Aşık Shakespeare tiyatroya yazılmış bir aşk mektubu

Söz verdiğim gibi Nezaket Erden röportajıyla karşınızdayım.

Nezaket, son zamanlarda gördüğüm en müthiş oyunculardan biri. Latife Tekin’in kitabından uyarladıkları “Sevgili Arsız Ölüm, Dirmit”teki performansıyla, tiyatro dünyasını yıktı geçti. Ardından “Tırnak İçinde Hizmetçiler” derken, şimdi de Aşık Shakespeare’de döktürüyor.
.

Tiyatroda ünlenen bir isim Nezaket. Sahnelediği oyunlar, kulaktan kucağa yayıldı. Hep kapalı gişe oynadı. Ama sadece tiyatro oyuncusu sanmayın. Sinemada da adından söz ettiriyor. Aslında onun için yerin bir önemi yok. Tutku duyduğu şey oynamak!! Nerede olduğu fark etmiyor. Sadece hikayenin iyi olması gerektiğine inanıyor.
.

Potansiyeli çoooook yüksek. Meryl Streep’in gençliğine filan benzetiyorum onu. Oynadığı her role giriyor, o oluyor. Sahici, inandırıcı. Kendine özgü bir güzelliği ve farklı bir aurası var. Özellikle tiyatroda mutlaka ama mutlaka izlenmesi gereken bir isim. İleride adını daha sık duyacağımızdan eminim.
.

Bu hafta sonu Aşık Shakespeare’in üç temsili var. 6-7 Ocak’ta. Hem bu muhteşem oyunu hem Nezaket’i sahnede izlemek isterseniz, sakın kaçırmayıınnnn!!

BU OYUNUN BİR RUHU VAR SEYİRCİ DE BU RUHU HEMEN GÖRÜYOR VE ORTAK OLUYOR

Nezaket, sahneye çok yakışan bir oyuncusun. Eşsiz yeteneğin, sahiciliğin, kendine has güzelliğin, jest ve mimiklerin her şeyinle tiyatro için yaratılmış gibisin. İlerde “usta oyuncu” olarak anılacağından hiç şüphem yok. Aşık Shakespeare’de de döktürüyorsun. Bravooo Bravooo!
-Ne güzel bunları sizden duymak! Teşekkür ederim.

Aşık Shakespeare, sahnelenmeye başlandığı günden beri, kapalı gişe oynuyor. Sence bu işin en büyük sihri ne?

-Çok iyi bir kumpanya olduğumuzu düşünüyorum. Çok yetenekli insanlar bir araya geldi ve her biri en iyisini yapmak için çabaladı. Serdar (Biliş) Hoca; oyunu, tiyatroya yazılmış bir aşk mektubu diye tanımlamıştı bir provada. O kadar doğru ki! Tiyatro yapmak için tutkuyla bir araya gelen insanları anlatan bir oyunu, yine böyle bir ekip oynuyor. Serdar Hoca, öyle oyuncuları bir araya getirmiş ki aramızda müthiş bir bağ oluştu. Dansçılar, müzisyenler ve Gülin ile aramızdaki enerji çok kuvvetli. Bu oyunun bir ruhu var. Bence seyirci de bu ruhu hemen görüyor ve ortak oluyor.


Sedar Biliş, sana Viola karakterini teklif ettiğinde ne hissettin?
-Çok çok heyecanlandım. Serdar Hoca, hep çalışmak istediğim bir yönetmendi. Beyhan Murphy ve Tuluğ Tırpan da. Uraz’ı tanımıyordum ama yetenekli bir oyuncu olduğunu biliyordum. Viola, sahneye çıkmak için her şeyi yapan, mücadeleci bir karakter. Büyülenmemeye olanak yok. Aslında pek çok güzel şey bir aradaydı. Ama daha önce hiç böyle büyük bir prodüksiyonda yer almadığım için başta biraz endişelendim. Yine de böyle güzel bir kadroda yer almayı deneyimlemek istedim. İyi ki cesaret etmişim.

