Başrolü İstanbul’la paylaşıyor


Netflix’in ilk Türk dizisi, Çağatay Ulusoy’un başrolde olduğu ‘The Protector/ Hakan: Muhafız’, haftaya çarşamba günü başlıyor. Tüm dünyada aynı anda izleyiciyle buluşacak. Sistem biraz farklı. Küt diye 10 bölüm, aynı gece yükleniyor. Fragmanı bile milyonlar tarafından izlendi. Bakalım 10 bölümü birden izleyen Çağatay hayranlarının tepkisi ne olacak… Onunla ilk röportajım. Sakin bir adam. Tuhaf bir olgunluğu, sükûneti var. Duygularını anlamak çok mümkün değil. İçedönük. Kalabalıklardan hoşlanmıyor. Yalnızlığı seviyor. Asosyal. Balık tutmak, odun kırmak, kamp kurmak, ok atmak, at binmek deyince gözleri parlıyor. Bulgar ataları avcıymış, o da iflah olmaz bir doğasever… ‘Muhafız’, hayatında bir dönüm noktası. Farkında ama bu durumu abartmıyor. Sürekli ekip işi olduğunun altını çiziyor. Tatlı bir alçakgönüllülüğü var. Hayatla birlikte akan bir adam. Doğru zamanda doğru yerde olmaya ve içgüdüleriyle hareket etmeye inanıyor. Biz bu röportajı yaptığımızda Şeyma Subaşı ve Acun boşanmamış, Çağatay’ın adı bu dedikodulara karışmamıştı. Ama sormama gerek kalmadı, çünkü kendisi açıklama yaptı. Ve evet bildiniz, sayfalara sığamıyorum. Salı günü röportaj devam edecek. Bu güzel fotoğraflar için de Fethi Karaduman’a teşekkür ediyorum…

Bu kadar güzel bir adam olmak başa ne kadar bela?
– İltifatın için teşekkür ederim. Zararını görmedim şimdiye kadar. Hatta kariyerimin başladığı noktada faydalandığımı söyleyebilirim. Best Model’a girdim biliyorsun ve kazandım.

Peki yakışıklılığının oyunculuğun önüne geçtiğini düşündüğün ve rahatsız olduğun…
– Olmuyor! Çünkü görsel bir iş yapıyoruz. Ben de buyum. Fiziğimizin iyi olmasını gerektiren karakterler var, biraz bozmamızı gerektiren karakterler var. İşim dışında da dış görüntüm pek umurumda değil.

Sabah uyandığında dişini fırçalarken ya da duşa girerken filan aynaya bakıp “Ne şahane adamım!” diyor musun?
– Yok ya! Ben kendini beğenen bir adam değilim. Eli yüzü düzgün bir adamım, o kadar.

Kime çekmişsin?
– Hareketler, hal ve tavır babamdan, iç dünyamı annemden almışım. Fiziğim ise ikisinin karışımı.

Türk kadını sana bayılıyor. Erkeklerin bir kısmı da feci kıskanıyor. Hayran olanlar kadar seni parçalamak isteyenler de var. Hergün hakkında tonlarca şey yazılıyor sosyal medyada…
– Ben takip etmiyorum. Sosyal medyayı çok az kullanıyorum. Hatta hiç kullanmıyorum. O yüzden görmüyorum. Ne yazmışlar diye bir merakım da yok.

ASOSYALİM BEN!

“Evli kadınları sübyancı yapacak kadar yakışıklı” gibi laflar var…
– Gülüp geçilecek şeyler bunlar! İç dünyasına dönük biriyim ben. Kendi halimde olmayı seviyorum. Zaten Zekeriyaköy’de yaşıyorum. Sakin, doğal ve asosyal hayat… Asosyalim ben. Teknolojiyle de aram çok iyi değil.

Şu anda kariyerinin hangi noktasındasın?
– Önemli bir noktasındayım. Net-flix’in ilk Türk dizisinde başrolü üstleniyorum.

