Çocuk yetiştirirken özgürlükle başıboşluğu karıştırmayın!

Profesör Yankı Yazgan’la pazar günü başlayan röportaj bugün de devam ediyor. Bizler annelik babalık yaparken, elimizden geleni yaptığımızı sanıyoruz, bakın hoca neler anlatıyor…

Bu dönemin anne-babalığını nasıl değerlendiriyorsunuz?
– Birkaç ekol var. Ama özellikle üst ve üst orta sınıfta ciddi bir zorlanma olduğunu düşünüyorum. Kavram karışıklığı söz konusu. Özgürlükle başıboşluğu karıştırıyorlar…

Nasıl yani?
– Özgürlüğü, çocuğa değil de kendilerine tanımak adına, çocukları başıboş bırakıyorlar. Çocukların beslenme ve uyku düzeni konusunda mesela. Daha pek çok şey için geçerli. Belki iyi niyetle bunu yapıyorlar ama kendileri için rahat olan yolu/biçimi/saati tercih ediyorlar. Çünkü o zaman çocukla uğraşmaları gerekmiyorlar. Sonra da “Bırakınız yapsınlar!” tipi uzman görüşlerini alkışlıyorlar. E çünkü kendilerini destekliyor. Bu tip tribünlere oynayan güya uzmanlarla dolu ortalık. Gazete köşeleri de onlarla dolu. Hoşumuza giden, bizi rahat ettiren tavsiyelere kulak veriyoruz tabii…

Peki sizce doğrusu nedir?
– Çocukların öngörülebilir yaşamlara ihtiyacı var. Özellikle 0-5 yaş döneminde. Ve öngörülebilir çerçevelere… O çerçevenin içinde istediklerini yapmaya ihtiyaçları var. Deniyor ya, “İşte bizim Türk çocukları, otellerde oradan oraya koşturuyorlar. Ama Avrupalı çocuklara bakıyorsunuz, hiç öyle şeyler yapmıyorlar. Sesleri bile çıkmıyor!” Çıkmadığı için, biz onları, “uyuz” “pısırık” ya da “korkak” olarak tanımlıyoruz. “Robot gibi anne-babalarının yanında oturuyorlar, onlarla sohbet ediyorlar, ne sıkıcı! Halbuki bizim çocuklar cıvıl cıvıl!” diyoruz. Oysa o cıvıl cıvıllık, bir neşe, cıvıl cıvıllığından ziyade, koşuşturmak şeklinde oluyor. Koşmak da değil. Koşmak, bir hedefe doğru olur, ama koşuşturmanın bir hedefi yoktur. Ortalıkla koşuşturan çocukların, bir amacı, yapmayı planladıkları bir şey ve o plana uygun bir hareket de yok. Daha çok, o anki durumun etkisinde sağa sola savruluyorlar. Bu da bir “sınırsızlık.” Oysa “sınır” çocukların ihtiyacı olan bir şey. Küçükken başka birini düşünmeyi öğrenmezsem -bana bunu öğretmezlerse- istediğimi, bağıra çağıra yaptırırsam, başka birileri rahatsız olabileceğini hesaba katmazsam, büyüğünce empati yoksunu biri olurum… Ve o zaman insanların başına başka dertler açarım…

Ve bundan onları yetiştiren anne-babaları sorumlu öyle mi?
– Elbette. Bizim çocuklarımızın, başka çocuklardan farkı yok aslında. “Avrupalı çocuklar niye öyle, bizimkiler niye böyle?” demek yerine, bizim çocuklarımızı nasıl yetiştirdiğimize bakmalı. O nedenle anne-babalığın temel konularda aslında yeni bir şey yok dünya çocuk yetiştirme literatüründe. Sadece şu: Çocukların “sınır”ı görmeye ihtiyacı var! “Sınır”ı görmediklerinde o sınırı size zorla koyduruyorlar. O nedenle “sınır”ı koyana kadar sizi zorluyorlar. Türkçesi tepenize çıkıyorlar! “Disiplin” deyince, baskı akla geliyor. Gelmesin. “Baskı”, çaresizlik sonucunda insanların yaptığı bir şey. Baştan konmamış sınırları, son dakikada, her şey olup bittikten sonra koymaya çalıştığınızda bütün evler olağanüstü hal rejimiyle yönetilmeye başlar!

Biz anne-baba olarak çok mu taviz veriyoruz?
– Çocukların ihtiyacı olan şeyleri yapmıyoruz! Onların ihtiyaç duyduklarını varsaydığımız şeyleri yapıyoruz. Bunu da kendi yetişkin dünyamızda verdiğimiz kararlara göre yapıyoruz. Yani aslında onları değil, kendimizi düşünüyoruz…

HAMİŞ:
13 yaşındaki tenisçi Melisa Ercan’ın, kendi yaş grubunda Türkiye şampiyonu olduğu, gelecek vaat ettiği, pırıl pırıl genç bir sporcu olduğu doğru. Madalyalara doymadığı da. Buna kimsenin itirazı yok. Ama Avrupa’daki en iyi ikiden biri değilmiş. Böyle yazdığım ve bu hiç tanımadığım küçük kızla röportaj yaptığım için rahatsız olanlar olmuş. ‘Niye bizimkiyle yapmıyor?’ diye. Üzüldüm. Gencecik ve başarılı birini desteklediğim için eleştirilmiş olmam beni üzdü. Ama bu yüzden genç insanları desteklemekten vazgeçeceğimi zannediyorlarsa fena yanılıyorlar!

Yorum Bırak

nineteen + 12 =