Arasız iki saat süren bir oyun ama o kadar yaratıcı, hınzır, komik ve romantik ki hızla akıyor. Hiç hissetmiyorsun. Tüm ekip harikalar yaratıyor…
-Ah bunu duymak çok güzel! Provalarda ilk günden oynamaya, denemeye başladık. Benim en sevdiğim çalışma şekli. Oynadığımız türlü oyunlarla karakterlerimizi araştırdık. Ve zamanla farklı hallerini keşfetmeye başladık. Uraz ve tüm oyuncu arkadaşlarımla bu araştırma hali o kadar zevkliydi ki… Her gün bir sürü şey öğrendiğim bir okulda gibi hissettim kendimi. Büyük bir enerji ve yaratım gücü kattı bu süreç bana. Aynı zamanda, baskılar üzerine çok düşündüğüm bir süreç oldu. Özellikle de kadınların nasıl kısıtlandığını, temel yaşam haklarından bile kolayca nasıl mahrum bırakıldıklarını düşündüm. Bugün de banzer şeyler söz konusu. Yasalar karşısında yasaklanmış olmasalar da bugün hala bir yerlerde birileri sahneye çıkamıyor, okula giremiyor, engelleniyor. Ayrıca bedensel olarak kendimi geliştirdiğim, sınırlarımı genişlettiğim bir deneyim oldu. Beyhan Murphy’nin disiplinine ve özverisine hayran olmamak elde değil.

Uraz’la aranızdaki güzel enerji, seyirci koltuğundan bile hissediliyor. Nasıl yakaladınız bu enerjiyi?
-Çok büyük şans! Daha ilk günden yakaladık. İlk gün bir doğaçlama yaptırmıştı Serdar Hoca bize. Birlikte oyun oynarken o kadar zevk aldık ki… İki çocuğun oyun oynama hali gibiydi. Uraz’da bu açıklık var. Bir çocuğun oyun oynarken duyduğu saf zevke, meraka sahip. Tüm oyuncuların sahip olmayı arzu ettiği, çabaladığı şeye kendiliğinden sahip. Çok iyi dinliyor. Böylesi bir hali yakalayınca, zaten lunaparkta gibi hissediyorsun. Oynayıp keşfetmek, eğlenmek, heyecanla araştırmak çok zevkli oluyor. Uraz’ın ilk sahne deneyimi bir de bu. Onunla başka başka oyunlar da oynamak çok isterim.

AŞIK SHAKESPEARE’İ İZLEYENLER, BİR SÜRELİĞİNE BAŞKA BİR EVRENE IŞINLANDIKLARINI, SAHNEDE BÜYÜK BİR ENERJİ OLDUĞUNU SÖYLÜYORLAR BUNLARI DUYMAK ÇOK GÜZEL

Peki ya Beyhan Murphy? Onun koreografileri bambaşka bir hava katmış yaratılan dünyaya…
-Beyhan Hoca’nın disiplini, işine duyduğu saygı beni çok etkiledi. Dansçılarıyla kurduğu ilişki, disiplini ve özverisi de… Dansçıların yeteneğinden hepimiz büyülendik ve bedenlerimizi geliştirmek için heves duyduk. Provalarda bedenimizi esnetmek, genişletmek için çalıştık. Keşke oyuncular da daha dans edebilecek şekilde yetiştirilse bu ülkede, o zaman bambaşka bir şey olurdu elbette. Ben hevesli ve hırslı biri olduğum için çok çabaladım, sınırlarımı zorlamak istedim. Hatta bir provada ayağımı sakatladım. Ama bir kapasitemiz var ve sınırlı bir sürede bu oyunu çıkarıyoruz. Elbette Beyhan Hoca en çok dansçılarına güveniyor. Ve onlar da harikalar yaratıyor.

İzleyenlerden nasıl geri dönüşler alıyorsunuz?

Çok iyi vakit geçirdiklerini, bir süreliğine başka bir evrene ışınlandıklarını, sahnede büyük bir enerji olduğunu söylüyorlar. Bunları duymak çok güzel.

