56. Hafta: 27 yılda 100 binin üzerinde hasta tedavi etti


İlklerin doktoru Sinan Göker
Göz Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Sinan Göker ilkleri uygulamasıyla tanınan bir hekim.
Ve “cool” kelimesinin karşılığı. Yok böyle cool doktor! Mesleğinin duayenlerinden. Kendi alanında bir ekol. Sıkı durun, 27 yılda 100 binin üzerinde hasta tedavi etti…

Alanında pek çok yeniliğe imza attı…
Lazerle katarakt, miyop, hipermetrop, astigmat tedavileri, lazerle göz yaşı kanalı ameliyatı ve göz tansiyonu ameliyatlarında kullanılan göz içi lazeri, 40 yaş sonrası yaşa bağlı yakın görme probleminin tedavisi, göz içi lens uygulamaları ve göz tembelliği tedavilerini ülkemizde uyguluyor.
Benim için önemli olan, kendisinden pek çok şey öğrenmiş olmam, 40 yıldır yoga ve meditasyon yapıyor olması, dış gözle uğraşan bir hekim olmasına rağmen, iç göze de fena halde kafayı takmış olması veeeee 28 yaşında genç bir adamı hayat kazandırmış olması…
Yarım Kalan Hayatlar kapsamında, Mikail Duman’ı tedavi etti ve Mikail artık görüyor, inşaat işçisi bu genç havalara uçarak, ikinci hayatım başladı diyerek evine döndü.
Teşekkürler Sinan Göker!


Siz, alanınızda bir efsanesiniz. İlklerin hekimisiniz…
-Teşekkür ederim. Seviyorum yaptığım işi…

Hadi bize anlatın göz hekimi olmanızın hikayesi nedir?
– Ben Kadıköy Anadolu’yu bitirdim ve Tıp Fakültesi’ne girdim. Aslında psikiyatrist olmak için girdim. Kendimi bildim bileli psikolojiye meraklıydım. Aşağı yukarı 40 yıldır da yoga ve meditasyon yapıyorum. O yıllarda “Meditasyon” deyince, insanlar, “Ne tasyon?” filan diyorlardı. Ama Tıp fakültesinde okurken, psikiyatrinin hayal ettiğim gibi bir şey olmadığı anladım. Gözü seçtim ihtisas olarak. Hem acili yok, hem de temiz bir cerrahi. Çok kan yok. O zamanlar popüler değildi, az gözcü vardı ama cerrahisi hoşuma gitti. Mikroskopla mikro cerrahi yapılıyor filan. İnce iş, “Tam bana göre!” dedim.

Sonra?
-Hayat, tabii biraz da tesadüflerden ibaret. İhtisas yaparken şöyle bir şey oldu: “Orbis” diye bir uçan göz hastanesi yapmışlardı. Nispeten az gelişmiş ülkelere uçak geliyor, konuşlanıyor, orada doktorları uçağa alıyorlar ve yeni teknikleri filan öğretiyorlardı…

Vayyy süpermiş!

-Evet, şahane bir projeydi. Ben de o sırada Çapa’da ihtisas yapıyordum. İngilizce bildiğim için beni görevlendirdiler. O uçak Türkiye’de bir ay kaldı. Bir ay boyunca, bütün doktorların işleriyle ben ilgilendim. O sırada tabii Amerika’dan bir sürü göz doktoru geliyor, uçakta ameliyat yapıyorlar, geri gidiyorlar. İnanılmaz bir çevrem oldu. Hepsine İstanbul’u dolaştırdım, çok güzel ağırladım. Bayağı arkadaş olduk. Tabii sonra hepsi beni Amerika’ya davet etti. Ben de kırmadım, gittim. Aylarca değişik yerlerde kaldım, hepsinin de kliniği filan vardı. Hatta Florida’da retina kliniği olan James, bana ailesinden biri gibi davrandı. Aylarca evinde kaldım. Sonra çok iyi dost olduk. Benden epey büyüktü. Emekli olunca, Türkiye’de ben hastane kurarken, James de buraya taşındı ve benim hastaneye ortak oldu. Sonra bir Türk’le evlendi, çocukları oldu, şu an halen Türkiye’de yaşıyor. James beni o yıllarda, gözle ilgili deneyimimi arttırmam için Amerika’daki kendi arkadaşlarına da yolladı…

