Ceren Damar’ın babası Mustafa Damar tüm dava sürecini anlattı: Şimdi de bizim can güvenliğimiz tehlikede!

Bazı davaları unutmamak, her aşamasını tekrar tekrar gündeme getirmek, zihinlere iyice kazımak gerekiyor. Ceren Damar cinayeti, işte öyle bir dava. Emsal bir dava. Hepimiz yakından takip ettik.

Çankaya Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğretim üyesiydi Ceren, çok iyi eğitimli, 27 yaşında pırıl pırıl bir kadındı. Yeni evliydi. Meslek aşkı yüzünden daha balayına bile gitmemişti. Sınavlardan sonra gidecekti.

Ama kopya çekerken yakaladığı öğrencisi Hasan İsmail Hikmet, tarafından kalleşçe öldürüldü. Sadece görevini yerine getirdiği için vahşice katledildi!
Aşağılık pislik, kopyadan yakalandıktan sonra eve gidiyor, polis olan babasının silahını alıyor, plan yapıyor ve 5 saat sonra Ceren’i, odasında, arkası dönükken iki kere vuruyor. Basbayağı tasarlanmış cinayet yani. Yetmiyor! Yere düşen genç kadını, 17 kere bıçaklanıyor. 12’si öldürücü darbe. Oda, kan gölüne dönüyor. Canavarca hislerle işliyor bu cinayeti…

İnsan, bu yaşananlara inanamazken, dava sürecinde ortaya atılan iftiralar da akıllara durgunluk veren cinstendi. Vahşice öldürülen kadının arkasından neler neler demediler ki! “Tecavüzcü” dediler, “ilişkileri vardı” dediler, son olarak FÖTÜ’cü bile olduğunu ima ettiler! Sanık avukatı Vahit Bıçak’ın ve ailenin tüm iftiralarına, sahte belgelerine ve yalancı tanıklarına rağmen, dava, 4. celsede karara bağlandı. Ve insan suretindeki bir iblis, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı.

Ama bu ceza, sadece 30 yıl. Katil 50’lerinde hapisten çıkacak. Sizce adalet tecelli ediyor mu? Bu ceza, vahşice işlenen bir cinayet için yeterli bir ceza mı? Bu tür cezalar, gerçekten caydırıcı mı? Ceren’in babası Mustafa Damar’la dava sürecini konuştuk. Mutlaka okuyun bu röportajı, mutlaka…

Mustafa Bey, başınıza gelmeyen kalmadı! O güzel kızınızı, gözü dönmüş bir katil katletti. Yetmezmiş gibi, sanık avukatı yüzünden, korkunç bir mahkeme süreci yaşadınız. Hakaretlere, iftiralara maruz kaldınız… Her tür saptırmaya, iftiraya rağmen, dava 4. celsede karara bağlandı. Hasan İsmail Hikmet, ağırlaştırılmış müebbet aldı. İndirim de yok. Bu kararı bekliyor muydunuz?
-Evet. Davanın bu şekilde sonuçlanacağını hiç tereddütsüz biliyordum. Çünkü iğne ucu kadar açık yoktu. Beni üzen, biz dosyayı inceleyene kadar yapılanlardı. Kızım, vahşi bir şekilde katledilmişken, biz o korkunç acıyı yaşarken, olayın akabinde, emniyette o dosyaya yapılan müdahaleler, dosyanın içerisine konan sahte belgeler, bilgiler, tanıklara yapılan baskı, etki… Bizi üzen çileden çıkaran bunlardı. Canımızı, malımızı emanet ettiğimiz emniyette bu tür işlerin olmasıydı. Tabii ki biz, bu yalanları, sahtelikleri ortaya koyduktan sonra, her şey olması gerektiği gibi oldu. O saatten itibaren, iğne ucu kadar açık bir husus yoktu. Heyet tarafından yasaların öngördüğü ceza verildi…