Heyecan var mı heyecan?
– Böyle bir şeyin parçası olmak çok gurur verici. Kiminle çalıştıysam, herkes işinde en iyisiydi. Ortaya da iyi bir şey çıktı. Umarım izleyenler de beğenir.

Çok sakin anlatıyorsun her şeyi…
– Evet ama öyle bir adamım ben.

Sana bu teklif geldiğinde, “Yehhhuu!” diye bağırmadın mı?
– Ben tepkilerini dışa vuran biri değilim. Büyük tepkiler veremiyorum. Her şeyi içimde yaşıyorum. Beni tanıyanlar bile o an ne hissettiğimi anlayamaz. Hayatıma devam ettim.

Kimi aradın peki, “Oğlum, böyle teklif geldi” diye?
– Sözleşmeyi imzalayana kadar kimseye bahsetmedim.

Sevgiline bile mi?
– Evet. Kimseye bahsetmedim. Ben öyleyim. Dillendirmem. Ani kararlar vermem, düşünürüm. En başından beri bu meslekte içgüdülerime göre hareket ettim, iç sesimi dinledim. Ben şuna inanıyorum: Güzel enerjiler gönderirseniz, istemeyi bilirseniz, doğru zamanda doğru yerde olursanız… Ve tabii yeteneğiniz de varsa hayalleriniz gerçekleşiyor!

İNSANİ ŞARTLARDA ÇALIŞTIK

Hiç tereddüt ettin mi “Ya beceremezsem” diye?
– Yok, hayır. Ben risk almayı ve daha önce yapılmamış şeyleri denemeyi seviyorum. “Tüm dünyada izlenecek bir başrolde oynamak da ekstra bir sorumluluk gerektiriyor. Ama ben varım” dedim. 14 Aralık’ta seyirciyle buluşacak. Alışık olmadığım bir sistemle çalıştık.

Nasıl yani?
– Üç farklı yönetmenle çalıştık ilk 10 bölüm için. İlk üç bölümü Can (Evrenol) çekti. İkinci üçü Umut (Aral) çekti, sonra da Gönenç (Uyanık)…. Çok farklı bakış açıları var ve kafaları çok açık. Bütün dünyada yapılan işleri takip ediyorlar. Çok verimli çalıştık. Günde maksimum 10 saat çalışıp eve dönüyorduk. Bu da hiç alışık olmadığım bir şey. Normal bir Türk dizisinde, ister istemez oyuncuyu yıpratan bazı şeyler oluyor. Senaryo geç geliyor mesela. Bazen gece geliyor, sabah kalktığında ezber yapıp oynamaya gitmen gerekiyor. Sonra altı gün çalışıyorsun. Günler, geceler birbirine giriyor. Benim rekorum 38 saat. Burada böyle bir şey olmadı. İnsani şartlarda çalıştık.

Dizi yayımlanmadan kendini izliyor musun?
– Kendimi izlemeyi sevmiyorum. Hiç açıp izlemem işlerimi. Kendime tahammül edemiyorum. O işin içinde olduğum için de objektif olarak bakamıyorum. Zaten oyunculuğumu ben değerlendirmem. Kendimi geliştirdiğimi hissediyorum. İlk başladığım zamana göre çok daha fazla tecrübe sahibiyim. Ama yine de karar izleyicinindir.

BENİM RUHUM YAŞLI

28 yaşında olup 128 yaşındaki bir insan olgunluğunda nasıl davranıyorsun?

– (Gülüyor) Ruhum yaşlı! Yaşadığım hayatı görsen, “Emekli olmuş, işi bitirmiş!” falan dersin. İstanbul’da da, Los Angeles’ta da öyle yaşıyorum. Los Angeles genelde insanların kafasında bir partileme yeri, benim alakam yok.

