BİZ TÜRKLER…


İDİL Sevil, Alman Lisesi’nden sonra Boğaziçi Psikoloji mezunu bir “eğitim araştırmacısı”. ‘Türkün Aklı Nasıl Çalışır?’ diye bir kitap yazdı. Ben de onunla röportaj yaptım. Pazar başladı, bugün de devam ediyor. Sevil bize, içine doğduğumuz kültürü anlatıyor. “Kültürümüzün bize öğrettiği hatta bazen dikte ettiği duygu, düşünce ve davranış şekillerini bilirsek kendimizi daha iyi tanırız. Kendini tanıma, duygusal zekânın ilk adımıdır. Ancak kendini tanıyan kişi kendini yönetebilir, daha sonra da ilişkilerini…” diyor. Bu kitabı da bu yüzden yazmış. Bize ayna tutmamız için. Okumanız dileğiyle. Ben pek çok şey öğrendim…

BİZ TÜRKLER İÇİN İŞİN YARISI ŞANS, KADER, KISMETTİR!

Şansın ve “inşallah”ın yeri bizim toplumumuzda ne kadar önemli?

Çooook. Toplumlar, hayata uyum sağlamak için iki yoldan birini seçerler: Ya hayatı kendilerine ya da kendilerini hayata uydurmaya çalışırlar! Bizim kültürümüz, hayata uymaya çalışıyor. Bunun için seçtiği yol da kendini akışa bırakmak, sabretmek… İslamiyet’le kolektif bilincimize yerleşen “tevekkül”, “kader”, “kısmet” inancı da kendimizi hayata uydurmamızı kolaylaştırıyor. Yani “şans”ın ve “inşallah”ın varoluşçu bir önemi var bizde…

Gelelim “kısmet” kavramına… Neden bu kadar önemli?

Bizim kültürümüzde kazanmak için ille de iyi olmanız gerekmez! “Acemi şansı” size oyunu kazandırabilir. Ya da çok iyi oynar ama yine de kaybedebilirsiniz. Bize göre işin en az yarısı, şans, kader, kısmettir! Çünkü her şey hesaplanamaz, kontrol edilemez! “Kısmet”e bu kadar itibar etmemizin sebebiyse hayatı kendimize uydurmaya çalışmak yerine, bizim ona uyma çabamız. Hayat üzerindeki kontrolümüz kısıtlı, bunu kabulleniyoruz, “Kısmette ne varsa o olur!” diyoruz. İşler yolunda gitmezse de “Kısmet değilmiş!” deyip işin içinden çıkabiliyoruz.

BİZ TÜRKLER ‘ALLAH AŞKINA YE!’ DERİZ

“Tipik Türk davranışları”nın arasında başka neler var? Abartmak, ısrar sevmek, misafir ağırlamak…

Evet, bunların hepsi! Bizim kültürümüzün iletişim biçimi, net ve direkt değil. Dolaylı ve imalı. “Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla!” atasözünün çok güzel ortaya koyduğu bu iletişim biçiminde, altyazı okumak, beden dilini gözlemlemek esas. Yani burada mesela gelin, o uyarının kendine yönelik olduğunu anlamalı, anlamak zorunda. Anlamazsa, uzun vadede iyi olmaz! Bu huy iletişimde abartı ya da ısrar gibi birçok şekilde ortaya çıkıyor. Mesela misafirlikte her şeye atlamıyoruz, canımız istiyorsa bile ikinci kere sorulmasını bekliyoruz. Israrın sebebi de bu: Ev sahibi bizim bu sofra adabına uyduğumuzu, ısrar beklediğimizi düşünüyor, o yüzden ısrar ediyor. Misafir de zaten ısrar bekliyor. Ama bunu bir Alman’a anlatamazsınız, anlaması mümkün değildir!

Valla şahane bu örnekler… Başka?

