13.Hafta: Siz olsaydınız ne yapardınız?

Çocuğunuz ölümcül hasta, para gerekiyor, kurtulması küçük ihtimal… Tefeciden borç alır mıydınız?

Ben onu tanıdığımda hastane bahçelerinde yatıp kalkıyordu. Gidecek yeri yoktu.

Yanında küçük bir çanta, içinde iki tişört, bir diş fırçası, bütün mal varlığı

o kadardı.
Bir şekilde buldum onu, görüşmek istediğimi söyledim.
İstanbul’a gelmesini rica ettim.
Ama parası yoktu, nasıl gelecekti?
Çok da gururluydu, ona bir otobüs bileti alabilmek için bin dereden su getirmek zorunda kaldık.
İşte şimdi karşımda oturuyor.
Dişleri dökülmüş…
Üzüntüden, acıdan, dayaktan…
Gayet akıllı bir kadın aslında Gülay F.
Bütün başına gelenlere rağmen, kendisini çok iyi ifade ediyor. İstanbul Hukuk’u kazanmış ama babasının durumu iyi olmadığı için okuyamamış.
Ve sonra eşiyle tanışmış.
Üç ay içinde evlenmişler. Başlangıçta her şey iyi, hiçbir sorun yok, mutlu bir aile. Eşi, inşaat sektöründe çalışıyor, Türkiye’yi dolaşıyor şantiye şantiye…

dc5hur-5xa947lbe87ud6p2hx4_
Birkaç sene sonra iyi haber, kızı Melek’i kucağına alıyor.
Kötü haber, Melek 2.5 yaşındayken ortaya çıkıyor:
Genetik bir kas rahatsızlığı var:
Mitochondrial Cytopathy.
Enerji üreten hücreleri tam randımanlı çalışamıyor.
Sağlıklı bir insan 9 voltluk pille çalışıyorsa, Melek 4.5. Koşamıyor, yürüyemiyor. Hemen yoruluyor.
Ama şanslı çünkü onun şahane bir annesi var, kucağına alıyor, taşıyor, kızını her yere götürüyor, her şeyi ama her şeyi birlikte yapıyorlar. Onlar artık tek bir insan oluyorlar. Bütünleşiyorlar.
Hastalığın sebebi belli değil.
Ama nedense her zaman olduğu gibi anne suçlanıyor.
Baba ve babanın ailesi, “Anneden geçen genetik hastalık” diyor. Oysa Melek’i 3 yaşından beri takip eden Profesör Dr. Haluk Topaloğlu öyle olmadığını söylüyor. Herkesin başına gelebilirmiş, bir sebebi de yokmuş.
Bu arada Melek’in 2.5 yaş küçük bir kardeşi var: Melis.
Ablasını çok seviyor.
Melek sevilmeyecek gibi değil çünkü, hiç büyümüyor o hep küçücük.
Kilosu ve boyu 5 yaşındaki haliyle kalıyor, 15 yaşına geldiğinde de aynı.
Ama zehir gibi zeki bir şey.
Okulda da çok başarılı.
Göz kapakları neredeyse kapalı, onların arasından bakıyor. Çünkü hastalık, onu önce gözünden vuruyor.
Buna rağmen, göz kapaklarını zorlaya zorlaya ders çalışıyor.
Anne, her Allah’ın günü okula getiriyor, geri götürüyor.
Melek de dünya tatlısı. Onu 4 kat çıkaran annesine, “Özür dilerim seni hep yoruyorum” diyor, öpüyor.
Bütün okul, bütün öğrenciler herkes onu seviyor.
Kız kardeşi de teneffüslerde ablasını gezdiriyor.
Anne geliyor tahtada öğretmenin yazdıklarını deftere çekiyor.
Evde tekrar çalışıyorlar.
Melek’i hayatta tutan derslerindeki başarısı. Başka bir eğlencesi yok,  o yüzden hep çalışıyor. Okulun prensesi.