Ama yine de siz, istinafa gidip, itiraz edeceğinizi söylüyorsunuz. Neden?
-Çünkü bu olayda “tasarlama” da var, “canavarca his” ve “eziyet çektirerek öldürme” de var. Soruşturma savcısı bunları da dahil etmişti ama mahkeme heyeti etmedi. Kamu görevlisinin, yapmakta olduğu görevinden dolayı, Türk Ceza Kanunu 82’ye 1g’yi kabul etti. Aslında “tasarlama”, “canavarca his” ve “eziyet çektirerek öldürme” eklense de ceza miktarı değişmiyor. Bir gün bile artmıyor. Ama bu dava, milat olacak bir dava, hem süreciyle hem de kararıyla. Dolayısıyla, o suçların da kabul edilmesi gerekiyor, bu yüzden karara itiraz edeceğiz…

Sizce bu verilen cezayla adalet tecelli etti mi?
-Tabii ki hayır! Kaç aydır ben her yerde dile getiriyorum. Diyorum ki, “ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası” diye bir ceza yok gerçekte. Bunun karşılığı 30 yıl. Kızım, 27 yaşında katledildi. Katil, 30 yıl ceza aldı. Yani 50’lerinde çıkacak. Belki bir 30-40 yıl daha özgürce yaşayacak. Ama benim kızım yok, toprağın altında. Bununla adalet tecelli eder mi? Kızımı delik deşik etti. Odasını kan gölüne çevirdi. Kalleşçe katletti. Bu aldığı ceza, yüreğime su serper mi? Serpmez! Sadece benim değil, kimsenin yüreğine su serpmez! Evet, belki yasaların ön gördüğü en ağır ceza verildi ama adalet, tecelli etmedi. Bakın, idam cezası kaldırıldı ülkemizde. Ben, idam, olsun- olmasın’ı tartışmıyorum ama kaldırıldı. Ondan sonra gelen en ağır ceza da “ağırlaştırılmış müebbet hapis”. Ama fiiliyatta, böyle bir ceza yok. 30 yıl ceza var. O zaman beni neden kandırıyorsunuz? Heyet çıkıyor, “Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası” diyor. Biz zannediyoruz ki, ömür boyu cezaevinde kalacaklar. Öyle değil! O zaman olmayan cezayı bana neden söylüyorsunuz? Gerçeğini söyleyin, 30 yıl deyin! Dolayısıyla, bu ceza da caydırıcı değil. Bu cinayetlerin önüne caydırıcı olmayan bu cezalarla geçilemez!

Aslında, katil Hasan İsmail Hikmet’in hiçbir zaman, gün yüzü görmemesi lazım değil mi? Müebbet ise cezaevinden hiç çıkmaması lazım…
-Size anlattım, bu şahıs, 2015’de kız arkadaşının hayatını karartmış. Koskoca bir dosya var. Dava halen sürüyor. Sonuçlanmamış. Nasıl bizim davamızda sahte belge- bilgi üretmeye çalıştılar, o dava da yapmışlar. Bizde başarılı olamadılar ama o davada olmuşlar. Dava, uzamış da uzamış. Bilmem kaç yıl, düşünün, kendisi kızla ilgili şikayetçi olmuş. Yani yavuz hırsız misali! Yüzsüzlüğün böylesi görülmemiş! Bakınız o davada, yargı, görevini yapmış olsaydı, o işlediği suçların cezası verilmiş olsaydı, bugün benim kızım hayatta olurdu. Ama yargı, görevini yapmadı. Hak ettiği cezayı vermedi. Ne oldu? “Aa bak! Bana kimse bir şey yapamıyor, bu kadar iş yaptım, karşılığını kimse vermiyor. Ben demek ki güçlüyüm, daha fenasını da yapabilirim!” dedi ve kızımızı bu hayattan kopardı. Katil, doğulmadığı gibi, bir günde de katil olunmuyor! Nasıl bir aile tarafından yetiştirildiğiniz önemli. Bu olayda, aile de suçludur.

Ceren Damar, 15 Temmuz’da da tweet attı!” dediler. Oysa, kızımın bir Twitter hesabı bile yok!

