23.Hafta: O yazıdan herkes gibi ben de etkilendim.

Sanki dışım var, içim yok

23.Yarım Kalan Hayatlar 

O yazıdan herkes gibi ben de etkilendim. Ayşegül Domaniç Yelçe’ nin Hürriyet.com.tr’ deki yazısından… Dondum kaldım. Gazeteci büyüğümüz, eşi Özer Yelçe’ yi kaybettiğini anlatıyordu, “Bugün benim için zor bir gün, eşimi kaybettim” diye başlıyordu. Duru bir anlatım. Süs yok, püs yok, ajitasyon yok. Kendine acıma hiç yok.

23YARIM-6

Oysa sonradan öğreniyordum ki, o satırları kaleme alan eş, 20 yaşından beri tedavisi olmayan bir hastalıkla mücadele ediyor. Kasları eriyor. Yürüyemiyor. Yardımsız yaşayamıyor. Ve işin kötüsü bu hastalık genetik,kızında da var; o da artık yürüyemiyor. Ve bu iki kadın, onlara kol, kanat geren, ailenin direğini, küt diye kanserden kaybediyor. Bundan daha acıklı, daha fena ne olabilir diye o eve gittim.

23YARIM-2

Şaşırtıcı… Klasik müzikle karşılandım. Özer Yelçe’nin hazırladığı CD çalıyordu fonda. Ev Kızıltoprak’ta. Minicik, kitap dolu bir ev. Mis gibi kokuyor. Masada kurabiyeler, ev yapımı kekler duruyor. Ve iki kadın var karşımda. Biri tekerlekli sandalyede, öteki yürüteçle yürüyebiliyor ancak. Yardımsız bir yerden bir başka yere gitmeleri mümkün değil. Ama inanılmaz güçlüler. Ana-kız Üsküdar Amerikan mezunu. Eğitimli ve kültürlüler. Ama varlıklı değiller, emekli maaşı altı üstü. Hani denir ya, “Elim ayağım tutsun yeter…” Onların tutmuyor! Ben Ayşegül Domaniç Yelçe’nin  hangi şartlarda yazı yazdığını da gördüm, bir eliyle, diğer elini alttan tutması gerekiyor. Fakat hiçbir şey, onu engelleyemiyor, zaman alıyor kelimeleri yazması ama yazıyor. Biri su içmesine yardım etmese, içemiyor. Ama öyle ya da böyle, mücadele etmeye devam ediyor.
Kızı Zeynep, Üsküdar Amerikan’ı bitirdikten sonra, Boğaziçi’nde turizm okuyor, sonra İtalyan filolojisi. Yeditepe’de sanat yönetimi master’ı yapıyor, ardından Sabancı Üniversitesi’nde tarih master’ı ve doktorası. Tezi de Sultan Süleyman’ın markalaşması üzerine. O tez süresinde de hastalığı artıyor. Ama hiçbir şey,onu da yıldırmıyor.

23YARIM

Evet, acımak doğru duygu değilmiş, ben de anladım bunu o gün. Doğrusu empati yapmak. Yardımlaşmak, destek olmak. Müthiş bir anne-kız onlar. Babaları öyleydi…
Nur içinde yatsın.

Ne mutlu size ki, bunca yılı birlikte geçirmişsiniz…

– Evet. Onsuz bir hayat hatırlamıyorum zaten. Biz evli doğduk sanki. Tarifi olmayan bir boşluk, acı şu an hissettiğim. Dışım var, içim yok gibi. Sanki bir film izliyorum, bitecek, ben sinemadan çıkacağım, eve Özer’imin yanına gideceğim ve her şey eskisi gibi olacak…

Bu 41 yılın en belirleyici şeyi neydi? Siz birbirinizi bir bakışınızdan anlar mıydınız?

– Bunca yıldan sonra öyle oluyor insan. “Evet” derdi bazen ama aslında “Hayır” dediğini ben anlardım. Elim, kolum her şeyimdi. Hele benim durumumda.

Kaç yaşında tanıştınız?

– 16. Üsküdar Amerikan’da okuyordum, lise 1’dim.

Nerede tanıştınız?