Sen ne yapıyorsun?
– Bir kere kalabalık sevmiyorum. Gittiğim çok az yer var, görüştüğüm çok az insan var. Evime giren 3-5 arkadaşım var, o kadar. Ben kendime yatırım yapıyorum. Los Angeles’ta oyunculuk eğitimi alıyorum. Dil eğitimi, aksan eğitimi. Esas olarak da hobilerime para harcıyorum. Orada ailemden kimse yok, kendi kendimeyim.

Annenle baban nerede?
– Çanakkale’de yaşıyorlar. Emekli olduktan sonra köyden bir ev aldılar. Yedi-sekiz senedir Saroz Körfezi’ndeler. Arada ziyarete gidiyorum. Çok huzurlular. Ben de ilerisi için onlarınki gibi, kendimle baş başa olabileceğim bir hayat istiyorum. Yalnızlığı çok seviyorum. Bir de alıştım, 18 yaşında evden ayrıldım ben.

HAYATLA İNATLAŞMIYORUM KENDİMİ AKIŞA BIRAKIYORUM

Doğal yaşamı seven biri olarak bu dünyaya nasıl düştün?
– Bilmiyorum.

Best Model yarışmasına girme fikri nereden çıktı?
– Valla aklımın ucunda bile yoktu. Ben uzun yıllar profesyonel olarak basketbol oynadım. O yönde kariyer yapmak istiyordum. Hasbelkader fiziğim iyiydi o dönem. Arkadaşlarımın “Ya sen niye mankenlik yapmıyorsun?” gazıyla, “İyi, deneyeyim bari” dedim. Aslında meşhur olmak için kendini yırtan bir tip değildim. Yırtık bir tip de değilim. Konuşulmayı, göz önünde olmayı sevmem. Ama o kadar ısrar etti ki çevremdekiler, “Bir bildikleri var herhalde” dedim, kendimi denemek için girdim. Hiç aklımda yokken de kazandım. Hatta ismimi anons ettiklerinde arka tarafa bakıyordum, “Kim çıkacak?” diye. Arkadaşlarım dürttü. Çok komikti. O kadar ani oldu ki her şey…

Nasıl açıklıyorsun her şeyi, tesadüfle mi?
– O kadar çok tesadüf var ki benim hayatımda… “Madem bu yola gönderiyor hayat beni, yürüyeyim bari” dedim. Meğer ‘Adını Feriha Koydum’ dizisini çekenlerin bir tek erkek başrolü eksikmiş. O akşam da ben Best Model’da birinci oluyorum, görüyorlar, arıyorlar. “Dizimizde oynar mısın?” diye…

Demedin mi peki “Ben oyuncu değilim, nasıl yapacağım?”
– Dedim. “Yaparsın” dediler. “Peki denerim” dedim. Ben hayatla inatlaşmıyorum, kendimi akışa bırakıyorum. “Madem benden böyle bir şey istiyorlar. Ben de bunun için elimden ne geliyorsa yaparım!” dedim.

Oyunculuk alanında en çok kimden, ne öğrendin?
– Çok şanslıyım ben bu konuda. Çalıştığım işlerin hepsi gerçekten okul gibiydi. İlk işimde Vahide Perçin, Metin Çekmez ve Hazal Kaya vardı. Hepsi de çok tecrübeli oyuncular. Çok destek oldular. Sonra ‘Medcezir’i çektik, Barış Falay acayip yardımcı oldu. Bugüne kadar birlikte çalıştığım herkes bana bir şeyler kattı. İnsanlar sana bir şey veriyor ama önemli olan sen almasını biliyor musun? Ben alabildiğimi düşünüyorum.

BÜTÜN DÜNYA ONU İZLEYECEK!

Dizinin fragmanı, 1 milyonun üzerinde izlendi. Türkiye’de izlenme olasılığı yüksek. Dünya çapında umutlu musun? Aynı tarzda olmasa da, ‘La Casa Del Papel’ etkisi yaratır mı?
– Olabilir de olmayabilir de… Ama sonuç ne olursa olsun, biz bir imza iş yaptık. İlk defa yapılan bir iş ve çok emek harcandı. Bir buçuk-iki senedir çalışılıyor üzerinde. O yüzden içim rahat.