Sen tiyatroda ünlendin. “Sevgili Arsız Ölüm, Dirmit”, “Tırnak İçinde Hizmetçiler” acayip ses getirdi. Kulaktan kulağa yayıldı, o oyunları da hep kapalı gişe oynadın. Seni sahnede izlemek de büyük bir keyif. Ama dizi dünyasına pek girmiyorsun. Mesafeli misin?
-Türkiye’de bir oyuncunun görünür olabilmesi kolay değil. Benim yolculuğum tiyatroyla ilerledi çünkü kendi üretimlerimi özgürce yapabileceğim bir alan tiyatro. Ama o alanda da görünür olmak kolay değil. Ne mutlu bana ki insanlarla bağ kurmak için ürettiklerim, karşılığını buldu. Derken oyunları izlemeye gelen sinema yönetmenleri, cast direktörleri beni tanımaya başladı. Sinema filmlerinde oynamaya başladım. Kamera önünde oynamayı da çok seviyorum. Bana oynamak olsun, nerde olduğu fark etmez. Yeter ki hikaye iyi olsun. Ben hikayeye çok önem veriyorum. Yaptığım işe de tutkuyla bağlıyım. Öylesine bir şey yapmak, “Aman bu da böyle olsun n’apalım!” deyip geçiştirmek, bana uygun değil. Televizyon o yüzden korkutuyordu beni. Biraz ürkek adımlar attım orada. Ama bundan sonrasında pek öyle olmayacak.

Kuşkusuz çok çalışmanın başarında payı büyüktür ama bence doğuştan gelen bir yeteneğin de var… Sen ne dersin?
-İçimde çocukluğumdan bu yana taşıdığım, tanımlayamadığım bir istek, coşku vardı… Karşılığını buldu diyelim. Duygularım taşıyordu. Onlarla ne yapabileceğimi, duygularımı nasıl düzenleyebileceğimi bilemiyordum. Çok aramam gerekti ama sonunda buldum.

Genç Meryl Streep’e benzetiyorum seni. Valla da billa da. Öyle bi damar var sende. Çok sahici ve inandırıcısın, oynamıyorsun, oluyorsun… Çok da kendine özgü bir çekiciliğin var….

-Bunları duymak ne güzel! Yıllarca iltifat karşısında zorlandım ben, ne diyeceğimi bilemedim. Şimdi şimdi, “İşime gösterdiğim özen ve çaba böyle karşılık buluyor demek ki!” deyip mutlu olabiliyorum. Kendimle gurur duyabiliyorum. Ama zaman aldı. Bu ülkede bunu öğrenmek de zor. Herkes için diliyorum. Umarım sizin gördüğünüz yetenek ve sahicilikle birbirinden farklı karakterleri oynama şansım olur. Türkiye’de dünyadaki aktrisler kadar rol çeşitliği açısından şanslı değiliz maalesef.

BEN, SAF SAF BAKALIM OYUNCULUĞUMU İNSANLAR NASIL KONUŞACAK DİYE BEKLERKEN, “OF BU NASIL BİR BURUN”, “YAPTIR ARTIK ŞU DİZİDEN KAZANDIĞIN PARAYLA”, “TELEVİZYONDA NE İŞİ VAR BU KOCA BURUNLUNUN, TORPİLLİ GALİBA” GİBİ YORUMLAR OKUDUM