– Yelken Kulübü’nde Balkan Yat Yarışları vardı. Lisan biliyoruz diye, bir arkadaşımla beni görevlendirdiler,sekreterlik yapacağız, yabancı sporculara yardımcı olacağız. Hiç unutmuyorum, 68’in 6 Ağustos’uydu, akşamüzeriydi içeri girdi. Çok yakışıklıydı, gözümü alamadım. Milliyet’te spor muhabiriymiş. Tanıştık. Önce,“Özer Bey” dedim, “Hayır” dedi, “Abi” dedim, şöyle bir baktı ve yine “Hayır” dedi. O da 23 yaşındaydı, “Peki” dedim, “Özer…” “Hah şimdi oldu” dedi. Öyle tanıştık. O, yat yarışlarının haberini yapacak gazetecilerden biriydi.

23YARIM-4

Okuyor muydu aynı zamanda?
– Evet, Gazetecilik Enstitüsü’nde okuyordu ama Milliyet Gazetesi’nde de çalışıyordu. Abdi İpekçi ve Namık Sevik dönemi.

İş flörte ne zaman döndü?

– Yarışın sonunda Moda Deniz Kulübü’nde bir kokteyl olacaktı. Dışarıdan da kimse katılamıyor. Yarışçılardan birkaç kişi, “Birlikte gidelim” diye beni davet etti. Özer de etti. Ben onunla gitmeyi tercih ettim, ona daha çok güvendim. Annemle babam da o sene, babamın işi nedeniyle Paris’te, yoksa çıkamayabilirdim o gece.

Nasıl bir geceydi?
– Müthiş! Geldi beni aldı, Yelken Kulübü’nden Moda’ya tekneyle gittik. Rüya gibiydi her şey. Sonra oradan çıkınca dedi ki bana, “Hadi gel Yalçın Ateş’i dinlemeye gidelim.” ‘To Serve With Love’ çalıyorlardı, pek meşhurdu. Altın Raket’e geldik. Biraz dans ettik.Dansı severdi, ben de güzel dans ederdim. Sonra beni eve bıraktı.Ama bırakırken, “Önümüzdeki hafta, yarış ekibine evde parti yapmak istiyorum. Bana yardım eder misin?” dedi. “Tabii” dedim.Gerçekten de ettim. İşte o gün, beni eve bırakırken, bizim evin orada, bir taşın üzerine oturttu beni, ellerimi tuttu, gözlerimin içine baktı ve “Gel evlenelim” dedi. Daha 16 yaşındaydım, çok heyecanlandım. “Dur bakalım, belki olur ama şimdi değil…” dedim.

23YARIM-5

EŞİ BENZERİ YOKTU SEVGİMİZİN

Küt diye aşık oldunuz öyle mi?

– Ben öyle, bir günde aşka inanmıyorum. Aşk emekle oluyor. Ağaç gibi büyüyor. Ama o anda Özer’in, benim hayatım için çok önemli biri olacağını hissettim. Haftada bir görüşerek flört etmeye devam ettik. Ertesi yaz da nişanlandık.

Ailenizin tepkisi?

– Başta sıcak bakmadılar. Babam dedi ki, “Ya ileride bana, ‘Baba 16 yaşındaydım, suratıma bir tokat atıp beni susturamaz mıydın’ dersen ne yanıt veririm ben sana. Lütfen sabırlı ol!” Hak verdim babama. Gerçekten de o sözleri bana sabrı öğretti.

Ama çok da beklememişsiniz!

– İki sene. O yaş için az mı? Ben Üsküdar’ı bitirir bitirmez evlendik. Üniversiteye evliyken gittim, hem çalıştımhem okudum. Özer de o arada askere gitti. Çok güzel ama zor yıllardı.

Bunca yıl büyütüp olgunlaştırdığınız sevginizi nasıl tanımlarsınız?

– Eşi benzeri olduğunu düşünmüyorum. Biz her şeyden önce çok iyi arkadaştık. Bir karı kocanın paylaşamayacağı şeyleri de paylaştık.İnsan, çok yakın arkadaşına dert yanar ya, işte onları da konuşabildik. Bu güzel bir şey. Az çifte nasip olabileceğini düşünüyorum. Hele hastalık zamanları daha da yakışlaştık…

Onun ismini söyleyince, ne canlanıyor gözünüzde?