Dizide İstanbul’un muhafızısın. Bize biraz karakterini anlatır mısın? Kimdir Hakan?
– Hakan İstanbul’un koruyucusu. Genç, normal bir adam aslında. Üniversite okumuş mu okumamış mı bilmiyoruz. Senarist de bilmiyor ne olduğunu. Neşet Babası -yani üvey babası- tarafından büyütülmüş. Kapalıçarşı’da antika işi yapıyor. Babasının dükkânında çalışıyor. Riskler almak, yeni atılımlar yapmak isteyen bir karakter. Kendi ayaklarının üzerinde durmak istiyor. Sıradan bir çocuk ama aynı zamanda özel. Geçmişten gelen bir sırla, atalarından kalan tılsımlı bir gömleğin görevini devralacağını öğrendiği zaman ikilemde kalıyor. Çünkü İstanbul’un koruyucusu olmak, bunu yüklenmek çok büyük bir sorumluluk. Tamamen başka bir hayata geçiyor.

Başrolü İstanbul’la paylaşıyorsun. Biz bu arada İstanbul’un hem modern hem tarihi yüzünü görüyoruz. Kendini İstanbul elçisi gibi hissediyor musun?
– Bütün dünya izleyeceği için ve bizden çıkan bir hikâye olduğu için evet, bir sorumluluk hissediyorum. Doğru, başrolü İstanbul’la paylaşıyorum.

‘Muhafız’ın İstanbul’un tanıtımına bir katkısı olur mu?
– Kesin! Bu bir takım işi. Ben de o takımın bir parçasıyım. İzleyici gerçekten İstanbul’un birçok medeniyetin beşiği olduğunu görecek.

Sen bu şehri ne kadar seviyorsun?
– Burada doğdum, büyüdüm. Çok seviyorum. Evet, eski, yaşlı bir ruhu var bu şehrin. Hatta mistik. İnsanı büyülüyor. Ama ben şehrin içinde vakit geçirmeyi sevmiyorum.

Sokağa çıkıp kalabalıklara karıştığında…
– Fotoğraf çektiriyorum gittiğimiz yerlerde. Çok çıkmıyorum zaten. Ama meşhur olmadan önce de böyleydim. Ormanda kamp yapardım, doğanın içinde vakit geçiren bir insandım. Öyle büyüdüm çünkü. Küçüklüğümden beri balık tutuyorum. Balık tutabilmek için tekne aldım. Benim için doğanın içinde olmak meditasyon.

12-13 YAŞ BÜYÜK SEVGİLİM OLDU!

Ayça Ayşin Turan’la çok ateşli bir sevişme sahneniz var. Bence çok ses getirecek. Sen ne diyorsun?
– Evet, ses getirecektir. Olması gereken bir sahneydi zaten. İki genç insanın arasında gerçek hayatta her an yaşanabilecek bir şey. Biz de onu yansıtmaya çalıştık. Çok da abartılacak bir sahne değil.

Sevişme sahneleri seni zorluyor mu?
– Yooo gayet rahattık. Ayça da işinde çok profesyonel. İşimizi yaptık.

Yemeyi seviyorum, tutamıyorum

Sevgilin alınır mı, kıskanır mı?
– Sonuçta işimiz bu. Yaptığımız işler ve onların gereği konusunda birbirimize saygı duymamız lazım. Hiç bu konuda sorun yaşamadım. Bakalım buna ne diyecek. Kısmet…

Daha önceki işlerinde laf etmişler, “Bu adam öpüşmeyi bilmiyor” diye. Ne diyorsun?
– Dışarıdan nasıl gözüktüğünü bilmiyorum.