27 yılda 100 binin üzerinde hasta tedavi etti

Bütün yenilikleri öğrendiniz…

-Aynen öyle! O yıllarda yenilikler üniversiteler kadar özel kliniklerde öğreniliyordu. Dolayısıyla ben çok genç yaşımda gözdeki en gelişmiş teknolojilerle haşır neşir olmaya başladım. Lazerler de ilk orada tanıştım. Beni oldum olası her şeyin en yenisi geçer. Teknolojiye böyle bir merakım var. Dolayısıyla ihtisasımı bitirdikten sonra Amerika’ya gittim. Öğrenmeye açıksanız gidilecek yer bence Amerika. Benimle herkes orada bilgisini paylaştı. Türkiye’de o yıllarda, bilgi, biraz saklanıyordu. Bilgiye ulaşmak zordu. Amerika’da ise herkes yardımcı olmak için kendini parçaladı!

İlginçmiş…

-Valla, başkalarını bilemem ama benim hikayemde böyle oldu. Burada ihtisası bitirdikten sonra, “Faco” denilen “lazer” diye bilinen, katarakt ameliyatı tekniğini öğrendim. Ve Türkiye’ye getirdim. Ki o zaman, 1990’ların Türkiye’sinde dikişsiz katarakt ameliyatı ciddi bir hadiseydi. İnsanlar katarakt ameliyatı oluyordu, dikişler-mikişler, bir hafta klinikte kalıyorlardı…

Sonra?

-Faco sayesinde dikiş-mikiş kalktı! Ben de bunu Türkiye’de ilk uygulayan hekim oldum. Her şey, 15-20 dakikada olup bitiyordu. Ertesi gün gözü açıyoruz, hasta hemen görmeye başlıyor ve hemen işine gücüne gidiyordu. Gazeteler, “lazerle katarakt ameliyatı” olarak yazdılar, oysa adı “ultrasonik faco”ydu…

Bir devrim sayılır mıydı bu?

-Hem de nasıl! Dahası ben, ihtisasını yeni bitirmiş bir doktordum, 30 yaşındaydım, ikinci el aletler almış, Türkiye’ye getirmiştim ve bu ameliyatları yapmaya başlamıştım…

Sizin Türkiye’ye getirdiğiniz yenilikler bununla da sınırlı değil… Miyop için lazeri getiren de sizsiniz…

-Evet. Yine Amerika’ya gitmiştim. Eski bir Rus tekniği var, bıçakla kesme, aslında onu öğrenmek için gitmiştim. Houston’da bir klinik vardı. Orada aynı zamanda lazeri de deniyorlardı. Daha Amerika’da bile yeniydi. Doktor da çok sempatik bir doktordu, “Gel bak!” dedi, “Sana bir şey göstereceğim.” Ne olduğunu söylemedi. “Bu hastada ne var?” dedi. Baktım, hiçbir şey yok. Gözü gayet normal. “Bu gözü” dedi, “2 numara miyoptu. Ve biz, şu anda bir tedaviyle bunu düzelttik. İz görebiliyor musun?” “Yok hayır” dedim. İz-miz yok, mucize gibi bir şey! İnanamadım. Beni lazer odasına götürdü. Lazeri gösterdi, “Bak böyle bir şey var artık!” dedi. Ve ben hoooop, 92’de, lazeri Türkiye’ye getirdim.

Bıçak işini bıraktınız…

-Tabii tabii. Gençtim ama teknolojinin nereye gittiğini görebiliyordu. Kendimi lazeri Türkiye’ye getirmek için zorladım. Bir Alman şirket vardı yeni bir model çıkarmışlardı ilk modeli bana sattılar. Borç- harç bir şeyler, Bağdat Caddesi’nde bir merkez açtım. Başladık uygulamaya. Zaten Amerika’da görmüştüm ama yine de bu kadar iyi olacağını tahmin etmemiştim. Hakikaten sonuçlar inanılmaz iyi oldu!

Hiç dirençle karşılaşmadınız mı?