– Gözlerinin içi gülen, hayat dolu, çok yönlü, müzik aşığı, meraklı,yakışıklı bir adam. Hastalığı ya da o hasta hali gelmiyor aklıma. Annem ve babam mesela hep hasta halleriyle canlandı zihnimde ama Özer, ohep gülümserken geliyor gözümün önüne.

70’li yıllar sizin için nasıl geçti?

– Çalışarak. Şişe Cam’ın Cam Elyaf Sanayii kuruluş aşamasıydı, Tarhan Erdem’le birlikte çalışıyorduk. Özer askerdeydi. Bir tabii kızımız dünyaya gelmişti. Onu anneme bırakıyordum,aynı anda işe ve üniversitede sınavlara giriyordum.

Anne olmaya nasıl karar verdiniz?

– Karar vermedim ki. Küçücüktük biz, plansız programsız oldu. Tamamen bilgisizlikten, cahillikten. Paramız yok,ikimiz de öğrenciyiz, zar zor geçiniyoruz. O arada, hastalığım ortaya çıktı. Ama neyin ne olduğunu henüz bilmiyoruz. Altı aylık hamileyken dondurma yiyordum, kolumu indirdim ve bir daha da kaldıramadım. Kalkmıyor kol.

N’aptınız?

 Aileme söyledim. Meğer anneannemde de varmış bu hastalık. Genetik yani. Annemle babam bana hiç söylememişler. Özer’e de söylememişler. Tuhaf tabii. Ama o yıllarda, hayat farklıydı, o zamanki doktorlar da böyle değildi, test mest de yoktu. Şimdi internete gir, ne istiyorsan öğren…

Neymiş peki hastalığınız?

– Hastalığımın adı, ‘Facioscapulohumeral muscular dystrophy.’ Kısa adını söyleyeyim, Miopati.

MS gibi bir şey mi? 

– Yok değil. MS’in tedavisi var, bunun yok. DNA’ların birinde bir RNA var, o RNA zehir gibi bir şey üretiyor, zehir değil tabii ama o ürettiği şey kasları beslemeye gerekli olan proteini yiyor. Giderek kaslarınız tutmuyor. Yıllar içinde, tek tek bütün kaslarınız çalışamaz hale geliyor. Anne olmaya hazırlanırken, kolum tamamen gitti. 20 yaşında ya var ya yokum.

Aileniz ne diyor? N’apıyorlar?

– Bir şey demiyorlar, ne diyecekler? O sözünü ettiğim yıldan, aşağı yukarı 40yıl sonra, 2010’da sebebi bulunan ama hala tedavisi bulunamayan bir hastalıktan söz ediyoruz. Kim ne yapabilirdi ki? Ha belki hamile kalmamamı salık verebilirlerdi. Çünkü genetik bir hastalık olduğu için kızım Zeynep’e degeçti. Bilseydim, onu dünyaya getirmeyebilirdim.

23YARIM-1

ÖNCE TEKERLEKLİ SANDALYE

Doktorlar ne dedi?

– İlk gittiğim doktor, Amerika’dan gelmişti, adını unuttum, hatırlamak da istemiyorum. Çok acımasızdı. 20 yaşında küçücük bir kıza, “Hayat boyu yatalak olacaksın. Kendini hazırlasan iyi olur” dedi. “Önce tekerlekli sandalye, sonra ömür boyu yatak. Ve hiçbir şeyin faydası yok. Ne jimnastiğin ne ilacın. Yurtdışında da çare yok…” E çok fena oldum tabii. Hiç unutmuyorum o günü. Cerrahpaşa’nın kapısında ağlıyorum. Yeni anne olmuşum, sevdiğim adamla birlikteyim ama kaslarımın birer birer eriyeceğini öğrenmişim. O sırada Dr. Erdoğan Özdamar’a rastladım. Cerrahpaşa’da nöroloji bölümünün başındaydı. Beni sakinleştirdi. Asistanına yönlendirdi. O kadar şefkatliydi ki, iki farklı doktor örneği…

Sonra?