Yaptıranları yargılamıyorum ama sen bu estetik işlerinden de uzak duruyorsun. Bütün doğallığınla karşımızda dikiliyorsun. Hokka gibi bir burnun yok mesela. Burun ameliyatı olsan kimse bir şey diyemez. Ama yapmıyorsun. Senin bu tür estetik işlerinden uzak durmanın özel bir sebebi var mı?
-Ben öyle bir ailede büyüdüm ki, “güzellik” diye öğrendiğim şey bambaşkaydı. Ben güzelliği anneannemden, annemden öğrendim. Onlarda başka türlü bir güzellik duygusu vardı. Sebzelere, buğday başaklarına, çiçeklere, ağaçlara, kuşlara, doğaya bakıp algılanan ve yaşanan bir güzellik hali.
Uzunca bir süre fiziksel özelliklerim bana “çirkin” gelmedi bu yüzden. Öyle bir algım yoktu. Doğalında her şey güzeldi zaten benim dünyamda. O kuş öyleydi, doğasında gagası uzun ve çok güzel. Eşekler kocaman gözleriyle çok güzel. Ailemden kimse bana, “Burnun çok büyük, yamuk, çirkin!” demedi mesela. Sonra bir televizyon dizisinde oynadım. Ben, saf saf bakalım oyunculuğumu insanlar nasıl konuşacak diye beklerken, “Of bu nasıl bir burun”, “Yaptır artık şu diziden kazandığın parayla”, “Televizyonda ne işi var bu koca burunlunun, torpilli galiba” gibi yorumlar okudum.

BU KONULARIN ARTIK KONUŞULMADIĞI, KİM NASIL MUTLUYSA BEDENİYLE BİR HİSSEDİYORSA O HALİYLE YAŞADIĞI BİR DÜNYA OLSA KEŞKE

Neler hissettin?
-Şoke oldum! Derinden sarsıldım! “Nasıl yani? Ne var ki burnumda” dedim. Evet kalıplara uyan, “güzel” kabul edilen bir burnum yoktu. Ama bunun bu kadar sorun olduğunu ve olabileceğini hiç düşünmemiştim. Şöyle hissettim: ‘Bu, benim yaptığım iş için bir engel. Demek ki ben de “normal” olmalıyım.’ Ve bende bir yarılma oluştu. Bedenimle kurduğum ilişki sarsıldı, bozuldu. O dönemde terapiye başladım. Burnumu problem olarak görmeye başladım. Yine derdim güzellik değildi ama kafaya şunu takmıştım: İşime engel olacak bu burun. Beni belli karakterlerin içine sıkıştıracak! Ve “Yaptırsam mı?” diye düşünmeye başladım. Birkaç doktor ile görüştüm. Her görüşmede o kadar yabancı hissettim kendimi ve o kadar ağladım ki… Yaptıramayacağımı anladım. “Neden? Neden çirkin ki? Neden değiştirmek ve değişmek zorundayım?” Ben bunu kabul edemedim. Yaptırırsam mutsuz olacağımı, bedenimle ilişkimin onarılamaz şekilde kopacağını hissettim. Terapi sayesinde yeniden dengemi buldum ve yeniden bedenimle kendimi bir hissetmeye başladım. Bu arada estetik yaptıranları eleştiriyorum ya da yanlış bir şey olduğunu düşünüyorum gibi algılanmasın. Bunlar çok kişisel şeyler. Estetik yaptırıp çok mutlu olan insanlar da var. Bu konuların artık konuşulmadığı, kim nasıl mutluysa bedeniyle bir hissediyorsa o haliyle yaşadığı bir dünya olsa keşke. Özellikle kadınlara yapılan bu baskıların artık bitmesini umuyorum. İsteyen istediği gibi yaşasın!