Davayı, 100’e yakın avukat takip etti ama bir avukatı vardı ki, inanılır gibi değil. Sanığın avukatı. Baştan beri iftiralarla hazırladığı savunması tepki çekti ve tartışmalara neden oldu. Önce Ceren’in ahlakına saldırdı… Israrla sevgili olduklarını söyledi ama ne bir tanık ne bir kanıt öne sürebildi… Ne diyeceksiniz bu konuda?
-Evet 100’e yakın avukat ve barolar izledi bu davayı. Birebir bu işkenceyi, bizimle birlikte yaşadılar. En son Ankara, İstanbul ve diğer baro başkanları da dahil olmak üzere, pek çok hukukçu bunun bir savunma olmadığını, kesinlikle savunma hakkı sınırını aştığını, iftiraya döndüğünü, kızımın aziz hatırasına hakaret edildiğini ifade ettiler. Resmen kendi fantezilerine uygun cinsel içerikli metin yazarak, katilin eline tutuşturdular. 16 sayfalık bir Brezilya dizisi senaryosu. Rezaletti! Bu davada, oynamadıkları oyun, kurmadıkları plan, yazmadıkları senaryo kalmadı. Ve bunu organize bir şekilde yaptılar.

Nasıl yani?
-Katilin ailesi, annesi- babası polis. Emniyette yıllardır bu işlerin nasıl döndüğünü, bu tür suç işleyenlerin neler yaptığını göre göre, aynısını bu davada yapmaya çalıştılar. Ama engel olduk, bir sonuç alamadılar. Bir kere, “meşru müdafaa” dediler. Bundan daha saçma bir şey olamaz. Hukuk fakültesi ikinci sınıf öğrencisinin dahi bileceği bir husustur. Meşru müdafaa, o anda, zor durumda kalırsanız, kendinizi kurtarmak için yapılan bir eylemdir. Böyle 5-6 saat gideceksin evine, silahını getireceksin, suç aletlerini toparlayacaksın, planlayacaksın falan, ondan sonra böyle bir cinayet işleyeceksin, buna da “meşru müdafaa” diyeceksin! Meşru müdafaayla yakından uzaktan alakası olmayan, basbayağı bir tasarlanmış bir cinayet…

Türk hukukunda iftira atmak suç değil mi?
-Tabii ki suç! İftira da suç, yalancı tanıklık da suç, ölünün hatırasına hakaret etmek de suç. Bu suçların hepsi, teker teker bu Avukat Vahit Bıçak tarafından işlendi. Hem heyetin huzurunda hem de davayı izleyen binlerce kişinin huzurunda yaptı bunları. Onunla da yetinmedi, sosyal medya üzerinden de yaptı. Avukatlık meslek itibarını yerle bir etti. Mesleğin saygınlığına leke düşürdü. Mesleğin etik değerlerini çiğnedi. Savunma hakkını, kötü emellerine alet etti. Her tür pislikten sonra, “Ceren Damar, 15 Temmuz’da da tweet attı!” dedi. Oysa, kızımın bir Twitter hesabı bile yok. Yani iftiranın haddi hesabı yok.

Kızınızın FETÖ’cü olduğunu iddia edip, mahkeme heyeti bundan etkilensin diye mi böyle bir saçmalığa başvuruyor…
-Tabii ki… Söylemediği yalan kalmadı ki! Namusuna iftira attı, neler neler yaptı, baktı olmuyor, örgütsel biriydi, FETÖ’ydü, şuydu, buydu demeye kalktı. Tabii ki inandırıcılığı yok ama yaptı! Bir tane belge koy, bir tane somut delil koy ortaya, o da yok! Şunu anlarım, elinizde bir miktar somut bir şeyler vardır, onun yanına da yarım yamalak bir şeyler eklemek istersiniz, ikna etmeye çalışır çabalarsınız. Ama öyle de değil…

“17 bıçaklama olayı, şehir efsanesidir!” dedi katilin avukatı, “Onlar çizik!” dedi. İyi de orada, koskoca otopsi raporu var. Neyin çiziği! Biz, kızımın organlarını bu yüzden bağışlayamadık bile, her yeri delik deşikti! Allah, bildiği gibi yapsın bunları…