– Hastalık hayatımızın bir parçası oldu. Yıllar içinde bir sürü şey yaşadık. Sarılık oldum, hepatit B… İyileştiktensonra, sağ ayağımı kıvıramamaya başladım. 80 yılında Amerika’ya gittim. Dr. Walter Bradley diye bir doktorvar, bu hastalık üzerine dünyadaki en iyi doktorlardan biri. Şu an Miami Üniversitesi’nde nörolojinin başında,muayene etti, benim doktoruma bir mektup yazdı, “Bir süre sonra tekerlekli sandalyeye mahkum olacak” diye. Üzmemek için yüzüme söylemedi. 95’ten itibaren zaman zaman oturmaya başladım, sonra sürekli. Kalçam dakırıldı iki sene evvel, artık hiç yürüyemiyorum.

Bütün bunları yaşamanıza rağmen, bu kadar güçlüsünüz. Nereden buluyorsunuz bu gücü?

– Hastalığımdan! Bana çok şey öğretti. Öncelikle elimdekilerin kıymetini bilmeyi. İnsanlar sahip olduklarını, yavaş yavaş kaybedince, her şeyi kaybedebileceklerini gerçekten idrak ediyorlar, o zaman da ellerindekilere sıkı sıkı sarılıyorlar. Bana öyle oldu. Sevdiklerimin, dostlarımın kıymetini bildim. Bazen, “Bütün bunları bu hastalık sayesinde öğrendiysem, o zaman iyi ki bu hastalığa yakalanmışım” dediğim de oluyor. Çünkü bakıyorum da dışarıdaki bir dolu insana, o kadar duyarsız ve dünyadan bihaberler ki…

Peki hiç istemeden de olsa, eşinizin hayatını kararttığınızı, mahvettiğinizi düşündünüz mü?

– Zaman zaman. “Bensiz belki de daha mutlu olurdu” dedim.

Bu konuyu onunla tartıştınız mı?

– Tartışmaz mıyım? Diyorum ya, çok yakındık. Karı kocaların normalde konuşmadığı şeyleri de konuşurduk. O, hep hayatından memnun olduğunu söyledi. Zaten şöyle bir şey var: Ben onu her zaman serbest bıraktım.Özgürdü.

Erkekler böyle durumlarda, genelde tabanları yağlayıp kaçar; zora, zorluğa, acıya tahammülleri yoktur…

– Özer isteseydi giderdi. Asla engel olmazdım. Ama kalmayı seçti.

Peki onun size bu kadar sadık olması, sizi bu kadar sevgiyle  kucaklaması, sizde hiç mi suçluluk yaratmadı?

– Hayır. Çünkü her konuda serbestti. Başkasıyla da evlenebilirdi. İtiraz etmezdim. Onu o kadar çokseviyordum.

Gerçekten başkasıyla evlenseydi, koymaz mıydı?

– Üzülürdüm ama mutlu olacağı biriyle birlikteyse de sevinirdim. Benim için önemli olan, sevdiğim insanın mutlu olması. Tabii ki benimle mutlu olmasını isterim ama önemli olan onun mutluluğu, kiminle mutlu olduğu değil.Özer’in mutsuzluğuna sebep olmaktansa ölmeyi tercih ederdim.

Sizi kaç yıl kucağında taşıdı?

– 1994 yılından beri kendi kendime oturup kalkamıyorum, iki buçuk yıldır tek bir adım bile atamıyorum. Bütün bu süre zarfında…

O nasıl yaşadı bu hastalığı sizinle?

– Bana hiç engelli muamelesi yapmadı. Hep sağlamdım onun gözünde. Ama benim yüzümden bir çok şeyden feragat etti. Sevdiğimiz insanların düğünü olurdu mesela, yalvarırdım “Kalk dans et”, “Olmaz öyle şey” derdi.

Engellilerle ilgili çalışmalara ne zaman başladınız?

– Bir buçuk sene evvel. Özer, Gazete ben adlı internet sitesinde yazıyordu, “Sen de yaz” dediler. Yazdım. Ama sesimin daha çok duyulmasını istiyordum, şimdi Hurriyet.com.tr’de yazıyorum.

Hedefleriniz neler, neler yapmak istiyorsunuz?

– 95’te engellilerle ilgili bir kanun kabul edilmiş, o kanuna göre 2012 yılında kadar, her yer engellilere uygun hale getirilecek. Ama geldik 2011 yılının mayısına, yapılmış hiçbir şey yok. Ben Türkiye’de engellilerle ilgili yanlış algıyı değiştirmek istiyorum. Geçenlerde bankaya gittim, ben dışarıda bekliyorum, basamak vardı çünkü, bir arkadaşım içeri işimi yapmaya girdi. O sırada, biri kucağıma para bıraktı. İnanılmaz şaşırdım, dileniyorum zannetti.