Her şeyine takıyorlar. “Tombik oldu… Kilo aldı… Çirkinleşti… Şişti… Tipsizleşti… Kilosunu kapatmak için kirli sakal bırakıyor…” Kadınlara yapılan acımasız eleştiriler sana da yapıldı, yapılıyor. Üzülüyor musun?
– Ben şişman halime de okeyim. Mutluyum çünkü öyle. Yemeyi çok severim, bazen tutamıyorum kendimi. Özellikle yoğun çalışırken gece acıkıyoruz, karbonhidrat istiyor canım. Yiyorum. Ben rahatsız değilim bu durumumdan. Görsel olarak belki hoş olmayabilir ama yiyeceğim, kime ne!

Sana bir kota koyuyorlar mı, “Şu kadar kiloda kalacaksın!” filan diye?
– Karakter devamlılığı açısından sabit kiloyu korumak gerekiyor. Şu anda 82-83’üm. Dizi çekerken genelde paket söylüyorum eve. Diyet programı yani. Akşam 19.00’dan sonra yemiyorum. Ama bozduğum da oluyor.

“Bir James Dean hüznü var bu çocukta” diyenler var, ne diyeceksin?
– Aaa öyle mi demişler? Hüzünlü mü duruyorum gerçekten? Benim küçüklükten beri hep yaşımdan büyük arkadaşlarım oldu. Yaşımdan büyük sevgililerim de oldu. Belki o yüzden ağırbaşlı bir havam vardır.

En büyük sevgilin kaç yaş büyüktü senden?
– 12-13 yaş vardı aramızda.

“Kapıcı kızıyla bile evlenirim çok seversem” gibi bir açıklaman oldu mu yıllar evvel? Ne kadar samimiydin?
– Yüzde yüz! Aynı samimiyetteyim. O zaman kapıcı kızıyla zengin çocuğu oynuyorduk, aşk yaşıyorduk, farklı dünyalara rağmen. Soru, o dönem yöneltildi. Ben de samimiyetle “Çok seversem tabii ki evlenirim!” dedim. Cevabım hâlâ geçerli.

O DÖNEMİ HAYATIMDAN ÇIKARDIM!


Bir de talihsiz bir şey yaşadın. Uyuşturucu madde kullanmak ve temin etmek suçlarından yargılandın. Mahkeme sana 4 yıl 2 ay hapis cezası verdi. Yargıtay, mahkeme kararını onarsa, 1 yıl 9 ay hapis yatacaksın. Ne diyorsun?
– Ailem ve çok yakın arkadaşlarım dışında başka hiç kimseye bir şey anlatma zorunluluğu hissetmiyorum.

Haklısın. Böyle bir zorunluluğun yok. Soruyorum sadece… Ünlü olmasaydın bu kadar üstüne gelinir miydi sence?
Ünlü olmasam kimsenin haberi bile olmayacaktı bu durumdan. Neyse, önemli olan benim ailemin psikolojisi.

Üzüldüler mi çok?
– Elbette. Annem kötü oldu. O duygusal. Babam daha güçlüdür. Ama bir sıkıntı yok şu an. Devam ediyor dava. Ben de 5-6 senedir alacağım bütün dersleri almış bulunuyorum. Varsayımlar üzerinden düşünmedim hiç. “Yatarsam n’olur” demiyorum. Hayat bu, sonuçta bir şeyler yaşanacaksa yaşanacaktır! Yapacak bir şey yok, onun önüne geçemezsin. Önemli olan öyle bir şey geldiği zaman, bundan gerekli dersi çıkarmak. Bununla yüzleşmem gerekiyorsa yüzleşirim, sıkıntı yok.

İfaden de çok konuşuldu. Kimseye uyuşturucu temin etmediğini ama çevrendeki birçok insan gibi uyuşturucu kullandığını, sadece kullanıcı olduğunu söylemiştin. Şimdi o döneme bakınca neler geçiyor aklından?
– Çok uzun zaman önceydi. Altı yıl oldu neredeyse. O yüzden hayatımın o dönemini çıkardım ben. Çok düşünmüyorum. Dava da erteleniyor yıllardır.

Yorum Bırak

two × 4 =