İnsan ne hissediyor bu bitmek tükenmeyen iftiralar karşısında…
-Ben her şeye hazırlıklıydım. Benim kan beynime, dosyayı ilk gördüğümde sıçradı. İnsan şöyle düşünüyor? Kızım hurharca bir cinayete kurban gitmiş, devlet bunun gereğini yapar, yargısıyla, emniyetiyle… Ben, dosyayı görene kadar aksini düşünmedim bile. Ne zaman ki, “İlk bir aydan sonra bütün deliller toplanmıştır. Beklenecek bir şey yoktur, bu tutuklu yargılanmasın. Serbest bırakılsın. Hapishanede mahkumlarla birlikte kalamaz!” diyen dilekçeyi gördüm, başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Yarım yamalak olsa bile, bu işleri kısmen bilen birine bile bunlar yapılıyorsa bilemeyen, uğraşamayan insanlara kim bilir neler yapılıyordur! Ben o dosyayı gördüm eyvah dedim! “Ne yapıyorum ben ya! Kime güveniyorum? Polisin yaptıkları ortada! Polise mi güveniyorum?” dedim. Sahte intihar mektubu yazılmış, dosyaya sokulmuş…

Nasıl yani?
-Kızımı alçakça vuruyor. Ceren, hastaneye dahi götürülemiyor, olay yerinde hayatını kaybediyor. O kadar canice işliyor ki cinayeti, karaciğerde kesi var, akciğerde var, kalpte var, kafatası kemiğinde var, kolda var, bacakta var, pankreasta var, böbreklerde var. Bunları ben söylemiyorum, otopsi raporunda yazıyor. Bunlar “çizik” filan da değil, derin kesiler… Sonra katil, emniyette ifade veriyor. Savcıda ifade veriyor. Her şeyi doğru bir biçimde anlatıyor. Fakat olaydan bir saat sonra, katilin polis annesi üniversiteye geliyor. Üniversitenin otoparkında bulunan katile ait olan arabayı alıp kaçırıyor. Sonra ne yapıyor dersiniz? Bir gün sonra polise gidiyor, “Oğlumun otomobilinde bir intihar mektubu buldum!” diyor ve polise teslim ediyor. Bizim de buna inanmamızı bekliyorlar…

Ne yazıyor o mektupta? Katile mi yazdırmışlar o mektubu?
-Evet. “Ceren Hoca, bana mobbing uyguluyordu. Ben dayanamıyorum, intihar ediyorum” diyen bir mektup. Bu sahte belgeye inanmamızı bekliyorlar. Bir kere zekamıza hakaret ediyorlar. Çünkü mektup şöyle devam ediyor, “Onu kesinlikle isteyerek öldürmedim, o anki sinirimle yaptım!” Fiilin zamanı yanlış. Burada asıl vahim olansa şu: Bunu nasıl yapıyorlar? Emniyette, polislerin iş birliğiyle yapıyorlar. Yazı, katilin el yazısı! Gözaltındayken yazıyor…

Davayı izleyenlerin tepkisi ne oldu?
-Tüm bunlar infiale yol açtı tabii! Ankara Baro Başkanı, baroların temsilcileri, hukukçular, her duruşmadan sonra, zaman zaman da duruşma anında, “Bu, bu şekilde olmaz! Bu, böyledir!” gibisinden müdahale etmeye çalıştılar. Ama mahkeme heyeti de haklı. “Anayasal hak” denilen bir “savunma hakkı” var, buna zarar gelmesin diye ne seslerini kesti, ne de “dur” dedi bunlara. Vahit Bıçak, mahkeme heyetinin ve onca insanın karşında, “17 bıçaklama olayı, şehir efsanesidir!” dedi. “Onlar çizik!” dedi. İyi de orada, koskoca otopsi raporu var. Neyin çiziği! Biz, kızımın organlarını bu yüzden bağışlayamadık bile, her yeri delik deşikti! Allah, bildiği gibi yapsın bunları…

ŞİMDİ DE BİZİM CAN GÜVENLİĞİMİZ TEHLİKEDE

Dava bitti, tehditler bitmedi mi?
-Evet, şimdi de can güvenliğimiz tehlikede! Bunu daha önce de yaptılar. Avukat Vahit Bıçak da yaptı, katilin ailesi de. Vahit Bıçak medya üzerinden yaptı, bizzat konuşarak. Katilin ailesi ise sosyal medya üzerinden yaptı.

