24.Hafta: Vakko’nun şaşırtıcı derecede güzel yeni binasında… Cem Hakko’yla röportaj

Meltem Kazaz beni kuaförde yakaladı.

“Bir Yarım Kalan Hayatlar da bizim şirkette yapar mısın?” dedi.

“Tabii” dedim, “Kiminle röportaj.”

“Patronumuz Cem Hakko’yla” dedi.

“Sen deli misin!” dedim, “Ne kadar peşinden koştum da vermedi röportaj, gerçi o zamanlar tam boşanma sırasıydı, belki de onu özel hayatıyla ilgili sıkıştıracağımı düşündü, ama Cem Hakko’yla her zaman röportaj yapmak isterim. Kabul eder mi dersin?”

“Haberi olmayacak ki!” dedi.

“Nasıl yani?” dedim.

“Her ay düzenlediğimiz şirket için bir etkinliğimiz var. Sen o gün, onu sahnede karşına alıp, sorular soracaksın. Biz de çalışanlar olarak sahnedeki performansını izleyeceğiz.”

“Kızmasın…”

“Yok canım dünyanın en kibar adamıdır, seni de sever, kızar mı?”                                                            *

Ve işte o gün geldi, çattı.

Nakkaştepe yollarındayım.

Şahane bir binanın önünde duruyoruz.

“Bu ne ya!” diyorum.

“Vakko’nun yeni binası” diyorlar.

İnsan, her sabah, koşa koşa gelir buraya, o kadar estetik, o kadar al benisi var, o kadar gel gel yapıyor.

Heyecanla keşfetmek için içeri giriyorum.

Vay, vay, vaaay.

İçini görmeniz lazım.

Modern sanatlar müzesi gibi. New Yorklu bir mimarlık firmasının eseriymiş, proje gerçekten olağanüstü, zaten bu yüzden de Wallpaper dergisi “en iyi çalışma mekanı” ödülüne layık görmüş. Kullanılan malzemeleri bayıldım, cam, ayna, metal…

Müthiş ferah, aydınlık, modern ve seksi.

Kurumsal iletişim direktörü Meltem de seksi!

Hemen konuya dalıyorum, “Haberi var mı geleceğimden?” diyorum, “Şok olmasın bir merhaba diyeyim…”

“Tamam odasına bakalım” diyor.

İşte Cem Hakko!

cemhakko

Her zaman beyefendi, her zaman nazik…

“Ayşecim, nereden çıktı bu sahne röportajı, ben zaten röportaj vermeyi sevmem, bir de onca insanın karşısında… Yok yapmayalım… Gel seninle asansöre binelim, garaja inelim, arabaya binip en yakın Starbucks’a gidelim…”

Gülüyorum…

O kadar tatlı söylüyor ki…

Ama tabii alçak Meltem, insanlara çoktan haber vermiş bile.

Ve kendimizi o güzel binanın, o güzel sahnesinde buluyoruz.

O utangaçım diyen adam, inanılmaz rahat olmasın mı sahnede? Şakır şakır bütün sorulara cevap vermesin mi?

O kadar komplekssiz ve alçakgönüllüydü ki…

“Beni babam Bay Vitali yarattı” bile dedi.

E yok artık.

Vitali Hakko, bu ülke için bir efsane, bu hiç tartışılmaz, müthiş bir marka yarattı ve o marka bugünlere kadar geldi.

Ama bunda oğlu Cem Hakko’nun ve ekibinin de bir payı var.

Benim için Cem Hakko, aynı zamanda Türkiye’de modern bir hayat tarzının öncüsü.

İyi ve ilk radyoyu o yaptı, hala Power’in bütün kanalları başkadır, klastır, belki de Cem Hakko için doğru kelime bu: Klas. Onun spor tutkusu da, bize bir çığır açtı. Dergilerde gördüğümüz yelken yapan, rallici, sporcu adam hep yeni bir vizyon getirdi.

Vakko’yu ileri götürmekle birlikte, bize nasıl yaşamamız gerektiği konusunda da yol gösterdi.

Ben Cem Hakko’yu da, en az babası Vitali Hakko kadar önemsiyorum.

Ve 24. Yarım Kalan Hayatlar’da bana destek olduğu için teşekkür ediyorum.

VAKKO NAKKAŞTEPE BİNASINDA CEM HAKKO İLE RÖPORTAJ

Cem Hakko anlatıyor:

 “Babamdan öğrendiğim en önemli şey, olmaz diye bir şey olmaz!”

Vitali Hakko’nun oğlu olmak nasıl bir şey? Bunun ilk farkına vardığınızda ne hissettiniz?

