarak, insancıl ve barışçıl mesajlar veriyor. Her fırsatta, askeri başarıları, ordunun kahramanlığına bağlıyor ve barışı yücelterek geleceği anlatıyor. Hitabet gücüyle de her kesimin hayranlığını topluyor. Siyasete ısınması da böyle oluyor. Ve ikinci TBMM seçimlerinde, neredeyse muhalefetsiz ama meşru bir zemin olarak, parlamento oluşuyor.

Atatürk’ün meclisteki bir konuşmasında, “Bugün ilk sanat galerimizi açtık” diye bir başlık açması da kıymetli. Sanata ve kültür kurumlarına bu kadar önem vermesinin sebebi ne?
-Gençliğinde gezmiş, okumuş ve şu karara varmış: “Sanat ve sanatçıdan mahrum bir toplum sakat sayılır.” Evrensel kültür ve sanatın, vatandaşların ulus olmaya bağlı yeni yaşantısının temellerinden biri olması gerektiğine inanıyor. Toplumun köhne anlayışları terk etmesi, ulusal bir sanat ekosistemi yaratacak, bu sayede evrensel değerler ortaya koyan bir nesil yetişecek. Yeni Türkiye, çağdaş dünyanın değerli bir paydaşı olacak. Devrimlerin temelinde bu fikir yatıyor. 1923’te, Adana’daki söylevinde Osmanlı devrinden bahsederken, “Asil milletimiz, sanattan mahrumdu” demesiyle başlayan ve ölümünden bir yıl önceki TBMM açılış konuşmasında “İlk resim galerimizi bu yıl açmış bulunuyoruz” demesiyle sonlanan sanatın Atatürk’lü yıllarında, ne bu yoldan sapma var ne de görünür bir itiraz. Bu galeri, Dolmabahçe Sarayı’nın veliaht dairesi aslında. Atatürk’ün emriyle 1937’de saraydan ayrılıp, İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’ne tahsis ediliyor. O dönem, İmam Hatip Okulları’nda bile temel sanat eğitimi var. Halkevlerinde sadece temel sanatlar değil, o zaman için çok yeni olan fotoğraf sanatı kursları da açılıyor. Türk Ocağı binaları aynı zamanda tiyatro sahnesi. Afife Jale, İstanbul’da sahneye çıkamazken, Bedia Muvahhit, İzmir’de onun yasa dışı emriyle sinema ve tiyatroya adım atabiliyor.

Peki, bu serginin izleyicilere sağlamayı amaçladığı deneyimler neler? Ziyaretçilerin sergiyi gezerken ne hissetmelerini, düşünmelerini ve anlamalarını bekliyorsunuz…
-Bu zaman aralığını belirleyen siyasi tarih aslında, 1922, Türkiye toplumu için on yıllık kesintisiz savaş ortamında geçen sürecin sonu. 1942 ise savaşın dışında kalsa da toplumun ikinci bir dünya savaşının etkilerini yaşamaya başladığı, yani kesintisiz barış ortamının nimetlerinin sona erdiği yıl. Bu aralıkta bazı alt kırılımlar da var. Örneğin 1923-1928 arası yeni rejimin tutunması; 1928-1933 arası uluslararası tanınması. 1933 sonrasında ise hızlı iktisadi kalkınma ve kalıcı barış çabaları öne çıkıyor. Her ne kadar serginin konusu siyasi tarih değilse de, bu takvim belirleyici oldu. Çünkü sergi, yeni kurulan cumhuriyetin kültür politikalarının sonuçlarına dair bir seçki ortaya koyuyor. İktisadi varlıklarının büyük kısmından mahrum kalmış bir devletin, öncelikli yatırım alanlarının ihracata yönelik tarım, ulaştırma ve altyapı yatırımları olması beklenir. Bunlar yapılırken, eşzamanlı olarak geniş spektrumlu bir kültürel dönüşüm girişimi ve karar alma yöntemleri, bunların da aynı Hatay gibi şahsi bir mesele olduğunu gösteriyor. Yani özetle ziyaretçiyi, üzerimizdeki Atatürk etkisinin nedenleri üzerine düşünmeye davet ediyoruz.