Katilin annesinin bu mesajı nasıl yorumlanabilir: “Damar… Çok bekleyeceksin daha. Ölüp ölüp dirileceksin. Bekleyeceksin köpek gibi nefesinin dibinde. Arafta kala kala… Aç açabildiğin kadar face hesaplar. Bitmedi daha…”
-Ne diyeyim Ayşe Hanım. Böyle insanlar işte! Bu aileyi düşünün, bir katil yetiştiriyorlar, o gidiyor, gencecik bir insanı katlediyor! Yetmiyor, şimdi de sıra babaya geldi demek ki. Başta da söyledim ya, katil kendiliğinden katil olmuyor…

Kızım neyle öldürüldü? Katilin polis olan babasının silahıyla. Şimdi beni tweetle tehdit eden kim? Katilin polis olan annesi. Bu ne demek? Bunların elinde silah var. Her şeyi bekleyebilirsiniz bunlardan…

Siz, kendinizin ve ailenizin hayati tehlike altında olduğunu mu düşünüyorsunuz?
-Tabii ki! Kızım neyle öldürüldü? Katilin polis olan babasının silahıyla. Şimdi beni tweetle tehdit eden kim? Katilin polis olan annesi. Bu ne demek? Bunların elinde silah var. Ruh hallerini de biliyorsunuz bu alıntıladığınız tweeti atan insan, normal bir insan olabilir mi? Her şeyi bekleyebilirsiniz bunlardan. Avukatlarından da. O avukat da “Davayı kaybettim!” diye öç almak için, kendisi yapmaz ama azmettirebilir.

Size, koruma filan verilmesi gerekmiyor mu? Gerçekten de intikam anlayışıyla hareket edebilirler…
-Kesinlikle ederler. Vahit Bıçak da yapar. Çünkü bu zamana kadar, bu gayrı meşru yollarla, sahte belgelerle davaları kazanmış. Hiç kaybetmemiş. Ağırına gidiyordur şimdi. Şu bilgileri de paylaşayım sizinle: Vahit Bıçak, Polis Akademisi’nde yıllardır hoca. Emniyette bir takım sahte belgelerin, bilgilerin dosyaya konmasını açıklıyor sanırım bu durum.

Ne yapmayı düşünüyorsunuz?
-Koruma talebim olacak. Bu olay, malumunuz bu hafta oldu. O tweet yeni paylaşıldı. Yetkililer harekete geçer geçmez bilemiyorum ama ben, can güvenliğimin tehlikede olduğunu belirteceğim ve şikayette bulunacağım.

GEREKÇELİ KARARDAN SONRA SUÇ DUYURUSUNDA BULUNACAĞIM

Suç duyurusunda bulundunuz mu, bulanacak mısınız?
-Gerekçeli kararı bekliyorum, kapsamlı bir suç duyurusunda bulunacağım. Çünkü katilin annesi- babası sosyal medya üzerinden sürekli “Tecavüzcü Ceren… Tecavüzcü hoca” gibi iğrenç iftiralarda, hakaretlerde bulundular. Sadece avukatın söyledikleri kamuoyunda infial yaratmadı yani, aileninki de yarattı! Dede, geldi mahkemede yalancı tanıklık yaptı. “İlişkileri vardı. Bana evleneceklerini söyledi!” dedi. Oysa katilin ifadesinde şu var, “Ben bu ilişkiden ailemden kimseye söz etmedim!” Yani neresinden tutsanız, elinizde kalıyor! Her şey yalan dolan. Mahkeme salonundakiler, saçlarını başlarını yoldu. Bu kadar pespaye savunma olamaz! Bu kadar fütursuzca iftiralarla dolu bir savunma…

DURUŞMA GİZLİ YAPILSIN GİBİ BİR TALEPLERİ OLDU! MAHKEME HEYETİ KABUL ETMEDİ

Vahit Bıçak, nasıl oluyor da şikayette bulunabiliyor?
-O şunu istiyordu, “Duruşmalar kapalı celse yapılsın. Kimse olmasın, duymasın, bilmesin. Ben eskisi gibi hukuk dışı, ahlak dışı yol ve yöntemlerle dosyaya istediğim sahte belgeyi koyayım. İstediğim iftiraları atayım. Ve davanın sonucu benim istediğim gibi çıksın!” Duruşma gizli yapılsın diye bir talebi oldu. Mahkeme heyeti kabul etmedi. Ne yaptı? Avukatları ve katılanları sindirmek için saçma sapan şikayet dilekçeleri gönderdi, beni de şikayet etti. İçinde zeka olan davranışlar değil tabii…

KATİLİN AVUKATININ YAPTIĞI SAVUNMA DEĞİL İŞKEMBEDEN SAVURMA!