-Bir miktar oldu. Bazı hocalarımız o zaman gazetelere dediler ki, “Lazer, gözü kör edebilir. Nasıl yaptırıyorsunuz?!” Ama hastalar onları dinlemediler. Çünkü sonuç önemli. Sonuç iyi olduktan sonra kimse kimseyi tutamaz. Tutamadı da zaten…

Sonra?

-Sonra lazerin bir ileti tekniği lasik’e geldi. O da başka bir milat oldu. Bu tedaviyle gözü bir şekilde kandırabiliyordunuz. Göz, bir yara olduğunu anlamıyordu, ertesi gün açıldığında, ön yüzeyi tamamen normal oluyordu. Hatta lazerden hemen sonra, hasta kalkıyor lazer masasından “Aa görüyorum!” diye bağırmaya başlıyordu. Çok yüksek numaraları bile düzeltebiliyordunuz, Türk filmindeki gibi çığlık atıyorlardı! 15-20 numaralara da lazer yapıyordum. Onlarda etki tabii ki çok daha dramatikti. 15 numara bir insan, gözünü açıp bakınca, karşında saat varsa, saati okuyabiliyor, insanları görebiliyor, inanılmaz bir coşku gösteriyordu. E bu da bana çok mutluluk veriyordu. Boynuma sarılıyorlar filan. Kısa süren bir operasyon ve yüz güldürüyor. Komplikasyonu da yok denecek kadar az!

Peki lasik yöntemini nereden öğrendiniz?

-Onun için de Kolombiya’ya gittim. 1993’de. Bogota’da kaldığım oteli bir hafta sonra ablukaya aldılar, meşhur Escobar var ya, onu o otelde yakaladılar! Allahtan bir hafta önce ben ayrılmıştım…

Sizce siz bu ülkenin en iyi gözcülerinden biri misiniz?

-Valla, öyle bir şey söylemek tabii zor. Ama sürekli yenilikleri takip ettiğim, Türkiye’ye yenilikleri getirdiğim söylenebilir. Gerisini hastalarım takdiri…

Katarak yaşı 30’lara indi


Benim de gözlerim bozulmaya başladı, el atsanız sıfır kilometre olur muyum?

-40-50 yaş arasına artık lazer yapıyoruz. “Supracor” diye bir lazer tedavisi var. Kişideki uzağı da yakını da ikisini birden hallediyoruz. 50 yaşından sonra hafif bir katarakt başlıyor insanlarda. Artık katarakt yaşı 60’lardan 50’lere, hatta 40’lara doğru geriliyor…

O neden?

-Çevresel faktörlerden olsa gerek. Hormonlar, bütün kimyasallar, yediğimiz içtiğimiz şeyler… Yeni okudum, kanımızda şu anda, 70 bin üzerinde, olmaması gereken kimyasal dolaşıyormuş! Dolayısıyla bunların bir sürü etkisi oluyor. Gözde, kendisini katarakt olarak gösteriyor. Hatta 30’lu yaşlarda çok sayıda hastalar geliyor. Şaşırıyorlar. Geçenlerden 20’li yaşta bir geldi. “Gözümün numarası ilerledi” dedi. Kontakt lens kullanıyormuş. 28 yaşında. Baktım, katarakt. İnanamadı, nasıl olur diyor. “Benim annemde yok, babamda yok, dedemde yok, bende nasıl olur?” dedi. Oluyor işte…

Nereden anlaşılıyor katarakt?

-Muayenede ortaya çıkıyor…

Öyle gözle görünen bir şey değil yani…

-Bir süre sonra bulanık görmeye başlıyor kişi. 50’li yaşlarda herkeste olabilir. 10-12 senedir, göz merceği adı verilen çok odaklı ileri teknoloji mercekler takıyoruz. Onlar ilk çıktığında, teknolojileri pek iyi değildi ama çok gelişti şu anda. Katarakt ameliyatları sırasında takılıyor. Aşağı yukarı 7 dakika sürüyor. Damlayla uyuşturuyoruz. İğne falan yok, dikiş yok ve hemen bitiyor. 7 dakikada bantla kapatıyoruz ertesi gün bir açıyoruz gözde, uzak, yakın, katarakt hepsi gitmiş oluyor. Hasta, katarakt ameliyatından sonra çok odaklı mercekle ertesi gün uzağı ve yakını yüzde 100 görebiliyor ve normal günlük hayatına dönüyor.