GÖZLERİ GÖREMEZ OLUYOR

Peki anne, bütün bunlar olurken diğer çocuğu ihmal etmiyor mu?
Ediyor. Hem de çok.
Bunu de itiraf ediyor zaten.
“Melis kendi kendine büyüdü”
diyor. “Her şeyi tek başına yapmak zorunda kaldı.”
Melek için yurt dışından koenzimler getirtiyorlar enerjisi artsın diye.
Ama sonra gözleri iyice problem oluyor, göz kapakları o kadar iniyor ki göremez hale geliyor.
Üst kat komşularının plastik cerrah damadı ameliyat ediyor. Kası kesiyor.
Sonuç felaket. Ameliyat hiçbir işe yaramıyor, yine göremiyor ama göz kapaklarında feci dikiş izleri kalıyor.
Bir şey de diyemiyorlar, komşu diye, iyi niyetle yaptı diye.
Baba peki?
Parasal olarak hiçbir şeyi kısmıyor.
Ama ortada yok. Hiçbir doktora gelmiyor. Hep işi var, hep işi var.
Kızın komada kaldığını son 5 ay hariç, o zaman ara sıra geliyor.
Tüm erkekler gibi sorundan kaçıyor, yok sayıyor. Kafasını kuma gömüyor.
Sonra göz konusunda çok nam salmış başka bir doktora gidiyorlar.
“Askıyla kaldırabilirim Melek’in
göz kapaklarını” diyor.
Yapıyor.
Ama bu defa da o gözler, bir daha hiç kapanmıyor. Gece uyurken bile.
Bu da daha ağır sonuçlara yol açıyor, göz kuruyor ve bir sürü korkunç yaralar oluşuyor ve tarifsiz acılar çekiyor.
O anne, her gece, her yarım saatte bir, göz damlası damlatıyor.
Olan olmuş bir kere diye yine doktora bir şey diyemiyorlar.
Tam 6 yıl böyle yaşıyorlar.
Sonra böbrek sorunu başlıyor. İdrarından kan geliyor. Onu stabil hale getirmeye çalışıyorlar.
Yavaş yavaş bütün vücut iflas ediyor.
Bir sürü, bir sürü ameliyat oluyor.
Ama bir şekilde her defasında üstesinden geliyor, yaşam sevinci katiyen azalmıyor.
O arada, kız nefes almakta bile zorlanırken, şarkı söyleyemiyor diye, müzik dersinden sınıfta bırakmaya çalışan hocaları oluyor.
Anne gidip Hacettepe’den heyet raporu alıyor.
Savaşçı anne-kız onlar.
Orta 2’ye kadar geliyor, takdirlerle, teşekkürlerle…
Ama bir süre sonra okula sadece sabahları gidebiliyor, öğleden sonraları enerjisi tükendiği için eve dönmek zorunda kalıyor, annesinin kucağında…
Hıdrellez zamanı, anne-kız gül ağacına dileklerini asıyorlar, Melek’in tek dileği var: Sağlık.
O kadar da hayata bağlı. Yaşamak istiyor. Asla kendini bırakmıyor.
Ama ne fayda…
Ve 5 Mayıs’ta geri sayım başlıyor. Fenalaşıyor, hastaneye kaldırılıyor
Yoğun bakıma alıyorlar.
Ve anneye diyorlar ki “Siz lütfen dışarı çıkın!”
Uysal ya, dediklerini yapıyor. Ve o anda, bir daha kızını sağlıklı görememe ihtimali aklına dahi gelmiyor.
“Ben geleceğim güzel kızım” diyor.
Melek de öyle olacak zannediyor.
Anne-kızın en büyük trajedisi bu, vedalaşamamış olmak.
Anne bahçede, kız hastanede birbirleri için ağlıyorlar.
Ne yazık ki gittikçe kötüleşiyor.
Ve sonra koma!
Anne, uyanacağına inanıyor.
Ama Melek uyanmıyor.
5 ay o şekilde kalıyor, 1.5 ay sonra yoğun bakımdan çıkarıp özel bir
odaya alıyorlar.
Anne hep başında.
Ve sonunda…
Hastaneden “İşe yaramayabilir ama yurtdışından bir solunum cihazı getirebilirseniz kızınızı eve çıkarabilirsiniz” diyorlar.
Tutarı 27 bin lira.

VEDALAŞAMIYORLAR BİLE
Baba tıbben iflas etmiş bir çocuk için bu miktar bir parayı sokağa atmanın gereksiz olduğuna inanıyor.
“Vazgeç kızın yaşamayacak, kabullen artık” diyor.
Sorarım size hangi anne kabul eder?
Tabii ki Gülay F. de etmiyor.
Başka kimseden de para bulamıyor. Tefeciye gidiyor, karşılığında gizlice evini ipotek ettiriyor.
Ve bütün bunlar olurken, o canından çok sevdiği kızı, gözlerini hayata yumuyor.
Anne-kız vedalaşamadan…
O solunum cihazı hiçbir işe yaramadan elinden kalıyor, o da hastaneye bağışlıyor.
Borcu da üzerinde kalıyor.
Nasıl ödeyecek?
Kara kara düşünüyor.
Kocasına söyleyebilecek cesareti de yok. Kocasının maaşından her ay gizlice 2 bin lira çekip, tefeciye veriyor.
Durum uzun bir süre anlaşılmıyor.
Ama günün birinde, koca, durumu fark ediyor.
Müthiş bir ihanet olarak algılıyor.
Aslında ihanet, hatta hırsızlık…
Ama canı gitmiş bu kadının.
Onun yerinde olan her anne aynı şeyi yapardı.
Ama koca dinlemiyor, bu ayın sonunda boşanıyorlar.
Sakın yanlış anlamayın…
Gülay F.  benden para istemedi.
Yarım Kalan Hayatlar-13 olmasını ben teklif ettim.
Peugeot’dan gelen 20 bin lira ona gitti.
O müthiş bir kadın, müthiş bir anne… Hastane çevresinde onun yaşadıklarına tanık olan herkes de aynı fikirde…
Bir an önce hayatını düzene sokabilmesi dileğiyle…

 

Yorum Bırak

19 − eleven =