N’aptınız peki?

– Hemen parasını geri verdim. O da çok üzüldü yaptığına, özür filan diledi. Ben de düzgün giyimliyim bu arada.Ama acıdı galiba. Dedim ki kendi kendime, “Bu ülkede sadece sandalyede oturmak bile insanların acıması için yeterli!” Değişmesi gereken anlayış bu işte: Acıma doğru duygu değil. 12 milyon engelli var bu ülkede. Bu konuda bir şeyler yapmak istiyorum. Kızım da engelli ama tarih doktoru. Demek olabiliyor. Acınacak bir durum yok. Bu haliyle, sekiz sene süren bir çalışma tamamladı. Ben, “Acımayın. Empati yapın. Herkesin eksik tarafıolabilir. Bunu normal kabul etmemiz gerekiyor. Hepimiz, birbirimize yardım edelim. Kimin neye ihtiyacı varsa. Yürüyemiyorsa ayak yardımı, zor düşünüyorsa, düşünce yardımı” bu tür şeylerin mesajını vermek istiyorum.

AYAKLARIMIN ÜZERİNDE DURACAĞIM VE ÖZER’E LAYIK OLACAĞIM

 “Neden bunlar bizim başımıza geliyor?” diye demez mi insan?

– Bir kere dedim. 97 yılında. O yıl meme kanseri oldum. Ameliyat geçirdim göğsümden. O zaman dedim. Bunca şey yaşıyorum, üstüne bir de bu. Bir kitap verdi görümcem, ‘When Bad Things Happen To Good People’dı (İyi İnsanların Başına Kötü Şeyler Geldiğinde) adı. Bir haham yazmış. Çocuğu, erken yaşlanma hastalığa yakalanmış. Bir buçuk yaşında öğreniyorlar, 14 yaşında çocuklarını toprağa vereceklerini biliyorlar. İşte o haham da önce “Neden ben?” diyor, “Senin emrindeyim Allah’ım, insanlara huzur vermeye çalışıyorum. Neden ben?” Ama sonra kitap, neden bu soruyu sormamamız gerektiğini anlatıyor.

Neden sormamamız gerekiyormuş?

– Çünkü bir sebebi yok. Başımıza gelenler, geliyor. Bir ceza değil. Bir şeyin bedeli değil. Tanrı tek tek, “Sana şunu vereyim, sana şunu” demiyor. Bir şekilde oluyor. Ama o şeyler başımıza geldikten sonra, onu nasılatlatacağımız konusunda bize her zaman yardımcı, hep yanımızda. Buna inanmamız gerekiyor.  Güzel bir kitaptı. Bana çok yardımcı oldu.

Siz kendinize gerçekten acımıyorsunuz.

– Hayır, hiç.

 Olan biten hiçbir şeyi, “Vah vah kahpe kader!” diye anlatmıyorsunuz…

– Hayır. Çünkü her zaman hayatımdaki her şeyin iyi taraflarını görmeye çalıştım. Bütün bu süreçte, yanımda harika insanlar vardı. Özer’in hastalığında da. Özellikle üç arkadaşım. Onlar sabah 7’de geldiler, gece 12’de gittiler. Bir arkadaşımız, bütün maddi imkanlarını önümüze koydu. Cenazede beni bir tek şeyle uğraştırmadılar. Çok şanslı olduğumu düşünüyorum. En önemlisi de, Özer gibi bir insanla 41 yıl yaşadım. Çok güzel bir isim bıraktı. Yaşama gücü bıraktı. İki yolum vardı, ya kendine acıyıp, “Vah vah” diyecektim, ya da mücadele edecektim. Ben ikinciyi seçtim. Ben zavallı bir kadın değilim, hiçbir zaman olmadım. Evet, şu anda herkesin desteğine ihtiyacım var, çünkü içim bomboş, o tekrar dolmak zorunda. Ama kimsenin acımasına ihtiyacım yok. Ben ayaklarımın üzerinde durmayı başaracağım ve Özer’e layık olacağım.

ÇOK ACI ÇEKİYORDU ACISI SON BULDU

Sonun başlangıcı ne zamandı?