70 bin lazer yaptım, 20 bin de katarakt

Sizin gözünüz bozuk mu?

-Biraz bozuldu ama hala idare edebileceğim kadar. Birkaç sene sonra ben de bir mercek ameliyatı düşünüyorum.

Sizin elleriniz sihirli mi?

-Tabii ki değil! Zaten elle değil, beyinle ilgili. Çünkü elleri de beyin kontrol ediyor. Her şey aslında yaptığınız ameliyat sayısıyla alakalı. Mesela katarakt ameliyatı. Genelde 40 ameliyatta bitiriyorlar ihtisası. Kesinlikle yeterli değil! Orta derecede ben faco yapıyorum diyebilmek için en az 500 tane yapmış olmak lazım. Ama tabii 500 tane yapmış olmak başka, 5 bin yapmış olmak başka, 20 bin yapmış olmak başka…

Siz kaç tane yapmışsınızdır?

– 70 bin lazer yaptım, 20 bin de katarakt yapmışımdır. Ama hala her hafta yeni bir şey öğreniyorum. Yani sihir yok, tecrübe var!

Tıbbın her alanında olduğu gibi bizde de rekabet var Sizi çok seven de var, eleştiren, gıcık olan da… Neden?

-Gün içinde çok hasta bakıyorum. Çok hasta ameliyat ediyorum. Hastalara ayırdığım süre maalesef kısa oluyor, hastalar da heyecanlarını paylaşmak istiyor. Haklılar, ama böyle bir şeye genelde vaktim olmuyor. Bana gelene kadar yardımcı arkadaşlarım her şeyi hazırlıyorlar. Muayenenin tamamı 3 saat sürüyor ama benim görmem 15 dakika. Belki buna kırılıyorlar. Öbür branşlarda mesela bir sürü doktor, hastalarıyla uzun uzun konuşabiliyorlar. Benim hiç böyle bir lüksüm olamıyor. 15 dakika muayenede görüyorum, bir de ameliyatta…

Başarılı olmanız ve çok para kazanıyor olmanız da sinirleri bozuyor olabilir mi?

-Olabilir. Tıbbın her alanında olduğu gibi, bizim alanımızda da rekabet var. Doktorlar birbirlerini de rakip olarak görebiliyorlar ve haklarında atıp tutabiliyorlar. Normal karşılıyorum.

27 yılda ne kadar insan tedavi etmişsinizdir?

-100 bini geçti…

Ben sizin dış gözünü açıyorum iç gözünüzde sorumluluk sizde. Göz, sizi büyülüyor mu?

-Yok, hayır. Diğer organlar kadar büyülüyor. Daha fazla değil. Hep şunu söylüyorum ameliyat sırasında hastalarıma: “Ben sizin dış gözünüzü açıyorum, ama iç gözünüzde sorumluluk size ait!” Ben insanların çok fazla görsel olduklarını düşünüyorum. Yani görsellik gereğinden fazla ön planda hayatımızda. Onun için kimse de gözünü kapatmıyor, bir tek uyumaya giderken kapatıyor. Oysa görsellik bu kadar baskın olmamalı. “İç mana” denilen bir şey de var. Nedense kayda değer bulmuyoruz. Beni mesela sokakta görüyor, “Siz benim hayatımı değiştirdiniz!” diyor. Gözündeki kontak lensten kurtulmakla insanın hayatı nasıl değişir diye düşünüyorum ama insanlar demek ki böyle hissediyor…

YENİ OLAN HER ŞEY BENİ HEYECANLANDIRIYOR


Kendinizi nasıl yeniliyorsunuz?

-Kongrelere gidiyorum ve çok okuyorum. Ben 90’larda kongrelere gitmeye başladığımda, dünyanın her yerinden 35 bin doktor gelirdi, tek Türk ben olurdum! Bir de sosyalim ben. Kongreye gidiyorsunuz, biri yeni bir ameliyat mı anlatıyor. Konuşma bitiyor. Hemen yanına yaklaşıp tanışıyorum, “Sizi ziyaret edebilir miyim?” diyorum, “Tabii!” diyor, atlayıp gidiyorum. Yeniliklerin hep peşinden koştum. Çünkü yeni olan beni hep heyecanlandırdı…

MİKAİL’E GÖZ İÇİ LENSİ TAKTIK

Mikail Duman’ın durumu nedir?