Serginin proje danışmanı olarak Prof. Dr. Haluk Oral ile nasıl bir iş birliği içinde çalıştınız ve projeye katkıları neler oldu?
-Haluk Hoca ile daha önce de şimdiye kadar gelmiş geçmiş en çok ziyaretçi toplayan (1.150.000) İstiklal sergisini yapmıştık. Benim için Google’dan daha işlevsel bir arama motoru olduğunu söyleyebilirim. Belgelerin çözümlenmesinde, eski yazı okumada ve neyin nerede bulunabileceği konularında eşsiz bir rehber. Ayrıca sonsuza doğru giden müthiş bir koleksiyonu var ve paylaşmaktan ayrı bir haz duyuyor. Bu işlerle uğraşan herkese bir tane ondan lazım.

Borusan Kocabıyık Vakfı’nın Cumhuriyet’in 100 yılına ışık tutan böyle anlamlı bir sergiyi desteklemesi ne kadar kıymetli?
-Ben her zaman en Türkiye’deki en yaratıcı kesimin sanayiciler olduğunu söylerim. Türk sanayicisi kendi işini yaparken zaten sürekli yaratıcı çözümler bulmak zorunda. Onlar arasından sayıları az da olsa Borusan gibi bazıları başkalarının yaratıcılığına da alan açıyor. Borusan Kocabıyık Vakfı zaten bunun için kurulmuş ve sistematik olarak kültürel yatırım yapıyor. Sonuçta böyle kurumlar olmasa, bizlerin herhangi bir şey ortaya koymamız mümkün olmaz. Sadece bir mekânın sergi alanına dönüştürülmesi bile çok büyük yatırım gerektiriyor. Halka açık, ücretsiz, sadece ilgi bekleyen böyle bir girişim hiçbir ticari mantığa sığmaz. Tıpkı insanlar gibi kurumların da gönlü var ve o mekanizmalar bu projelere gönlünü koyduğu için gerçekleşebiliyor. Bu yüzden Borusan Kocabıyık Vakfı’nı destekçi ya da maddi kaynak sağlayıcısı olarak görmemek lazım. Vakıf projenin sahibi ve böyle bir hizmet sunma ihtiyacı duyan, yüce gönüllü bir akla sahip.

Bu sergiyle çağdaşlaşma ve toplumsal dönüşüm hikayesini farklı bir perspektiflerden ortaya koyuyorsunuz. Bu çerçevede, izleyicilerin cumhuriyet ve devrimlerin özünü anlamalarına nasıl bir katkıda bulunmayı umuyorsunuz?
-Umarım izleyiciler sadece sanat alanında bunca yatırım yapan bir devlet aklının, diğer alanlarda yaptıklarını da merak eder ve nedenlerini, sonuçlarını araştırmaya yönelir. Cumhuriyeti dilinden düşürmeyenler ve devrimleri savunmak zorunda kalanların, bayramlarda bayrak sallamak dışında da yapması gerekenler var. “Cumhuriyet” sözcüğüne muhtemelen sadece Türkiye’de bu kadar çok anlam yükleniyor. Başka kültürlerde, sadece siyasi rejimin adı olarak kullanılırken, bizde önüne geldiği her kavrama çağdaşlık, uygarlık ve ilerleme anlamları katıyor olmasının ve diğer tüm dillerdekinden farklı bir çağrışım yapmasının bir sebebi olmalı. Yeni rejim ilan edildiğinde, kimsenin zihninde yaşanacak değişime dair berraklık yoktu. Bir kişi hariç. O, yaşamı boyunca saptadığı doğrular ve kurguladığı ideali hayata geçirmek için doğru yer ve zamanda olduğunu biliyordu. Yüz yıl önce 29 Ekim günü herkes kalıcı barışı kutlarken, Atatürk, ilelebet payidar kalacağına inandığı en büyük eserini ortaya koymak için çalışmaya başlıyordu. Üzerinden yüz yıl geçtiğine göre artık yansız, tarafsız, deyim yerindeyse fanatik ya da alerjik olmadan, olan biteni baştan okuyup, değerlendirme zamanı geldi. Bence asıl tehlike, cumhuriyetin bir duygudan ibaret hâle gelmesi. Oysa yüz yılı deviren, arkasında yatan bilinç. O da dünyanın gittiği yön olarak tanımlanabilir. Türkiye o yöne etki ya da katkı yapacaksa bilinçle yapacak, duyguyla değil.