– 18 Aralık. Özer’in beli ağrıyordu. Siyatik zannettik. Eve gelen bir akupunktur doktorumuz var, “Bir MR çektirin”dedi. Ve çıktı…

Ne çıktı?

– Kanser.

Öyle, birden bire mi?

– Evet. Hiçbir şeyi yoktu. Son günlerde kendini biraz yorgun hissediyordu, o kadar. Yine de beni oturtuyordu, kaldırıyordu. Gayet güçlüydü. Sonrası hızla gelişti. Amerikan Hastanesi, Medica’da ‘pet scan’ derken, kanserin akciğer kaynaklı olduğu anlaşıldı. Kemiklere metastaz yapmış.  O hafta hemen tedaviye başlandı.  Üstüne, birde böbrek yetmezliği olduğu saptandı.

Sigara içer miydi?

– Son bir yıldır bırakmıştı, bir-iki tane içiyordu. Ama eskiden çok içti tabii.

Olup bitenden eşinizin haberi var mıydı?

–  Ona tam söylemedik, “Kanser başlangıcı” dedik. Özer, bu tür şeyleri kabullenebilecek biri değildi, hastalık sevmezdi. Belki de benim yüzümden bir hayat boyu hastalıkla uğraşmak zorunda kaldığı için…

Tüm bu süreçte ‘eşlikçi’ olarak siz nasıl hissettiniz?

– Hep iyileşeceğini umut etmek istedim ama tuhaf bir şey, insan biliyor, içine doğuyor. Gözümde hep bugün vardı. Nedense içimin bir yerinde, onu kaybedeceğimizi biliyordum ki ben, iyimser bir insanım. Sonra, bir mide kanaması geçirdi. Nisandan sonra da, hep evdeydi. Evde olmak istedi. Son 10 gün hemşire vardı, oksijenimiz vardı. Müzik istedi hep. Beyni yerindeydi, son ana kadar konuştuk. Ama son gün çok ızdırap çekiyordu. Dayanamadım acısına. Sürseydi, öyle yaşayabilecek biri değildi; eziyet olurdu…

23YARIM-8

Hastalığını o nasıl karşılıyordu?

– Hep iyileşecekmiş gibi konuşuyordu. Ama içinden biliyor muydu, onu bilmiyorum. En son doktorumuz buraya geldi, “Artık yapacağımız bir şey yok, yaptıklarımız onu rahatlatmak için. Lenf bezlerine de geçmiş” dedi. Amason ana kadar Özer, arayanlarla konuştu, “İyileşeceğim merak etmeyin.  Atlatacağım” dedi.

Belki de kodlarımızda yok ölümü kabullenmek…

– Olabilir. Ben annemi de çok genç yaşta kanserden kaybettim. O da, “İyileşince şöyle yaparız, böyle yaparız” deyip durdu. Ama sonra çantasından bir mektup çıktı bize, çocuklarına yazdığı. Kurşun kalemle yazmış. Orada diyordu ki, “Sevgili çocuklarım, ne yazık ki bu mektubu, temize çekmeye bile vaktim olmayacak. Buraya kadarmış. Sizinle biraz daha kalabilmek isterdim. Ama mümkün değil.  Birbirinize iyi bakın, sizi seviyorum, anneniz…” O zaman anladım ki biliyormuş, bize belli etmiyormuş. Şimdi düşünüyorum da, belkiÖzer de o durumdaydı…

23YARIMSon fotoğraf

Son nefesini verirken yanında mıydınız?

– Evet.

Ölüme eşlik etmek nasıl bir duygu?

– Tarif etmek zor. Bir insanın huzura kavuştuğunu görüyorsunuz.Daha doğrusu, hissediyorsunuz. Çok acı çekiyordu, acısı son buldu.

Peki onu gittiği yerden çekip alamamak, gözlerinizin önündesonsuzluğa gitmesi nasıl bir çaresizlik?

– Büyük çaresizlik. Ama kabullenmek gerekiyor. Onu gittiği yerdençekip alabilmek yetmezdi ki, eski sağlıklı günlerine döndürmeyibaşarabilmek gerekirdi. Elimde değildi, bazı şeyler elimizde değil…

23YARIM-9

Yorum Bırak

five × three =