RÜYA GİBİ BİR ÇOCUKLUK GEÇİRDİM… ÖZGÜRCE DAĞLARDA, BAYIRLARDA GEZDİĞİM, ÇOK AMA ÇOK ÖZGÜR HİSSETTİĞİM

Mersinlisin. Çocukluğun da orada geçmiş. Nasıl bir çocukluk…
– Tüm yazları ve birkaç kışı da köyde geçirdiğim bir çocukluk… Özgürce dağlarda, bayırlarda gezdiğim… Çok ama çok özgür hissettiğim… Doğayla, dünyayla bir hissediyordum kendimi… İnsanların neşesi de öfkesi de her duygusu doğrudandı. Bu doğrudanlığın sahiciliğiyle geçti çocukluğum. Bir kışı anneannem ve dedemle geçirdim. Sıkılmayayım diye eve salıncak kurmuşlardı. Masal gibi… Rüya gibiydi. O köydeki ev, o köy, benim çocukluğumun kalesiydi. Sonsuz sevgiyi hissettiğim ve uçsuz bucaksız oyunlar kurduğum yer. Hayal gücümün kaynağı bir çocukluk. Hayvanlarla, doğayla ve insanlarla kurduğum özel bağlarla çevrili… Şimdi yeniden çocukluğumu düşündüğüm bir dönemdeyim. Çünkü yakın zamanda anneannemi kaybettim. Çocukluğumu eşsiz kılan insanlardan biriydi…

Anne-baba neci?
-Annem “ev hanımı” diye tanımlanıyor resmi olarak, aslında sigortasız olarak bir sürü işte çalıştı. Köyde, tarlada, bahçede, sonrasında fabrikalarda, temizlik işlerinde, bakıcılık, vs. Ama görmezden gelinen bir emek ne yazık ki. Babam ise işçi. Bir fabrikada şoförlük yapıyordu bu yıla kadar. Biz dört kız kardeşiz. Annem de babam da bizim okumamızı çok önemsediler. Bizim için ellerinden gelenin hep daha fazlasını yaptılar. Hep bulundukları koşulların ötesinde olan bir kalbe ve akla sahip olduklarını düşünürüm.

FELSEFE OKURSAM ALAKALI OLUR, BANA FAYDASI OLUR DİYE DÜŞÜNDÜM

İstanbul’a üniversite için geliyorsun. Galatasaray Üniversitesi, felsefe bölümünden mezunsun. Ne oldu da oyuncu olmaya karar verdin?
-Aslında İstanbul’a gelmeden karar vermiştim. Okulu ve bölümü de bu kararla seçtim. Felsefe okursam alakalı olur, bana faydası olur diye düşündüm. Galatasaray Üniversitesi’nin tiyatro kulübüne baktım. Baya aktiflerdi. Orada bir şeyler yaparım diye düşündüm.

Ailende sanatçı var mı?
-Hayır. Ama hayal ve ifade gücü geniş insanlar vardı. Benim de çocukluğumdan beri içimde bir sezgi, “Bir şey yapmalıyım” duygusu vardı. Bir şey… Ama ne? Bilmiyordum. İçimde karşılığını bulamayan bir coşku vardı. Bulamadıkça da arayışım artıyordu. Bu arayış bana cesaret veriyordu. Gönlüm bir sürü şeye düştü. En sonunda da oyunculuğa…

Yüksek lisansını, Kadir Has Üniversitesi, Film-Drama bölümünde yapıyorsun. Hayalin, bugün olduğun kadın olmak mıydı?
-Yok. Ben hep tutkumun peşinden gittim. “Şunu yaparsam bu olur ve şuraya ulaşırım” gibi planlar yapmadım. Tek isteğim vardı, oynamak… Çok kuvvetli bir istekti bu… Ve beni hiçbir şey durdurmadı. Tutkuyla anlatmak istediğim hikayeler buldum. Çalıştım ve o hikayeleri bir sürü insanla paylaştım. Bir sürü bağ kurdum. Oyuncu olarak görünür oldum. Başka işlerde de çalışma fırsatım oldu. Şimdi isteğim yine aynı. Tutkuyla anlatacak hikayelerim olması. İnsanlarla bağ kurmak.

BİTİRME PROJESİ SIRASINDA LATİFE TEKİN’İN SEVGİLİ ARSIZ ÖLÜM ROMANI AKLIMA DÜŞTÜ

Çok konuşulan oyunlarından biri ‘Sevgili Arsız Ölüm, Dirmit’in temelleri Kadir Has Üniversitesi, Film-Drama bölümünde atılıyor. Latife Tekin’in ‘Sevgili Arsız Ölüm’ kitabından sahneye uyarladığınız tek kişilik oyun…
-Evet. Kadir Has yüksek lisans eğitimi bana çok iyi geldi. Hocalar, arkadaşlarım ve Emre… Bitirme projesi sırasında da roman aklıma düştü. O sırada Emre’nin oynadığı Trom diye tek kişilik bir oyun vardı. Onu izledim ve hayran kaldım. “Yapmak istediğim böyle bir şey” dedim. Ve ona birlikte çalışmayı teklif ettim. Kabul etti ve biz harika bir çalışma süreci geçirdik. Hocalarımıza izlettik ve çok beğendiler. Profesyonel bir şekilde sahnelememiz gerektiğini söylediler.