DURMAYALIM YOKSA DÜŞERİZ!


“Durmayalım yoksa düşeriz” diyen, diyebilen, bu ülkeyi sıfırdan kurup, 20 yılda müthiş ileri götüren bir neslin torunlarıyız… Peki ne oldu da biz bu kadar geri düştük? Her alanda kendimizi bi Cahiliye Dönemi’nde bulduk…
-Durmadık aslında. Bazı konularda yavaşladık, bazı konularda hızlandık. Dursaydık, tam düşerdik. Her dönemin farklı dinamikleri var. Siyaseten, tüm dinamikleri bir arada değerlendirip, dengede tutabilmek de giderek zorlaşıyor. Bu tüm ülkeler için böyle. Bizde ise hangi görüşten olursa olsun siyasetçilerin hayali hep “Büyük Türkiye” olarak ifade edildi. Daha çok nüfus, daha büyük ekonomi formülüyle ilerlerken, daha özgür birey ve daha yüksek yaşam kalitesinden feragat edildi. İlk 20 yılda, kendimize yetmeyi öğrendik. Yapınca olduğunu gördük. İkinci 20 yılda, bu dünyada yalnız olmadığımızı, başkasının savaşında da ekmeğin karneye bağlanabildiğini öğrenip, dünyanın parçası olma gereğini duyduk. Üçüncü adımda Küçük Amerika ya da Moskova’ya özenip, birbirimizi yedik. Sonra bir silkinip, Avrupalı olmaya yöneldik. Bunları yaparken, varlığı paylaşmayı beceremesek de büyümeye hep devam ettik. Son 20 yılda da ilk 20 yılın kazanımlarını paraya çevirip harcadık. Dolayısıyla şimdi yeniden başlayabiliriz. Cumhuriyet kurulduğunda, okur-yazar oranı yüzde 8’di. 50. yıl kutlanırken, bu oran yüzde 55’e ulaştı. Bugün mültecileri saymazsak, yüzde 100 bulmuş sayılırız. Yani henüz ilkokulu bitirdik. Kolejlere hazırlanıyoruz.

Emanete hıyanet etmişiz gibi de hissettim… Siz de ara ara böyle hissettiniz mi bu sergiyi gerçekleştirirken?
-Kendini ve diğer yönetilenleri suçlamamalısın. Yönetilenler, son 20 yılda iki Nobel, bir sürü Avrupa ve dünya şampiyonlukları kazandılar. Dünyanın en zenginleri ve en etkili kadınları listelerine girdiler. En seçkin müzelerde eserleri sergileniyor, en seçkin arenalarda konser veriyor, Cannes’da ödül kazanıyorlar. Markalar yarattılar, dünya terecilerine tere sattılar. Felaketlerde bir araya geldiler, darbe engellediler, terörle mücadele ettiler. Bunları yapanlar yönetilenlerdi. Arada bir de emaneti devralan yönetenleri seçtiler. Bundan sonra da kendilerine daha iyi bir yaşam vadedenleri seçmeye devam edecekler. “Böyle bir lider, yüz yılda bir gelir” diyenler haklıysa eğer, ikincisini bekleme zamanı gelmiş demektir. Emanetin ne olduğunu hatırlatmak da yine biz yönetilenlere düşüyor tabii.

Yorum Bırak

thirteen − 3 =