-İki gözünde de ileri derecede görme bozukluğu vardı. Biri yüzde 40 görüyordu, diğeri yüzde 20. İki gözünün bozukluğu da 20 numaranın üzerindeydi. Artık 10 numaranın üzerine lazer yapmıyoruz. “Göz içi lensi” takıyoruz. Çünkü daha iyi sonuç veriyor ve görme yüzdesini artırıyor. Bu lensi takarsa gözün içine hem numara sıfırlıyor hem de görme yüzdesi artıyor. Dolayısıyla yaşam kalitesi artıyor. Mikail’in de arttı. Çok iyi bir sonuz aldık. Güle oynaya memleketine geri döndü!

GÖZ NAKLİ HENÜZ YOK!

Göz nakli diye bir şey var mı?

-Yok çünkü göz, çok sofistike bir organ. Beyin gibi bir şey. İnsana beynini naklettiğiniz zaman, göz de nakledilebilir. Göz nakli diye bilinen şey, gözün kornea nakli. Gözün en önünde saydam bir tabaka var. Damarsız bir doku. Bu doku bozuluyor, buzlu cam gibi oluyor. O değişebiliyor ama göz nakli diye bir şey henüz yok.

Göz rengi değiştirmek riskli

Peki göz renginin değişmesi…

-Göz rengi değişmesi aslında teorik ve teknik olarak mümkün ama birtakım riskleri var. İris denen kısım korneanın altında, gözün içinde. Gözbebeği aslında bir boşluk. İristeki pigment, göz rengini yapıyor. Ne kadar fazla pigment varsa, o kadar koyu oluyor göz. Mesela çok koyu kahverengi bir gözün biraz üzerinden pigment alın, açık kahveye, sonra yeşile dönüyor. Sonra mavi, sonra iyice buz mavisi oluyor. Buz mavisi gibi açık renk mavi vardır ya, o tamamen pigmentsiz bir göz. Aslında iyi bir şey değil. Çünkü pigment, gözün, güneş ışınlarından korumak için geliştirdiği bir şey.

Yani gözün rengini değiştirebilmek için pigment eksiltmek lazım…

-Aynen. Dolayısıyla gözün içine gireceksiniz. Pigmenti, elektrik süpürgesi gibi birtakım şeyle süpürürseniz, rengi açılır bir iki ton açabilirsiniz ama kimse, böyle bir şeyi göze almamalı çünkü çok ciddi komplikasyon olabilir. Ama işte zaman zaman asılsız haberler çıkıyor, bir oyuncu, “Ben yaptım, gözümün rengini değiştirdim!” diyor. Aslında renkli lens takıyor. Ama öyle bir söylüyor ki, bize yüzlerce telefon geliyor, gazeteciler arıyor, “Yok böyle bir şey!” diyoruz. Ama ayıkla pirinci taşını…

Klima alerjen bombası

Göz kuruluğunu neden oluyor? Gözü korumanın bir yolu var mı?

-Yok. Sağlam gözü bozamazsınız! “Çok çalıştım, gözüm bozuldu!” deniyor ya, aslında gözde, gizli bir bozukluk olabilir, astigmat ya da gizli hipermetrop, o, çalışırken kendisini belli ediyor. Yoksa sağlam bir gözü bozmak mümkün değil! Ama mesela son zamanlarda en çok şikayet edilen şey göz kuruluğu. Çok olmaya başladı, o da çevresel faktörlerle ilgili. Klimalı, alerjik, kirli ofis ortamları… Hava, aslında temiz zannediliyor çünkü klima çalışıyor. Ama aslında en kirli hava o. Çünkü bütün o içerideki pisliği alınıyor, klimatize ediliyor, allerjenle karıştırıp tekrar hava basıyor. Allerjen bombardımanı yani. Dolayısıyla gözler kuruyor. Böyle şeylere dikkat etmeli, bol oksijenli ortamlarda bulunmalı…

Yorum Bırak

3 × three =