Birlikte çalıştığın o Emre (Ünal) sonra senin sevgili eşin oluyor. Benzer tutkuları olan bir çift olmak sizi besliyor mu?

-Biz birlikte çalışırken, birbirimizin hayal gücünü çok tetikliyoruz, genişletip büyütüyoruz. Tabii zorlukları, gerilimli anları da oluyor. Ama rahatça tartışabiliyoruz. Bu, büyük bir lüks.

LATİFE HANIM’I İKNA ETMEK ÇOK ZOR OLDU AMA SONUNDA, “BEN BU ARZU KARŞISINDA PARAMPARÇA OLDUM. ÖYLE BİR ARZUNUZ VAR Kİ BUNUN KARŞINDA DURAMADIM!” DEDİ. ASLINDA BİZE BU İLHAMI VE GÜCÜ VEREN YARATTIĞI HİKAYE İLE LATİFE TEKİN’Dİ

‘Sevgili Arsız Ölüm, Dirmit’ inanılmaz başarılı oldu. Böyle büyük bir ilgi bekliyor muydunuz?
-Açıkçası tek derdimiz bu hikayeyi anlatmaktı. Özellikle romanı okuma ihtimali olmayan insanlara. Büyük bir istek vardı içimizde. Sonunu pek düşünmemiştik.

Bu uyarlama için Latife Tekin’i nasıl ikna ettiniz?
-Çok zor oldu. Ama şimdi dönüp bakınca iyi ki böyle oldu. Latife Hanım’ın ilk romanı Sevgili Arsız Ölüm ve onun için çok özel. Uzunca süre, onu, oyunu izlemeye ikna etmeye çalıştık. Çünkü en başta izin almayı aklımıza bile getirmedik. Çocukça evet ama ben izin vereceğinden emindim zaten. O benim sanki tanıdığım bildiğim, ailemden bir kadın gibiydi benim için. İzin vermeyeceğini düşünmedim bile. Ama duvara çarptık. İzlemeyi kabul etti ve bizi evine davet etti. Ben evinde oynadım. Etkilendi, beğendi ama üzülerek izin veremeyeceğini söyledi. Şöyle bir şey demişti: “Ben 30 küsur yıl önce yazdım bu romanı ve geri dönüp okuyamıyorum bile. Çünkü o kadar masum değilim artık. Karşımda görmeye hazır değilim Dirmit’i!” Bu beni çok etkilemişti ama o sırada anlayamadım onun hislerini. İzin vermediği için çok büyük hayal kırıklığına uğradık. Ben, “Bu romanı, bu kadın yazmış olamaz!” dediğimi hatırlıyorum Emre’ye ağlayarak. Sonra Emre, “Ücretsiz gösterimler yapalım” dedi. Kadir Has Üniversitesi’nde ücretsiz gösterimler yapmaya başladık. O oyunlar doldu, kulaktan kulağa yayıldı. Oyun gelişti, değişti, dönüştü. Ve Latife Hanım’a da oyunun tarihlerini yazdık. Geleceğine umudumuz yoktu ama geldi. Kızı Yasemin’in de etkisiyle gelmeye karar vermiş. O oyundan sonra, “Çocuklar böyle ücretsiz oynamayın, para kazanın!” dedi ve izin verdi. Tabii bizim için yepyeni bir süreç başladı. Kısaca anlatmaya çalıştım ama tüm zorluğuyla bu süreç öyle kıymetli ki benim için. Yılmadık, durmadık ve Latife Hanım da şunu söylemişti: “Ben bu arzu karşısında paramparça oldum. Öyle bir arzunuz var ki bunun karşında duramadım.” Aslında bize bu ilhamı ve gücü veren yarattığı hikaye ile Latife Tekin’di.