– Ne mi hissettim? Doğruyu mu söyleyeyim? Korktum! Çünkü Bay Vitali, kuvvetli bir kişilikti ve sorumluluk veren bir babaydı. Bu sorumluluk ürkütüyor tabii. Yapacak çok şeyiniz olduğunu fark ediyorsunuz. Evet, hayat boyu babanızla ilgili övünecek şeyler oluyor, ama o kadar başarılı ki, “Onun başarıları altında ezilir miyim?” diye de düşünmeden edemiyorsunuz.

Bay Vitali mi diyorsunuz babanıza?

– Evet. Babam aynı zamanda benim için Bay Vitali.

İşte tamam da ev içinde de kuralları var mıydı Bay Vitali’nin?

– Olmaz mı? O gelmeden sofraya oturulmazdı mesela. Kaçta gelirse gelsin beklenirdi. Mutlaka maile oturuduk masaya. Şimdilerde pek böyle şeyler kalmadı ama güzeldi. Babam tatlı sertti, hem çaktırmadan istediği her şeyi yaptırırdı hem de özgürlük verirdi. Asla kötü söz söylemezdi, asla sesini yükseltmezdi…

Sizin üniversiteden sonra “Ben gidiyorum, dünyayı keşfedeceğim” demeye hakkınız olmadı tabii öyle değil mi, koskoca Vakko imparatorluğu sizi bekliyor…

– Yooo dedim, “Hiç problem değil” dedi Bay Vitali. İsviçre’de okuyordum, tatile gelmiştim, Haziran ayıydı, “Ne yapmak istiyorsan onu yap” dedi. Benim de aklımda Vakko için bir şeyler yapmak yok. Beni dinledi, sonra da tatlı tatlı kendi projesinden bahsetti. O zamanlar The Marmara Oteli’nin altını biz yapacaktık, bin metrekarelik bir yer. “Sence burada neler yapılabilir?” diye sordu, güya benden fikir alıyor, asla herhangi bir şey için zorlamıyor. “Projeye bir bakar mısın?” dedi. Hani ben bir hafta sonra gidecektim ya, bir hafta oldu iki hafta, derken Eylül oldu ve sonra ben, burada kaldım. Ama hem ben kendimi test etmiş oldum, hem de babam beni. Bay Vitali çok zekiydi ve insanlara nasıl iş yaptırması gerektiğini inanılmaz iyi bilirdi.

0 ile 20 yaş arası hatıralarınız?

– Güzel kareler. Mutlu bir çocukluk. Eğlenceli bir gençlik. Hep iyi okullarda okudum. Yatılı okul, sporla tanışmamı sağladı. 15 yaşındaydım yurt dışına yatılı okula gittiğimde. O zamanlar Türkiye’de televizyon yok, radyo yok hiçbir şey yok. Tabii bir sürü şeyi getirmek istiyorsunuz.

Siz hiperaktif bir çocuk muydunuz?

– Değildim. Kendini bilen bir çocuktum. Ama çok atak değildim.

Utangaç mısınız?

– Hem de nasıl! Anlaşılmıyor mu? (Kahkahalar.)

Sadece sizin eve özgü olan bir şey…

 Evde iş konuşulmazdı. Açılırsa, konu hemen kapatılırdı…

Siz kendinizi oluşturan etkenler arasında birinci sıraya aile terbiyesini mi koyarsınız, eğitimi mi?

– Aile terbiyesi benim için daha önemli.

Babanızla hep gurur duydunuz ama hiç komplekse kapıldığınız olmadı mı?

– Yok çünkü beni adam yerine koydu. Ama Vakko’yu o yarattı. Babam aslında beni de yarattı. Burada oturan arkadaşlarımın üzerinde de çok emeği var. Bundan kompleks duyacak halim yok.

Siz kendinizi onun kadar başarılı buluyor musunuz?

– Bir insanın onun kadar başarılı olması imkansız…

Ama siz de bu markayı başka yerlere taşıdınız. O belki daha “business” gitti ama siz de Vakko’nun diğer renkleri verdiniz…

– Tek başıma bir şey yapamazdım. O başlattı, ben onun yetiştirdiği ekiple ilerledim. Sonuçta yine, her şey ondan çıkmış oldu. Kaynak Bay Vitali. Benim görevim, onun yetiştirdiği ekibi daha da büyük hale getirmekti. O başlatmamış olsa, böyle bir ekip olmasa, ben bu ilerlemeleri kaydedemezdim.

Babanızın zamanındaki Vakko’yla şimdiki Vakko arasında ne farklar var?