Tipik Türk davranışı olarak sayabileceğimiz o kadar çok şey var ki… Yaptığı iş için “Aferin” beklemek, arkadaş hatırı için çiğ tavuk yemek, yine arkadaş için mahalle kavgasına girmek, ehlikeyif olmak, dedikodu yapmak, küsmek ya da trip atmak, “El âlem ne der” diye düşünmek, çocuğumuza “anneciğim”, “babacığım” demek… Hepsinin altında yatan nedenleri kitapta anlattım…

BİZ TÜRKLER ANLAMAYA DEĞİL ALT ETMEYE PROGRAMLIYIZ!

Bizde empati ne durumda? Anlamak yerine neden alt etmeye kodlanmışız?

Biz hep savaşçı bir millet olmuşuz: Göçebelikte “cennet”i bulmak için, yerleşik hayatta da sahip olduğumuz bu cenneti korumak için savaşmışız! Savaşçı zihniyet, bugünkü hayatımızda “karşı taraf”ı ötekileştirmeye ve alt etmeye çalışmaya yol açıyor. Bugün fikir ayrılıklarının kolayca kavgaya dönüşmesinin, uzlaşmanın zayıflık, haddini bildirmeninse havalı görülmesinin altında yatan neden bu “kolektif kodlanma”. Bu yüzden “Farklılıklardan sinerji doğar!” Batı’dan ithal. Bizim kültürümüzde maalesef yerini bulamayan bir düşünce. Zihniyetimizdeki kamplaşma yöneliminden dolayı, biz müzakereyi mücadele olarak görüyor, karşımızdakine üstünlük sağlamaya çalışıyoruz! Ne yazık ki bu böyle. Empati kurabilmek için önce karşımızdakini anlamayı istemeliyiz. Ancak bizim kolektif bilinçaltımız, ne yazık ki anlamaya değil, alt etmeye programlı…

BİZ TÜRKLER SAVAŞÇIYIZ, KEŞİFÇİ DEĞİL!

“ÇOK büyük işler başarmış bir milletiz. Birkaç yüzyılda, koca bir kıtayı aşıp dünyanın en verimli, en güzel topraklarından Anadolu’ya yerleştik. Dünyanın en büyük imparatorluklarından birini kurduk. Tarih boyu kimsenin egemenliğine girmedik. Ama kudretimizi daha çok savaş, fetih ve savunma için kullandık. Bizde coğrafi keşif, bilimsel buluş pek yok…”

BİZ TÜRKLER İÇİN İŞTEN ÇOK İLİŞKİLER ÖNEMLİDİR

Türkiye organ bağışında dünya sıralamasında yüzde 6.8 ile en gerilerde yer alıyor. Ama iş aile veya yakınlara organ bağışına gelince açık ara ilk sırada. Yüzde 45.4’le… Bu nasıl açıklanabilir?

İşte “toplulukçuluk” değerimizi anlatan en güzel örnek. Biz Türkler, “bizden” olana canımızı veririz! Tabii gerekirse ciğerimizi ve böbreğimizi de… O yüzden ailemiz, çocuğumuz, anamız, babamız söz konusu olduğunda, canlı organ bağışında birinci sıradayız! Ama organlarımız bizim dışımızda, tanımadığımız birilerine verilecekse, ıh ıh, bu kadar yüce gönüllü değiliz, en gerilerdeyiz! Bizden olmayana organ bağışlama konusunda pek gönülsüzüz!

BİZ TÜRKLER İÇİN BİZDEN OLMAYANA ORGAN YOK!

“BİZ Türkler, ‘başarı’ peşinde koşan toplumlardan değiliz. Bizde ‘iş’ten çok ‘ilişkiler’, ‘başarı’dan çok da ‘uyum’ ön plandadır. İş, hedeflenen yaşam tarzına giden bir araçtır sadece. İşi hayatın merkezine alan başarı odaklı kültürlerin tersine, bizim için önemli olan uyum ve iş ortamının kaliteli olmasıdır. İnsanlar sevdiği bir yönetici ve anlaştığı ekip arkadaşlarıyla, hır gürsüz, rahat ve konforlu bir ortamda çalışarak gemisini yürütmek ister.”

Yorum Bırak

eight − 3 =