Senin oyunculuk kariyerinde nasıl bir kilometre taşı Dirmit…
-Benim için çok çok özel bir hikaye. Sevgili Arsız Ölüm ile kurduğum bağ çok kuvvetli, Dirmit ile kurduğum bağ da çok kuvvetli. Bu ülkeye doğmuş her insanı bir yerinden yakalayacak bir hikaye. Baskının bin bir türlü halini yaşıyor ve şahit oluyoruz her gün. Dirmit’in tılsımı ise baskılar karşısında asla durmaması. Bu hikaye bana ilk karşılaştığım anda bir devam etme ve direnme gücü vermişti. Seyredenlere de bu gücü vereceğini seziyordum. Ve öyle de oldu. Çok çok özel ve özel kalacak hep bu oyun benim için. Dişimizle, tırnağımızla tek başımıza cesaret gösterip, giriştiğimiz ve yılmadan direnerek var ettiğimiz bir oyun. Hala gözlerimi dolduruyor. Ve hep kendime hatırlatıyorum, istediğin gibi kalpten üretmenin mümkün olduğunu.

EN İYİ ARKADAŞIM EŞİM EMRE… PERFECT MATCH DİYORLAR YA, MAŞALLAH DİYEYİM, NAZAR DEĞMESİN, BENCE ÖYLE

Emre’yle aşkınızı da bu oyuna mı borçlusun?
-Bir anlamda evet. Bu oyun ilişkimizde de çok önemli bir yere sahip. Emre olmasa bu oyun olmazdı. Onun zekası, duyarlılığı, yeteneği her zaman ilham oluyor bana.

Nasıl bir aşk sizin ki?

-Büyüten, yeşerten, genişleten bir aşk bence. En iyi arkadaşım bir yandan Emre. Bir yandan birlikte ürettiğim, zekasına yeteneğine hayran olduğum biri. Perfect match diyorlar ya, maşallah diyeyim, nazar değmesin, bence öyle.

BİRLİKTE TİYATRO HEMHÂL’İ KURDUK

Birlikte Tiyatro Hemhâl topluluğu kurmuşsunuz. Eşinin sahnelediği “N’olcak Bu Yusuf Umut’un Hali” de dahil üç oyununuzu da bu topluluk altında sahneliyorsunuz… Sizin evde sadece oyun/tiyatro mu konuşulur?
-Çok şey konuşup, paylaşırız Emre’yle. Onunla sohbet etmek çok ilham vericidir. Her meseleye çok daha geniş bir yerden bakar. Prova süreçlerinde bazen kendimizi çok kaptırıp hep tiyatro konuştuğumuz dönemler de oluyor tabii. İkimiz de başka ekiplerle de çalışıyor, başka işler de yapıyoruz o dengeyi kurmak için.

MÜTHİŞ DUYGULU BİR KISA FİLM… ÖLÜMÜNDEN SONRA, BABA EVİNDEKİ EŞYALARI TOPLARKEN YAŞADIĞI YAS SÜRECİNİ KONU ALIYOR

“Sevgili Arsız Ölüm, Dirmit” senin Latife Tekin’in kızı Yasemin’le tanışmana da vesile olmuş…
-Evet. Yasemin, o sürecin hediyelerinden biriydi bizim için. Özel bir bağımız oldu sonrasında. Onun filmlerinde oynadık.