– Eskiden mesele üretmekti, şimdi satmak. Eskiden Avrupa’ya çıkmak zordu, şimdi yeni olanı keşfetmek. Şimdi her şey elinizin altında. Ama bunun pazarlanması, ürünün ve servisin farklılaşması çok değişti. Dünü anlayan bugünü anlayamıyor, bugünü anlayan dünü.

Peki az önce anlattığınız olayda Türkiye’ye geldiniz ve süreç başladı. Ondan sonra ne oldu?

– Birden bire, işin içinde buldum kendimi. Yavaş yavaş mesuliyetler başladı. Ve tabii ben de işi sahiplenmek istedim…

Sizin babanızla iş yapma stilleriniz arasında ne tür farklılıklar var?

– Onun deneyimi, işi koklama kabiliyeti var. Bizde ise daha çok ekip çalışması var. Bizde daha profesyonel, daha toplu bir çalışma var. Kıyaslayacak olursak; o zamanlar 3 mağaza vardı bugünyüz küsur. O eski günleri hiç unutmam, akşamları her mağazaya uğranırdı, personelle konuşulurdu. Vakkoroma 15 yaşına girinceye kadar mağazalardan geçmeden eve gitmedik. Tabii bambaşka bir keyifti, malları kendi arabamızda taşırdık. İş büyüyünce, mağazalar çoğalınca yetişmek zorlaştı.

“Babam klasikti, ben modernim” gibi bir tanımlamanız var mı?

– Yooook. Babam bizden moderndi! 4- 5 sene evvel bir restorona gittiğimde, “Siz daha yeni mi geliyorsunuz? Bay Vitali bizi çoktan keşfetti” derlerdi.

Mahallede, okulda, arkadaşlarınızın arasında hep zengin çocuğuydunuz, öyle değil mi?

– Yok hayır. Dediğim gibi, ben 15 yaşından sonra yurt dışına gittim. Yurt dışında hangi aileden geldiğinden çok, sizinle ve kişiliğinizde ilgileniyorlar. Zaten gittiğim yerlerde benden daha önemli insanlar hep vardı.

Türkiye’de azınlık olmaktan hiç rahatsızlık duydunuz mu?

– Hiç. En rahat ettiğim yer Türkiye. Hiçbir zaman kendimi Türkiye’de yabancı hissetmedim.

Spor sizin için ne zaman faaliyetten çıkıp tutku oldu?

– İsviçre’ye gidince başladı. Her türlü sporu yaptım. Özellikle motor sporlarına çok merak saldım.

Sürekli ayağınızı kırmayı nasıl başarıyorsunuz?

– (Kahkahalar) Valla oluyor nasıl oluyorsa…

Hayatınızdan sporu çekip alsak ne olur?

– Kötü olur. Bu bir bağımlılık. Her gün yapmam lazım.

Hız ve tehlike kardeş gibi… Anneniz babanız demediler mi “Ne yapıyorsun sen?” diye, korkmadılar mı?

– Bilmiyorlardı ki. En büyük kıyamet Bursa’da koptu. Bursa’ya gideceğimi söyledim. Babam mağazaya gideceğimi sandı. Oysa ben raliye katılmıştım. Öğrenince kötü oldu.

Bunun temelinde ne yatıyor, adrenalin bombardımanı mı? Keyif mi, ötesi mi, ne?

– Spor spordan fazla bir şey aslında. Spor sayesinde kendinizi tanıyorsunuz. Neyi, nereye kadar yapabileceğinizi, nerede durabileceğiniz öğreniyorsunuz. Ben mesela sınırlarımı iyi biliyorum. Onu zorlamayı seviyorum. Oradaki o kalp atışı, heyecan müthiş bir şey.

Spordan aldığınız adrenalin mi daha keyifli yoksa bir kadınla aşk yaşamak mı?

– İkisinde de heyecan var.

Yaş ilerledikçe, keyifler ve zevkler değişiyor mu sporda?

– Tabii. Çok antrenmanı olan sporlar tercih edilmiyor, zaten vakit de yok. Hayata farklı bir pencereden bakmaya başlıyorsunuz. Keyif olarak yapıyorsunuz. Yarıştığınız zaman, yarış keyfini yaşayamıyorsunuz. Oysa şimdi yaptığım sporlardan gerçekten keyif alıyorum.

Oyalanmak, vakit geçirmek, özgüveni yükseltmek… Neden bu kadar çok spor yapıyorsunuz…

– Valla, boş durmamak alında. Akşam yatınca, “Ben bugün ne yaptım?” sorusuna cevap verebilmek. Ve kendin için bir şey yapabilmek. Bir de seviyorum. İnsan neyi, neden sevdiğini tam açıklayamaz ya.