Vahit Bıçak’ın yaptıkları, “Savunma hakkı kutsaldır”a mı girer, yoksa “İftira atma hakkı kutsaldır”a mı?
-Vahit Bıçak’ın yaptığı savunma değil, işkembeden savurma! Akıl alır gibi değil, dinleyen heyeti, izleyen avukatları, sivil toplum örgütü temsilcilerini kendisi gibi bilgisiz mi sanıyor? Söylediklerinin kabul göreceğini, insanların inanacağını mı sanıyor? İnanabilmeleri için, somut delillerin ortaya konması lazım. Öyle değil mi? Mahkeme heyeti katile soruyor, “İlişkimiz var diyorsun. Nedir bu ilişki? Telefonunda mesajı olur. Whatsapp’ında bir yazışmanız olur. Birlikte bir fotoğrafınız olur!” Cevap: “Ben fotojenik değilim!” Oh ne güzel! O zaman, ben de bundan sonra herkesi suçlayabilirim abuk sabuk şeylerle…

Bu davada olup bitenler gerçekten inanılır gibi değil! Siz, dünyanın en büyük acısını yaşarken, aynı anda da hakkınızı arayabilmişsiniz… Tüm bu rezaletin farkına varabilmişsiniz. İtiraz edip, mücadele edebilmişiniz… Peki ya edemeyenler?
-Emniyet teşkilatında çalışan birçok polis, polis akademisinden yetişme. Kim yetiştirdi onları? Bu hoca. Yani Avukat Vahit Bıçak. Şimdi bu olayla, bir bağlantısı yok diyebilir misiniz? Kriminoloji benim güvenebileceğim bir kurum değil. 28.5 cm uzunluğundaki bıçağa, sen, “Yaklaşık 16 cm.” diyorsan nasıl güvenebilirim? Bunu kimin talimatıyla yapıyorsun? Peki ben ya da siz emniyete düştüğümüz zaman Ayşe Hanım, böyle bir sahte intihar mektubunu o polislerin gözü önünde yazabilir miyiz? Bakın, sadece dosyaya koyma değil. O mektup, Emniyet’in gözetimi altındayken yazdırılıyor. Sonra da bir güzel dosyaya koyuyorlar. Onlar hakkında da suç duyurusunda bulunacağım. Düşünün, biz konuya hakimiz, oldukça bilgiliyiz. Buna rağmen bu kadar büyük bir haksızlıkla karşı karşıya kalıyoruz. Konuya hakim olmayan eminim nice aile vardır. Kim bilir onlar ne kadar büyük haksızlıklarla karşı karşıya kaldılar ve kalıyorlar…

CEREN, ÖLÜMÜYLE TOPLUMA BİR DERS VERDİ

Ceren aramızdan ayrılmasıyla, ölümüyle, o günkü yaptığı davranışla topluma bir ders verdi. Ne yaptı Ceren? Bizim değerlerimize uygun bir akademisyen olarak, görevini layıkıyla yaptı. Birçok insan kopya çeken bir öğrenciye göz yumabilirdi, o yummadı. Emek hırsızlığına “hayır” dedi. Ama bunu, canıyla ödedi. Yine de Ceren, bize bir ders verdi. Bu dava süresince, siz evet beni duydunuz, benimle, konuştunuz, beni gördünüz ama aslında bu, kızımın sesiydi. Kızımın tarzıydı. Açık ve net söylüyorum. Ben bu kadar sakin değilim, hep kızımın ruh haline göre hareket ettim. O, beni nasıl görmek isterdi, o benden ne beklerdi, hep buna göre davrandım. 27 yaşındaki kızım, bu topluma ders verdi. Tabii anlayana…

Yorum Bırak

20 − 15 =