Son olarak, Yasemin’in, babası Latif Demirci’nin anısına çektiği kısa filmde izledim seni: “Onun Kalesinde.” Çok çok etkilendim… Hem filmden… Hem de senin oyunculuğundan… Ölümünden sonra babasının evindeki eşyaları toplarken yaşadığı yas sürecini konu alıyor. Senin için nasıl bir deneyimdi…
– Çok anlamlıydı. Sadece Yasemin’in inceliğinden ve zarafetinden çıkabilecek bir yasa bakış oldu film. Beni bu özel bakışa ortak ettiği için kendimi çok şanslı hissediyorum. Latif Demirci ile çok özel bir baba-kız ilişkileri vardı. Yasemin’in babasını uğurlaması da böyle özel oldu. Tüm o gerçekliğin içinden geçmek elbette kolay değil ama Yasemin’in bakışı, onu da bizi de sağalttı, gülümsetti.

Oynadığın rollerin ne kadar süre etkisinde kalıyorsun? Ya da kalıyor musun?
-Kalıyorum. Zihinsel olarak o etkilerden daha hızlı sıyrılmayı öğrendim. Ama bedensel olarak bazen zorlanıyorum. Çünkü bedene bir şeyler yaşatıyoruz. Zihinsel olarak mantıklı bir yerden biliyorum, “Bunları ben yaşamıyorum” ama bedenim yaşıyor bir şeyler ve bazen allak bullak oluyorum. Dengemi yeniden bulmam için bir durup nefes almam gerekiyor. Fiziksel ve bedensel olarak dengede kalabilmek için kendimce yöntemler bulmaya çalışıyorum.

Son olarak seni “Bihter” filminde Peyker karakteriyle izledik. Filme gelen eleştirilere bir cevap vermek ister misin?
-Eleştirilerin bir kısmını gördüm. Ortaya koyulan her iş eleştirilebilir, eleştirilmeli de. Bu tartışma alanının açılması bile değerli. Daha iyi işler üretilmesine vesile olması açısından. Sadece eleştirinin de anlamsızlaştığı bir nokta oluyor bazen. “Bu niye yapıldı? Ne gerek vardı?” gibi yorumlar okudum. Yapılmış, yapılacak elbette, üretilsin hep. Tabii iyi işler üretilsin herkesin isteği bu.

İŞİMDE İYİ OLDUĞUMU VE DAHA İYİSİNİ YAPMAK İÇİN KENDİME EZİYET ETMEME GEREK OLMADIĞINI ÖĞRENMEYE ÇALIŞTIĞIM BİR DÖNEMDEYİM

Şu anda kariyerinin hangi noktasındasın?
-Kendime daha çok güvendiğim ve kendimle gurur duymayı ihmal etmemeye çalıştığım bir dönemdeyim. Çok hırpalıyordum çünkü kendimi. Hala da hırpalıyorum ama biraz dönüşmeye çalışıyorum. İşimde iyi olduğumu ve daha iyisini yapmak için kendime eziyet etmeme gerek olmadığını öğrenmeye çalıştığım bir dönemdeyim.

Oynamayı arzuladığın bir rol var mı?
-Pek çok rol var. İnsanların bağ kurabileceği, onlara yalnız olmadıklarını hissettirecek, zor durumların içinden kendine has yöntemlerle çıkabilecek karakterler oynamak isterim. Ve birbirinden farklı koşulları olan bir sürü karakter oynama fırsatım olmasını umuyorum.

Prestijli, saygın bir yerin var. Ama henüz bütün Türkiye’nin tanıdığı bir oyuncu değilsin. Bu, seni rahatsız ediyor mu? Yoksa saygınlık, popülariteden daha mı önemli senin için?
-Benim hayatımda hiçbir şey birden olmadı. Hep bir mücadele sürecinden geçtim. Bu beni çok kuvvetlendirdi ve yaratıcı kıldı. Kendi üretimlerimi yapabilecek cesareti verdi. O yüzden böyle ilerlemesinden şikayetçi değilim. Olduğum yeri de sürecimi de çok seviyorum. Daha popüler olmayı değil ama emeklerimin daha görünür olmasını arzu ediyorum. Bu işi yapan herkes gibi. Ürettiklerimin daha fazla insanla bağ kurabilmesini isterim.

Yorum Bırak

7 + 17 =