Risk almadan sporda ve ticarette başarıyı yakalamak mümkün mü?

– Değil.

Çabuk mu karar verirsiniz, durur musunuz, yoksa hemen karar verip arkasında mı durursunuz?

– Çabuk veririm ama karar değiştirdiğim de olur…

Radyo tutkunuz ne alemde?

– Radyodan kimse var mı acaba? (Gülüşmeler) Hala çok tutkuluyum, iki de bir arıyorum arkadaşları, ondan soruyorum, radyodan birileri var mı diye…

Onların işine mi karışıyorsunuz?

– Bazen. (Kahkahalar.) “Keşke onu yapmasaydınız!” diyorum…

Bu şirkette kim kiminle flört ediyor, kim kiminle evli bilir misiniz? Nasıldır personelle yakınlığınız?

– Valla, kim kiminle beraber bilmiyorum, (Kahkahalar.) bilmem de gerekmiyor.

“Dışarıda ne halt ederse etsinler, burada çalışsınlar” gibi mi…

– Yok canım, deli misin, insanlara özgürlük veririm ben. İşe mutlu gelsinler isterim.

Kimseyi işten attınız mı?

– Hayır.

Türkçe müzikte dünyanın en iyisi gerçekten Power Türk mü?

– Benim için öyle, daha iyisi yok.

Vakko, dünya markası olabilir miydi?

– Hala olabilir ama her şeyin bir zamanı var. Hali hazırda Türkiye’de yapacak çok şeyimiz var. 3 mağazadan 20 sene içinde 130 mağazaya çıktık, ciddi büyüme gösterdik. Yabancı markalardan ithalata başladık. Türkiye’de kendi büyüklüğümüzün farkına varmadan büyüdük. Yapacak daha çok işimiz var. Avrupa biraz uyumaya geçtiği için Orta Doğu’ya yönelme gibi hedeflerimiz var. İhracat yapmış için yapmış olmaktansa sağlam adımlarla ilerlemek istiyoruz.

Dergilerde kendinizi görünce ne hissediyorsunuz?

– Çok hoşuma gitmiyor ama bazı şeyler ne yazık ki sizin istediğinize bağlı kalmıyor.

Türkiye Cumhuriyeti ve Vakko… Bir firmanın, bir ülkenin tarihinin bir parçası olması ne kadar heyecan verici sizin için?

– Olağanüstü heyecan verici. Her şeyden öte, gurur verici. Yenifabrikamızın açılışında, Başbakan Erdoğan, “Vakko çıktı, marka çıktı” dedi.

“İnsanlar işlerini yaparken eğlensin mutlu olsunlar.” Bu sizin yerleştirmeye çalıştırdığınız ana felsefelerden biri mi?

– Aynen. Beni en sinirlendiren şey, çalışanların bağırması, sinirlenmesi. Heyecan olur tabii ama sinire gerek yok. İş ortamı keyifli ve dozunda şakalarla devam etmeli. İnsanlar, eğlenerek çalışmalı. O yüzden nasıl bir ortamda çalıştıkları benim için fevkalade önemli. Evlerinden çok burada vakit geçiriyorlar. Onların da sevdiği bir yer olsun istedim.

“Babama benzemiyorum” dediğiniz şeyler var mı?

– Ben sadece bildiğim yerlerde işe karışırım, bilmediğim yerlerde karışmam, babam her şeye karışırdı.

Patronlar özür dilemezler mesela, siz diler misiniz?

– Tabii tabii, gerektiği zaman dilerim.

Yaratıcı, inanılmaz nazik, düşünceli, kibar, organizatör, gurme… Bu sıfatlar babanızdan kalma mı, hak ettiğinize inanıyor musunuz?

– Babamdan kaynaklı! O, olmasa ben bu olmazdım. Bu işleri de yapamazdım. Bir insanın vizyonunun olabilmesi için, backgroundunun sağlam olması gerekiyor.

Biraz daha uzun boylu olmak ister miydiniz?

– Çooook.

Teknolojiye ne kadar bağımlısınız?

– Çok bağımlıyım.

Nasıl bir gelecek hedefliyorsunuz?

– Korkusuzca ilerleyeceğiz Bay Vitali gibi. Dünya büyüyor, işler profesyonelleşiyor, yapacak çok iş var.

Hayat felsefem dediğiniz bir şeyler var mı?

– O da babamdan miras. O hep, “Olmaz olmaz!” derdi. Onun için “olmaz” diye bir şey yoktu, her şeyin oldurulabileceğini inanırdı. Sanırım ben de öyleyim. Ya da ben bunu kendime hedef edinmek istiyorum.

 

Yorum Bırak

eleven + 17 =